Sinema yılları
Sinemanın kabul edilmiş bir altın çağı var mıdır, bilmiyorum. Ama yirminci yüzyılı yaşayan herkesin bir sinema yılları olmuştur. Benimki 1930’ların son yılları ile 1940’lardı.
Sinemayı tanıdığım zaman dünyada ilk sesli filmlerin yapılması üzerinden henüz on yıl geçmemişti. O yıllarda Batı filmlerini en erken getiren Beyoğlu sinemalarında bile üç–dört senelik filmler gösterilirdi. Biz daha bir kenar mahallede, Balat’ta oturduğumuzdan o yeniliklerin gelmesi daha da gecikirdi. Bu yüzden o yıllarda tek tük de olsa sessiz filmlerin bile oynatıldığı oluyordu.
Balat’ın en eski ve o zamanki tek sineması Tahsin Bey’in işlettiği Milli Sinema’ydı. Semtin en canlı ve işlek Vodina Caddesi üzerinde küçük bir çıkmaz sokağın içinde, iki katlı, yani parteri ve balkonu hatta birkaç da locası olan bir sinema. O çıkmaz sokağın girişinde de oynatılan filmlerin afişleriyle bazı çarpıcı sahneleri gösteren, parlak kartlara basılmış fotoğrafların yer aldığı büyük bir pano bulunurdu.
Sessiz film oynatıldığı zaman panonun önündeki piyanoda, yaşlıca bir adam filmin akışına göre birtakım melodiler tıngırdatır dururdu. Şarlo’nun “Altına Hücum”u ile ne olduklarını unuttuğum daha birkaç sessiz filmi orada seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat artık sesli film saltanatı da başlamıştı. Hemen bütün yabancı filmler de dublajsız ve alt yazılıydı. Daha ilkokula gitmeden ve başladıktan birkaç yıl sonra, demek ki on yaşlarıma kadar, dayımla ben Milli Sinema’nın kovboy filmleri müşterisi olmuştuk. O zamanın kovboyları da kovboydu hani. Haydutu da, hafiyesi de gözümüzde kahramandı. Daima beyaz veya parlak tüylü yağız atının üzerinde, geniş kenarlı şapkası bir kaşının üzerine eğilmiş yahut arkaya atılmış, belde çekilmeye hazır tabanca, şıkır şıkır mahmuzlar... Ve hafiyenin sadık dostu, çok defa elinde gitarla, biraz daha kalitesi düşük bir at üzerinde takip eden “delisi” (Sanşo’nun bir versiyonu mu idi acaba ?). Ve bitip tükenmez Arizona çöllerinde, kayaların arasından süratle döne döne, hemen her filmde değişmeyen sahneler: Önde beş altı atlı, beş yüz metre mesafeyle bir o kadar atlı daha devamlı koşturma ve takip. Teke tek takiplerde ise önden giden kovboyun dönemeçte bir ağacın dalını yakalayarak kendini yukarı çekmesi ve arkadan gelen haydutun boş atı takibi, yahut haydut dalın altından geçerken üzerine yüklenme (Bu takip ve kovalamaca sonraki yılların filmlerinde atın yerini otomobil, daha da sonra uzay araçları alarak devam etti. Tabii kovboyların yerini de otomobil sürücüleri ve astronotlar). En sevdiğim ve korkuyla karışık heyecanla seyrettiğim sahneler hareketli tren üzerindeki döğüşlerdi. Bir de kovboyun, süratle seyircinin üzerine doğru gelen trenin ön tarafında tutunmaya çalışmasıydı. Trenin üzerime doğru gelmesiyle farkına varmadan oturduğum koltukta sağa veya sola çekilirdim. Heyecanlı sahnelerde Balat seyircisinin bağırma ve ıslıklarla kovboyu takdir ve teşvik ettiğini, ayrıca girişteki kuru yemişçilerden alınan kabuklu fıstık, kabak çekirdeği, leblebi paketlerinin de bütün salonu dolduran bir çıtırtı orkestrası eşliğinde boşalmakta olduğunu da unutmayalım.
O filmlerin kovboy rolüne çıkan aktörlerini benim yaşımdaki bütün çocuklar bilirdi. Adlarının yarı İngilizce, yarı Türkçe telaffuzlarıyla Buk Jones, Ken Maynard, Bob Baker. Hele melodisi dillerde dolaşan “Amerikan kovboyları aslan Cin Otri”yi kim bilmezdi?
Filmler yıpranmış olduğundan sık sık kopardı da. En heyecanlı bir yerinde birdenbire kesilir, ışıklar yanar, seyircilerin “Ooo!!!” itirazlı bağırışları arasında kısa bir aradan sonra yeniden başlardı. Bu arada filmde bazı ufak tefek atlamalar olmuşsa da ona kimsenin aldırdığı yoktu.
Balat sinemasında çok defa iki film oynatılırdı. Ama daha çok askerlerin müşteri oldukları Sultanahmet’teki Alemdar, Sirkeci’deki Kemal Bey sinemalarında üç, Şehzadebaşı sinemalarında bazan dört film oynadığı da olurdu. Seanslar sürekli olduğundan hiçbir zaman salon tamamıyla boşaltılmaz, zaten aspiratör denilen şey de olmadığından havalandırılmaz, seyirci de bir filmin ortasında girdiği sinemada, sigara yasağı olsa da duman içinde, isterse akşama kadar kalabilirdi.
Bir süre sonra açık hava yazlık sinemaları açıldı. Balat’ta da biri Çiçek Sineması, diğeri de adı galiba Yeni Sinema olan iki bahçe sinemamız olmuştu. Şimdi artık rekabet de olduğundan oynatılacak filmlerin reklamını gündüzden sokak aralarında bir elinde ya çıngırak veya boru, diğerinde el ilanlarıyla gezen çığırtkanlar yapıyordu. “Bu akşam Balat Çiçek sinemasında...” diye başlayıp filmin ve artistlerin adlarını, hatta konusunu da söylüyor, arkasından elindeki çıngırağı birkaç defa çalıyordu. Boğaz köylerinden bazılarının boş kıyılarında, perdesi denize taraf yazlık sinemalarda ise, yazın o bunaltıcı havalarında denizden esen serin meltemle ve eğreti perdenin dalgalanmalarıyla film seyretmenin zevki daha başkaydı. Hele bazan ekranın hemen arkasından görünen bir şirketihayriye vapuru seyircinin dikkatini bir an o tarafa çeker, sanki filmin beklenmeyen bir parçasını oluştururdu.
Ramon Novarro’nun Şeyh Ahmet, Şeyhin Aşkı, Şeyhin Dönüşü gibi konusu Afrika çöllerinde geçen Amerikan filmlerinde artık dublaj yapıldığı gibi fon müziği de yerlileştiriliyordu. Hemen hepsi Sadettin Kaynak’ın konuya uygun güftesi–bestesiyle film yarı oryantal yarı yerli bir hava kazanırdı. “Ay Doğdu Batmadı mı?” şarkısı da o yıllarda Şeyh Ahmed filminin fon müziği olarak hemen herkesin ağzında moda olmuştu. Zaten aynı yıllarda başlayan Mısır filmleri furyasıyla da Sadettin Kaynak’ın şöhreti iyice artmıştı. O filmlerin bazı şarkılarının orijinal Arap müziği olarak kalmış olduğunu da hatırlıyorum. Bunların çoğu aynı zamanda Mısır’ın ünlü şarkıcıları olan Abdülvehap, Ümmü Gülsüm, Yusuf Vehbi, Leyla Murat gibi artistlerin çevirdiği konusu hemen hiç değişmeyen mutsuz aşk filmleriydi: “Aşkın Göz Yaşları”, “Yaşasın Aşk”, “Beyaz Gül”. Seyircisinin çoğu da çantalarında yedek mendilleriyle ağlamaya hazır giden kadınlar olurdu. Daha sonraki yerli filmlere de Arap sinemasının tesir ettiği muhakkaktır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşa girmeyen Türkiye’nin sinemalarında görülen tek yenilik iki film arasında gösterilen kısa metrajlı haber filmleri oldu. Afişlerde “Fox Journal dünya haberleri ilaveli” diye reklamı yapılan bu İngiliz–Amerikan yapımı filmlerin müttefik ordularının askerî gücünün ve zaferlerinin propagandasını yaptığını hatırlatmaya gerek var mı ?
Ortaokuldan sonra sinema tiryakiliğim kalmadı. Hep iyi sinemalarda kaliteli filmleri aradım; ama çocukluğumun sinemalarının damağımda bıraktığı lezzetle bazı nostaljik filmleri de kaçırmadım.
Televizyonun sinemanın pastasından epey büyük bir pay aldığı muhakkak. Hiç olmazsa benim için. Son defa sinemaya gideli herhalde üç yıldan fazla oluyor. Artık yalnız ekrandan değil salonun hemen her tarafından taşan müzik ve fon seslerinin darbeleriyle salon, filmin güzelliğini fark ettirmeyecek kadar gürültülüydü. Yoksa renkli filmden sonraki siyah–beyaz nostaljisi gibi bir de sessiz filmleri mi arar olacağız?
07.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.okay@zaman.com.tr
|