Bölge Haberleri |
|
|
|
|
AVNİ TARHAN |
 |
Üniversiteler şampiyonasının perde arkası
Kanada’nın Edmonton kentinde 19-26 Haziran tarihlerinde yapılan Dünya Üniversitelerarası Dünya Güreş Şampiyonası’nda serbest stilde; 2 altın, 1 gümüş madalya ile takım halinde dünya üçüncülüğü elde edilirken, grekoromende ise; 2 altın, 2 bronz madalya ile takım halinde dünya ikinciliği kazandık. Birçok ülke takımının A milli takım seviyesinde katıldığı bu önemli şampiyonada kazandığımız bu başarı takdire şayandır.
Biz şimdi sözü uzatmadan basında yer alan taciz skandal gibi güreşi rencide eden haberlerin perde arkasına göz atalım. Kalınan üniversite kampusünde meydana gelen organize bozukluğundan bizim gibi birçok kafile de şikayetçi idi. Nitekim üniversite kampusünde bulunan ve para karşılığı kola ve içecek veren makineler bir hafta boyu devamlı paraları yuttuğu halde içecek vermediği yapılan şikayetlerin sonucunda da bir neice alınamadığı görüştüğüm insanların hepsinin ortak görüşü.
Kafilemizde yer alan grekoromen antrenörü Rafet Ünver’in buna tepkisi sonucunda üniversite kampusünün resepsiyonunda bulunan bayanlar yönetime şikayette bulunurlar. Bunun üzerine kafilemizdeki bahsi edilen bu şahsın kampusü terk etmesi istenir. Olay müsabakaların son günü cereyan eder. Kafile başkanı Sayın Gazanfer Doğu başta olmak üzere herkes buna itiraz eder. Ortalıkta ne taciz ne de bazı basın organlarında yer alan hadiseler gibi ithamlar var. Nitekim kafile başkanının raporunda dahi ben böyle bir şey olacağına ihtimal vermiyorum. Bazı ülkelerde tacizin yorumu farklı şekilde anlaşılabilir şeklindeki ifadelerde olayın bir balondan ibaret olduğu meydanda. Üniversite kampus yönetimin ısrarından vazgeçmemesi sonucunda son gün tüm kafile Kanada Türk Federasyonu’nda bulunan vatandaşlarımızın evlerine misafir olurlar. Kafile Kanada saati ile 05.00’te aynı gün havaalanına gider ve yurda dönerler. Öte yandan her fırsatta en küçük bir duyumu dahi fırsat bilerek ata sporumuzu yerden yere vuran insanların da biraz insaflı olmaları gerekir kanaatindeyim.
Diğer bir başka hadise ise milli takımımızın teknik direktörü Yrd. Doç. Dr. Mehmet Türkmen ile ilgili itham. Mehmet hoca çocukluğunun bir bölümünde kendisine antrenörlük yapmış bir insan olarak dürüstlüğünden ve insanlığından övgü ile bahsedeceğim bir talebem. Mehmet hoca milli takımımızın maçlar sırasında uğradığı haksızlıklara karşı çıkması sonucunda FILA yetkililerince köşeye çıkmaması ve maçları sadece tribünde izlemesi şeklinde bir uyarı yapılmış. Bu olayın en büyük müsebbibi ise bizim birçok maçı kaybetmemize sebebiyet veren Kanada vatandaşı ve İranlı olan bir eski güreşçidir. Kendisini ben de yakinen tanıyorum hatta 1999 yılında Ankara’da yapılan dünya şampiyonasında Kanada ile birlikte ülkemize gelmişti.
Netice olarak: Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğümüzün Mehmet hocayı da ceza kuruluna vermiş olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Bir ülkenin menfaatini korumak ve yapılan haksızlığa karşı gelmenin bir cezai kovuşturmaya neden olmaması gerekir kanaatindeyim. Bir bilim adamı olarak son yıllarda yeterli bütçesi olmayan Üniversiteler Spor Federasyonu’nun gidemeyeceği bu şampiyonalara kişisel iyi ilişkileri ile kafilenin finansmanını temin etmesinin takdir edilmesi gerekirken kendisine yapılan bu haksızlığa ben bir mânâ veremedim.
Son birkaç yıldır Mehmet hocanın büyük gayretleri ile dünya şampiyonalarına giden ve dünyada büyük başarılar kazanan üniversitedeki güreşçileimize ve ata sporumuza destek veren böylesine hizmetleri insanlara yapılan bu haksızlıktan spor kamuoyu rahatsız bulunmaktadır.
Son söz olarak: Tarihi başarılarla dolu bulunan ve Türk sporunun lokomotifi olan ata sporumuz güreşe büyük destek veren Mehmet hoca gibi hizmet insanlarına sahip çıkalım. Yukarıda bütün çıplaklığı ile gerçeğin tümünü kaleme almaya çalıştım. Güreş sporunu kötülemek ve onun kamuoyundaki imajını zedelemek kimsenin üstüne vazife olmaması gerekir. Basının da daha sağduyulu ve gerçek bilgilere dayalı yorum yapması en büyük dileğim.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.tarhan@zaman.com.tr
|
|
|
CEM BEHAR |
 |
Musıki geleneğimizin ayırt edici özellikleri
Geçen yazımızda Osmanlı/Türk musıki geleneği içerisinde bestecisi “lâedrî” olarak geçen, yani anonim olan eser sayısının çok az olduğundan söz etmiştik. Komşu (Arap, Fars) müzik geleneklerinde ise bu böyle değildir ve bunların klâsik repertuarlarının büyük bölümü anonimdir. Nedir bizim müzik geleneğimizin bu açılardan ayırt edici yönleri? Tâ 16. yüzyıl ortalarından yani özgün bir Osmanlı müzik sentezi oluşmaya başladığından beri bugüne dek intikal etmiş eserlerin bestecisinin adıyla sanıyla birlikte gelebilmiş olmasının özgün sebepleri nedir?
Bu sebepler Osmanlı kentlerinde –özellikle payitaht İstanbul’da– müziğin üretim ve icrasının somut şartlarıyla ilgilidir. İlk sebep şudur: Her şeyden önce güçlü bir güfte mecmuası üretme ve yayma geleneği vardı hem Selçuklularda hem de Osmanlı Türklerinde. Müziğin kendisi yazılmazdı, nota kullanılmazdı elbette. Ama sözlü eserlerin güfteleri mutlaka yazılır ve icracılar, hânendeler tarafından el yazması mecmualarda toplanırdı. Bu âdeti 14. yüzyıla kadar götürmek mümkün. Türk musıkisi repertuarının zaten yüzde 95’inden fazlası sözlü eserlerden oluşuyor ve güfteleri eksiksiz hatırlamak her zaman önemli. Çeşitli kütüphanelerimizde binlerce ilahi, âyin, beste, şarkı mecmuası var. Bunların tam bir kataloğu ve tasnifi henüz yapılmış değil. Yeni yayınlanmış ve nispeten küçük çaplı bir yazma kütüphanesine ait katalogda bile (Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi Yazmalar Kataloğu) çeşitli yüzyıllara ait en az on adet güfte mecmuası vardır.
Bu güfte mecmuaları kaleme alınırken her güftenin başına eserin cinsini (kâr, semai, şarkı vs.) usûlünü, makamını ve bestecisinin adını yazmak âdetti. Başka hiçbir İslâm veya Ortadoğu musıki geleneğinde güfte mecmuaları Osmanlı’daki kadar önemli olmadı. Bu âdet sayesinde eserin melodisi unutulsa bile bestecinin adı güfteyle birlikte kuşaktan kuşağa intikal etti.
İkinci sebep Osmanlı/Türk musıki geleneğinin toplumsal arkaplânıyla ilgilidir. Bu gelenek her zaman bir saray müziği geleneği değil bir şehir müziği geleneğiydi. Yani besteci ve icracıların ezici çoğunluğu ne saraya doğrudan bağlıydılar ne de münhasıran saray için eser besteliyorlardı. Oysa Arap ve Fars geleneklerinde Bağdat, Şam, Isfahan ve Herat’ta müzisyenler saraya bağlı profesyonellerdi. Birçoğu da köleydi. Müzik üretimleri beğenildiği zaman hemen saray çevreleri tarafından sahiplenilip anonim eserler arasına katılıveriyordu.
Osmanlı/Türk müzisyenleri ise çoğunlukla amatör, bağımsız ve kişisel üslûp sahibiydiler. İstanbul’da padişah ve çevresi de, sanılanın aksine, her zaman müzisyenleri korumuş veya teşvik etmiş değildir. Besteler öncelikle hükümdar veya saray için değil, kentin musıki çevrelerinde yayılması amacıyla yapılır ve icra edilirlerdi. Böyle kişiselleşmiş, tekil müzik ürünleri de elbette ki yapımcılarının imzasını taşıyacak, onların adıyla birlikte anılacak ve bugüne böylece gelecekti.
Bir de, son sebep olarak, besteci–icracı ayırımından bahsedebiliriz. Bu ayırım Osmanlı/Türk musıki geleneğinde her zaman açık ve kesin olmuştur. Müzik eserini yapan başka, icra eden ise genellikle başkaydı. Bu iki müzikal işlev erken dönemlerden beri birbirinden ayrıdır bizim geleneğimizde. İcracı, ister hânende ister sazende olsun, genellikle başkasının eserlerini çalar, söyler. Bu da, hiç değilse icracıyla bestecinin muasır oldukları durumda, bestecinin adını bilmeyi gerekli kılar. Bir eseri öğrenen talebe veya icracı, eserin güftesiyle birlikte makamını, usûlünü ve bestecisinin adını bugün güfte mecmuası diye adlandırdığımız defterine yazar, bu defteri icra–yı san’at ederken kullanır ve icabında başka bir icracıya veya bir öğrencisine bırakırdı –elbette ki bu güftelere beste yapmış olanların adlarıyla birlikte.– Böylece, Osmanlı’da müzik üretim ve öğretiminin bu koşulları altında, isimsiz, sahibi kayıp, anonim bestelerin pek fazla olmaması anlaşılır hale geliyor.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
 |
Liberal refleksin manipülasyonu
Demokratik Sol Parti’deki çözülme laik kesimde iyimser rüzgarların esmesine neden oldu. Bunda şu anki hükümetin göz göre göre toplumu oyalamasının, AB üyeliği konusunu kadük etmek üzere zımni bir politika yürütmesinin de etkisi var. Ama sırf DSP’nin bölünmesiyle, siyasetin sanki ilahi bir el değmişçesine bir anda ‘rasyonelleşmesini’ beklemek de hayli tuhaf. Her şeyden önce şu anki hükümet devam ediyor ve bürokrasinin askerî kanadının itirazı olmadığı sürece çekilmesi beklenemez. İkincisi, bu hükümet düşürülse bile yenisinin nasıl olacağı konusunda hiçbir garanti yok. ‘Yeni oluşum’cuların konjonktürel çıkar dışında neye dayanarak bir arada durmayı becerebilecekleri de belirsiz. Nihayet ANAP dahil diğer partilerin davranışlarının çantada keklik sanılması şaşırtıcı. Çünkü açıktır ki bu yeni oluşum eskilere bir ‘rakip’ olarak gelmekte. Fazla güçlense muhtemel partnerlerini ürkütür ve gelecekteki koalisyonu engeller. Zayıf kalsa bu kez de diğerleri tarafından yutulup gider. Kısacası, siyasetin kendi dinamiğini yansıtan mekanizmalar ve dengeler göz önüne alındığında şu anki iyimserliğin dayanağı yoktur.
Bunlar yetmiyormuş gibi söz konusu ‘oluşumu’ yaratanlar zaten iktidar partisinin üyeleridir. Diğer bir deyişle “hükümetin devamı AB kriterlerini yerine getirmekten daha önemlidir” diyen metnin altında ya imzaları vardır ya da bu karara hiçbir itirazda bulunmamışlardır. Hareketin liderleri ise siyasetin içinde siyasetsiz durmayı becermiş, kendilerini süs Japon balıkları gibi sakınarak ayakta kalmış kimseler. Özkan’ın bütün akçalı işlerle ilgili engin deneyimleri ise cabası... Apaçık gözükmekte ki bu kadroyu ve hareketi asıl ayakta tutan Kemal Derviş’tir. Bugüne kadar sürdürdüğü tutarlı, düzeyli ve ilkeli performansı, onu ‘yeni oluşum’un vicdanı kılarak bir meşruiyet referansı yaratmakta. Bu aynı zamanda hareketin kırılganlığının da ifadesidir; ve niçin bir ürün pazarlama mantığı içinde kamuoyuna sunulduğunu da açıklamaktadır.
Merkez medya pazarlanmakta olan bu ürünün sahibi konumunda. Olayı dakika dakika vererek müthiş kararların alındığı dramatik bir sürece çeviriyor. Kararları alan aktörler de böylece neredeyse insan üstü bir basiretle donanıyorlar. Dendiğine göre Türkiye’nin nabzı bu oluşumla birlikte atmakta; bu yönde büyük bir coşku oluşmuş... Merkez medya AB üyeliğini kendisine zırh alıp laik kesimi manipüle etmeye çalışıyor. Bu manipülasyon temelsiz, yapay ve içi boş bir ‘küresel liberalizm’ sloganı etrafında yürütülüyor. Artık sağ sol farkının kalmadığı, herkesin liberalizmi keşfederek ideolojik hidayete erdiği bir dünya işleniyor. Bu iddiaların içerdiği cehalet ve gülünçlük bir yana; asıl istenilenin ise çağdaşlık adı altında merkezin yeniden laik devletçi tahakküm altına alınması olduğu gözüküyor.
Ne var ki ‘yeni oluşum’ etrafında yaratılan atmosferin büyük kısmı magazinel bir köpükten ibaret. Yani bu oluşumla ancak ‘vur kaç’ yapılır. İşte bu nedenle “en can alıcı sorunun Türkiye’nin hangi hükümetle seçime gideceği” olduğu söyleniyor. Çünkü seçimden çıkıldığında bu müthiş oluşumdan geriye sadece birtakım donuk yüz fosillerinin kalması büyük ihtimal. Bütün bu dizaynın daha sonra diskalifiye etmek istediği AKP ve SP’nin yardımını talep etmesi ise müdanaasızlığın boyutuna ve bir tek kendini akıllı sananların düştüğü acıklı duruma işaret ediyor.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
|
|
AHMET SELİM |
 |
Beterin beteri varmış
Siyasetin nasıl yapılacağı konusunda bir ders daha verdik çocuklarımıza!
Sağ–sol kavramlarını bir tarafa bırakın. İnsanla ve insanın özüyle ilgili değerler her şeyin üstündedir. Sağ–sol, şu–bu, sonra gelir.
Nihai hedefiniz doğrudur, yanlıştır; o ayrı mesele. Fakat hem bir hükümetin bakanı olmak, hem de o hükümetin gitmesini ve bitmesini isteyen açık bir oluşumun içinde bulunmak nasıl bir haldir? Uygulamalarda değil, tasavvurlarda bile yer alması şimdiye kadar mümkün görülmeyen bir davranış biçimi.
Daha da vahim olan, bu davranışın medya ve bazı çevreler tarafından demokrasi adına alkışlanıyor olması. Demokrasi adına!
“Kim ne kadar nasıl demokrattır?”ın anlaşılabilmesi için bundan daha çarpıcı ve yakıcı bir siyaset manzarası olamaz. Bugünler de geçecektir; ama bu siyaset manzaralarının demokrasimiz ve geleceğimiz üzerindeki etkileri derinden derine işleyip duracaktır. Siyasetle ve “sosyal bilim”lerle ilgilenen gençlerin, mevcut durumla ilgili yayınlardan hiç değilse bir bölümünü saklamalarını tavsiye ederim. Hele bazı gazetelerin birinci sayfalarını ve köşe yazılarını mutlaka saklamalı, mümkünse bir kısım televizyon yorumcularını banda almalıdırlar. İleride bunlar çok değerli bir arşiv oluşturacak! Demokrasiye militanlık izafe eden malum anlayışa karşı çıkanlar, işlerine gelen biçimiyle onu da benimseyebileceklerini gösterirken herhalde gençlerimizi epeyce şaşırtmış olmalıdırlar. Fakat asıl şaşılacak şeylerle daha sonra karşılaşılacaktır.
... Yaşanan karmaşa içinde iki noktanın dikkatten kaçmaması çok gereklidir:
1) Sayın Ecevit’in asgari koordinasyon zarureti çerçevesinde bile görevini sürdüremeyeceği ifade ediliyordu. Ne var ki Ecevit günlerden beri, bütün tıbbî tavsiyeleri geri plana iterek, sürekli görüşmeler ve temaslar yapmasına rağmen hiçbir zihnî zaafiyet göstermemiştir. Halbuki son çalkantılar sıhhatli bir insan için bile oldukça yıpratıcı yoğunluklar taşıyordu. “Koordinasyon görevini, ekonomik güç kullanımıyla sürdürebilir. Bunu fazla büyütmek doğru değil. Aslî meselelere ve önceliklere bakalım” görüşünde haklılık payı var mıymış, yok muymuş; herkes yeniden şöyle bir düşünmeli.
2) Tahminler hilafına; Kemal Derviş’in istifa etmesi olayı yaşandığı halde, bir piyasa paniği görülmedi. Bu durum çok ciddi bir olgudur ve mutlaka çeşitli yönleriyle analiz edilmelidir. Fevkalade önemli bir bahistir.
... Birilerine göre Avrupa Birliği’ne girmemiz en üstün en kutsal değerdir ve bu yolda yapılacak her şey caizdir, meşrudur. Böyle bir değerin üstünde de hiçbir ideal–manevî–millî–etik–demokratik–insanî–ilke–ölçü–hassasiyet yoktur! Amerika bir mesaj yollasa ve “AB’ye girişten yana olmayanlara hayat hakkı tanımam, her türlü ambargoyu uygularım, millet iradesinin tercihlerini ve seçimlerini dikkate almam. AB’ye kayıtsız şartsız taraftar olmayan partileri ve iktidarları yaşatmam” dese, onun bu tavrını alkışlayacak sayısız liberal (!) ve de demokratik (!) aydın var mı yok mu ülkede?
... Biz İstiklâl Savaşı’nı kazandığımız zaman hiç de sanıldığı kadar güçlü değildik. Atlarımızın nallarından kıvılcımlar çıkmıyordu, nihaî noktaya vardığımızda. Yorgunduk, çok yorgunduk. Düşünün ki, savaş sırasında bazı subayların bile ayağında çarık vardı. Bu halde idik diye, Lozan’da “aman efendim nasıl münasip görürseniz öyle olsun, bizde zaten para yok, pul yok, sanayi yok, tarım yok, ticaret yok” teslimiyeti içine girmedik. Batı’ya yöneleceğimiz ve yöneldiğimiz biliniyordu; ama yine de dik durmaya çalıştık.
1959’dan bu yana AET’ye, AB’ye sadece Refah çizgisindekiler ve solcular karşı çıkmış, artık onlar da bu reddiye tavrından uzaklaşmıştır. İstenilen şey; Baykal’ın da dediği gibi, müzakere ve “fikir teatisi” şahsiyetliliğini gösterebilmemizdir. IMF’yle ilgili olan talep de budur AB ile ilgili olan arzu (ve zaruret) izharı da budur.
... Biz “itidal” denilen güzelliğin semtine hiç uğramayacak mıyız acaba? Cemil Meriç’in dediği gibi kafamızı bir ifrat bir tefrit duvarına çarparak mı geçecek ömrümüz? İnsâf edin; böyle bir itidal ve tefekkür yoksulluğunun demokrasiyle ne ilgisi olabilir?
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|
|
|
MEHMED NİYAZİ |
 |
Senaryolar, senaryolar
Toz dumandan ferman okunmaz hale geldi. Senaryoların sahneye konduğu iddia ediliyor; o senaryoları bozmak için yeni senaryolar üretildiği söyleniyor. Güya çok önceden senaryoyu kaleme almışlar; pratiğe dökmek için de Almanya’da bir matbaanın açılışında bir araya gelmişler. Buradaki hazırlığa göre Sayın Hüsamettin Özkan’ın başbakanlığında kurulacak hükümete ANAP, DYP ve bir de DSP’den istifa eden milletvekilleri destek verecekmiş. Bu oluşum AK Parti ile SP’ye de ters gelmeyecekmiş; çünkü böylece seçimin kapısı aralanacağı gibi, aylardan beri hasta olan Sayın Ecevit’ten, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin yolunu tıkayan MHP’den kurtulmuş olacakmışız. Bu senaryoyu bozmak gayesiyle de Sayın Bahçeli, “Bizim ipimizi kimse çekemez. Çekse çekse millet çeker.” demiş, 3 Kasım tarihinde seçimin yapılmasını istemiş. Tabii bu dumanlı havada Sayın Yılmaz’ın, Sayın Çiller’in başbakanlık yolunun izini sürdükleri de iddia ediliyor.
Devlet hayatımızda senaryo bolluğuna sadece şimdi şahit olmuyoruz. Geçmişimize baktığımızda nice senaryoların üretildiğini, nice hükümetlerin yıkıldığını, nicelerinin kurulduğunu görüyoruz. Geri kalmışlıktan kurtulmazsak, gelecekte de benzer senaryolarla karşılaşacağımızı söylemek kehanet değildir. Zira devlet felsefesinde şöyle bir kural vardır: Geri kalmış ülkelerde kimlerin yönetecekleri, ileri ülkelerde ise nasıl yönetilecekleri önemlidir. Birinde kişi, diğerinde sistem asıldır. Kişi önemli olduğu sürece senaryolardan kurtulamayız. Biri diğerini devirecek ki yerine oturabilsin. Sistem asıl olunca senaryoya gerek kalmaz. Kurallar kendiliklerinden canlı organizmalar misali işleyerek, sistemin önünü açarlar.
İçinde yaşadığımız tarih diliminde rejimin bizim için çok önemli olduğu yetkililerimizce devamlı vurgulanıyor. Elbette tarihimizin akışı içerisinde bu hep böyle değildi. Zamanın şartlarına göre varlığımızı devam ettirebilmek yönünden milli hayatımızda önemli kabul edilen unsur değişmektedir. İslam öncesi dönemde, Çinlilerle komşu yaşıyorduk. Aramızdaki nüfus farkı çok büyüktü. İmkan bulduk mu Çin’e saldırıyor, zoru gördük mü Orta Asya bozkırlarına çekiliyorduk. Vatan bulmakta fazla güçlükle karşılaşmıyorduk. Bu göçebe hayatı bizi maddi bakımdan hırpalıyordu. Bir sıkıntımız da nüfusumuzu artırmaktı; ancak böylece Çin’le başa çıkabilirdik. Bundan dolayı Orhun ve Yenisey Abideleri’ne bakınca, hep millet realitesinin üzerinde durulduğunu görürüz: “Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çoğalttım.” Kalabalık Çin çeşitli milletleri timsah gibi yuttuğundan onun oluşturduğu tehlikeyi milletin zihnine çakmak icap ediyordu: “Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp Türk milleti öldün!.. Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti öleceksin!..”
Batı’ya kayıp Müslüman olduktan sonra, bu kere bizden kat be kat kalabalık Hıristiyan dünyasıyla karşı karşıya geldik. Haçlı seferlerinden birisi sona eriyor, diğeri başlıyordu. Bu felaketlerin içinden ancak devletimizle sıyrılacağımıza inandığımızdan, onu ön plana çıkarıyor, “Allah devlete, millete zeval vermesin” diye dualarımızda zikrediyorduk. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” ve benzeri atasözleriyle de önemine işaret ediyorduk. Sonra her milletin hayatında da devletin farklı bir yeri vardır. Devlet kurmamış, bu ihtiyacı hiç duymamış milletler az değildir. İki bin yıldır devletsiz yaşadıkları halde Yahudiler varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ama biz devletsiz yaşayamıyoruz; nerede devletimiz yıkılmışsa, orada iki yüz yıl sonra milletimiz de silinmiştir. Devletsiz yaşayamayacağımız gerçeğini milletçe sezmiş, bu dönemde ona bir başka bağlanmışız.
1920’lerde dünya yaşadığı tufanın arkasından yeniden yapılanıyordu. Yapılanmakta olan dünyada biz de kendimize yer arıyorduk. Her şeyimizle tükenmiştik. Milletimizin yaşayabilmesini, mazideki hesaplaşmalardan sıyrılmasıyla mümkün görüyorduk. Bunun da ancak yeni bir zihniyet, yeni bir rejimle sağlanabileceğine inanıyorduk. Bir başka söyleyişle, milletimizin geleceğini, devletimizin devamını, ülkemizin bütünlüğünü ancak rejimimizle garanti altına alacağımız kanaatiyle, bu dönemde onu öne çıkardık. Ama onu kişilerle ifadelendirirsek, kişileri sigortası görürsek, ebediyete doğru akıp giden milletin hayatını fanilere bağlamış oluruz. Halbuki bu rejimi ilmin ışığında idrak etmeli, onu ilkelere oturtmalıyız. Böylece de onu senaryolardan kurtarabiliriz.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|
|
|
M. NEDİM HAZAR |
 |
Sükûnetle dolaşırken
Yaşamı kuşatan şeylerimiz ne kadar da değişken ve gündelik! Kişilere, basit ve maddi parametrelere o kadar bağlamışız ki hayatlarımızı, en ufak bir kanat çırpışı büyük depremler, inanılmaz sarsıntılar oluşturuyor iç ve dış evrenimizde.
Şu yaşadığımız günlere bir bakın. Sakın gündelik kısır ve dar çerçeveyi seçmeyin bu bakış için. Ne kadar insanlara, menfaatlere, ideolojilere, ekonomik gidişata endeksli bir hayat yaşadığımızı fark edin. Sonra şu soruyu sorun kendi kendinize: ‘Siyaseti, günlük sıkıntıları bu kadar büyüten, (bunların getirdiği) hayal kırıklıklarını ve mutlulukları abartan bir toplumun mutlu olması mümkün mü?’
Tarihe bakın sonra. Hangi topluluklar sıkıntı çekmedi? Hangi kavimler çetin imtihanlardan geçmedi? Hangi millet ateşi avucuna alıp canı yanmadı?
Ben kişisel olarak bunaldım bütün bu siyasal gelişimlerden ve siyasal iniş–çıkışların hayatımda bu kadar çok yer tutmasından. Görmek istemiyorum, duymak, konuşmak, tartışmak istemiyorum. Ve biliyorum belki ‘aptallık’ denebilecek kadar büyük bir romantizm belki bu. Ama bir kontrol edin kendi kendinizi. Başbakana, yardımcılarına, muhalefete, Meclis içi–dışı partilere, politikacılara, ekonomistlere, medyacılara, yorumculara, bürokratlara bir bakın. Bu nasıl bir cangıldır? Nasıl bir sivri dişli yaratıklarla dolu orman?
Bütün bu sorgulamalar içindeyken karşıma bir eski tapınak yazıtı çıktı. Okudukça hak verdim ve sizinle paylaşmak istedim.
Buyrunuz:
Gürültü patırtının arasında sükunetle dolaş: Sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun.
Bağışla ve unut. Ve unutma; unutmak ve affetmek iyilerin intikamıdır!
Ama kimseye teslim olma.
İçten ol; telaşsız, kısa ve açık konuş. Başkalarında kulak ver, aptal ve cahil oldukları zaman bile onları dinle; çünkü dünyada herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır.
Yalnız planların değil, başarıların da tadını çıkarmaya çalış. İşinle, ne kadar küçük olursa olsun, ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olamazsın. İçini öyle sev ki, başarıların, bedenini ve yüreğini, güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma, çevrene önerilerde bulun; ama hükmetme.
İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz ve unutma ki; insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi; ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakabileceğin en iyi miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğine yakışan şeyleri teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.
Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki evreni yargılamak senin haddin değildir. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.
Hatırlar mısın; doğduğun zamanları sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın, sen öldüğünde; sen mutlulukla gülümse.
Çalış ki bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır...
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
n.hazar@zaman.com.tr
|
|
|
ZİYA PERVER |
 |
Okurlara cevaplar
Hilmi Demirbaş-Denizli: Siz, 1.6.2002 itibarıyla askerlik dahil 21 yıl, 9 ay Bağ-Kur’a prim ödediğinizden 25 tam yılı tamamlamak şartıyla (45 yaşından sonra) Bağ-Kur’dan emekli olursunuz. Basamak atlayamazsınız. Başka bir borçlanma çeşidi de yok; yani daha 3 yıl 3 ay prim ödeyeceksiniz. Emekli olunca vergi mükellefiyetiniz devam ederse emekli aylığınızdan % 10 oranında sosyal güvenlik destek primi kesilecektir.
Şaziment Şakar-Polatlı: 1989-1994 arasında Bağ-Kur’lusunuz ve 1994’ten sonra isteğe bağlı prim ödemeye başlamışsınız; ama hangi kuruma isteğe bağlı prim ödüyorsunuz? SSK’ya mı yoksa Bağ-Kur’a mı? Bunlara göre başladığınız isteğe bağlı SSK’nın isteğe bağlısı ise SSK ve Bağ-Kur toplamında 3600 gün prim ödemek şartıyla 2014 yılında SSK’dan emekli olacaksınız.
Mehmet Bayram-Safranbolu: Evet 44 yaşında (25.3.2004) SSK’dan emekli olacaksınız. 29 ay hariç olmak üzere diğerleri SPEK alt sınırından prim ödediğinizden bundan sonra prim ödemenize gerek yok.
Necati Çoğan-Adıyaman: 57 yaşını tamamladığınız gün (1.7.2006) emekli olacaksınız, tabii ödemeye devam edip 15 tam yıl prim ödeme süresini tamamlamak şartıyla.
Recep Gülşen-İstanbul: İşinizden 1.2.2002’den sonra çıkarılmışsanız tabii ki işsizlik sigortasından işsizlik ödeneği alacaksınız. İş-Kur’a başvurun. 56 yaşında SSK’dan (1.5.2004) emekli olacaksınız.
Ömer Üngan-İstanbul: ‘1975’te işe başladım; ama ilk prim ödemesi 1979’da var’ diyorsunuz. Bu konu için Kadıköy Sigorta Müdürü Ekber Bey’e gidin, size yardımcı olacaktır. Eğer işe girişiniz 1975 olarak kabul edilirse 1.4.1999’da yeniden başladığınız SSK’da 1260 günü tamamladığınız gün emekli olacaksınız. 1979 olarak kalırsa 5.6.2004’te emekli olacaksınız.
Nabi Ayyıldız-Zonguldak: Doğum tarihinizi yazmamışsınız. 1986-87 arasındaki 197 günlük SSK hizmetiniz 18 yaşından önce ise halen 19.12.1988’den beri devam eden TC Emekli Sandığı’nda kabul görmez. Bu durumda 25 tam yıl kesenek ödemek şartıyla (19.12.2013) 51 yaşında emekli olursunuz. Şayet 197 gününüz 18 yaşından sonra ise bu kere yine 51 yaşında emekli olacaksınız; ama 25 yıllık süreyi 2.6.2013’te tamamlarsanız.
Şükrü Tohumoğlu-Ankara: Bağ-Kur’dan 57 yaşında emekli olacaksınız.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
z.perver@zaman.com.tr
|
|
|
SELİM IŞIKLAR |
 |
Göstergeler alıma dönüyor
MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin ‘erken seçimi 3 Kasım’da yapalım’ açıklamaları siyasi krize yol açınca Borsa haftaya şok düşüşle girdi. Salı günü 8.500 sınırına kadar gerileyen Borsa, DSP’den istifaların ve yeni oluşumun hızlanmasının etkisiyle toparlandı ve cuma günü yaşanan sert yükselişle de haftayı % 1,5’luk artışla 9.499 puandan tamamladı. Teknik olarak hareketli ortalamaların (9.200) kırılması olumlu. 9.600 direncinde önümüzdeki hafta satışlar gelebilir. Ancak özellikle Borsa’nın önümüzdeki hafta ve haftalarda sert iniş-çıkışlı grafiği devam edebilir. Ancak teknik göstergelerde düzelme ve özellikle hareketli ortalamaların yukarı kırılması, düşüşlerin alım fırsatı olabileceğine işaret ediyor. Hisse seçiminde dikkatli olunursa bu dönem kazançlı geçirilebilir.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.isiklar@zaman.com.tr
|
|
|
MELİH ARAT |
 |
Arada sırada kaza yapın
Yaşamda “keşif amaçlı hareket etmek”, basit olarak “yapmadığını yap, gitmediğine git, yemediğini ye, dinlemediğini dinle, okumadığını oku, görmediğini gör” gibi sıralanabilecek “daha önce denenmemişi dene” ilkesini uygulamaya geçirmekten ibarettir. Keşif amaçlı hareket etmek, gezmeye gidilecekse daha önce gidilmeyen yere gitmeyi, kitap okunacaksa daha önce hiç okunmadık yazarı okumayı, yemek yenecekse daha önce denenmemiş yemeği istemeyi kapsamaktadır. Sürekli olarak “keşif amaçlı hareket eden” insanların yaratıcılık potansiyeli giderek artar. Kafalarında sıradan insanlara göre çok çeşitli enformasyonlar olduğundan, herhangi bir sorun karşısında daha önce gördüklerini, okuduklarını ya da bildiklerini uygun bir modelde birbirine bağlama eğilimine sahiptir. İki şeyi birbirine bağlayarak yeni bir şey yapabilmek için önkoşul, önceki iki şeye sahip olmaktır. Şiir temalı bir kafeterya açmaya karar veren birinin buraya “T.S. Elliot” ismini verebilmesi için daha önceden T.S. Elliot’ın şiirlerini okumuş olması gerekir.
“Bilinçli olmayan keşiflere aklımızı açmak”, keşiflerin ya da icatların tarihi kazara öğrenmelerin tarihidir aslında. Son dönemin en popüler ilaçlarından “viagra” aslında bir kalp ilacı olarak geliştirilmiş. Erkeklerde saçları gürleştiren yeni bir ilaç ise, prostat tedavi amaçlı üretilmiş. Saçları gürleştirmesi yan etkiymiş aslında. Bilinçli olmayan keşifler, aklımıza taktığımız soruların bizi araştırmaya yöneltmesi sayesinde yaptığımız keşiflerdir. Aramayan, hiçbir şey bulamaz. Yaşam büyük bir zenginlik kaynağı olarak milyarlarca değişik olgu ve nesneyi önümüze sunsa da, koşullanmış kafalarımız bunların bir ikisini bile alıp bir araya getiremiyor. Koşullanmış kafalar, mantık tutkalıyla kapılarını dünyaya kapamıştır. Mantıklı mantıksızlık, insanın aklını bilinçsiz keşiflere açar. Mantığın bugün “saçma” olarak nitelediği ya da niteleyebileceği hemen her şey, yarın çok mantıklı olabilir. Atsız bir araba (otomobil) ya da uzaya gitmek, on sekizinci yüzyılda çok saçmaydı herkes için; ama bugün son derece mantıklı bir tercihtir.
Mantıksız şeyleri denemenin ya da keşfetmenin yolu, aklımızı bilinçli olmayan keşiflere açmaktan geçer. Eylemsel olarak denemesek bile, sadece aklımızın içinde bugün mantıksız ya da imkansız görünen nesne, konu ve olgulara ilişkin sorular taşısak, bunlar bizi zaman içinde bilinçsiz keşiflere, görünmeyen bağlantıları kurmaya götürecektir. Hem olumlu, hem komedi olan bir tiyatro oyunu yazabilmek imkansız ve mantıksız kabul edilebilir. Çünkü komik olan olumsuzluklardır. Ama sürekli olarak olumlu ve komik bir oyun yazmak isteyen bir yazar sonunda bunun yolunu bulacaktır. Samanlıkta iğne bulmanın yolu onu aramaktır. Samanlıkta iğne aramayan biri içinse mıknatıs bir şey ifade etmez.
Yaratıcılık tanım olarak daha önce de belirttiğim gibi, bir amaç ya da sorun karşısında türdeş ya da türdeş olmayan olgu ve nesneleri çalışan bir modelde bağlamaktır. Örneğin, televizyon türdeş ve türdeş olmayan olgu ve parçaların çalışan bir model içine bağlanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Yaratıcılık özetle bağlamak olarak tanımlayabilsek de yaratıcılığın önkoşulu türdeş ya da türdeş olmayan nesneleri bulundukları bütünün içinden ayırmak / bölmektir. Televizyonu oluşturan parçalardan olan hoparlör, yüzlerce hoparlörün içinden ayrılarak bir televizyonun içine girer.
Yaratıcılık, önce bölmek sonra bağlamak kadar iki basit eyleme indirgenebiliyor; buna rağmen pek çok insan ve şirket yaratıcı olamamaktan şikayet etmeye devam ediyor.
Yaratıcılığı geliştirmenin iki yolu bulunuyor. Keşif amaçlı hareket etmek ve bilinçli olmayan keşiflere aklımızı açmak. Bu iki yol, ya bir yumurtaya ya da bir tavuğa sahip olmaya benzer. Sadece birisine sahip olduğunuzda diğeri de elinize geçecektir.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.arat@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ H. ASLAN |
 |
Türkiye trenini kaçırmak
Amerika, Türkiye’nin istikrarlı ve güvenilir bir dost ve müttefik olmasını ister. Türkiye’de kendi çıkarlarına antipatik bir hükümet bulunmasını arzu etmez. Hele milli güvenlik öncelikli baktığı son derece kritik bir coğrafyada Türk devletini karşısına almamaya çalışır. Ama korktuğu başına mı geliyor ne?
ABD’nin Cem ve Derviş’e son siyasi hamlelerinde yeşil ışık yakıp yakmadığını bilmiyoruz. Büyük ihtimalle Türkiye’deki olaylar Amerikalıların da beklemediği bir hızda gerçekleşti. Onlar ‘yumuşak bir geçiş’i tercih ederlerdi. Hatta Amerikan yönetiminde özellikle para musluğunun başını tutan çevreler, siyasi krizden dolayı iç borç dengesinin ve IMF programının aksaması endişesini yaşıyorlar. Ancak ABD’nin prensip olarak Derviş–Cem çizgisine yakınlığı da tartışılmaz. Batılıların hayran olduğu İsmail Cem ve Kemal Derviş’e, Türk devletinin yani ‘askeri ve sivil bürokratik establishment’ın pek sıcak baktığı ise söylenemez. Onların arkasında dış güçler olduğu imajı, Amerika’nın ‘Türk devleti’yle ilişkilerini sıkıntıya sokabilir. Çünkü Ankara’daki son kopmanın özünde, rejimin en hassas üç dış politika konusu olan AB, Kıbrıs ve Irak’ta (dolayısıyla Kürt meselesinde) ‘devlet güçleri’ ile devletin dışarıdan çarklı olarak gördüğü kesimler arasındaki temel görüş farklılıkları yatıyor. Bunların hepsi ABD’nin de doğrudan ve dolaylı taraf olduğu konular. Ve ABD’nin bu konulardaki çizgisi, ‘devlet güçleri’ne paralel değil.
Hem ABD hem Türk devletinin resmi politikaları, en azından görünüşte, Türkiye’nin AB’ye girmesinin gereği yönünde. AB konusunda Türk devlet güçlerinin asıl sorunu, Kopenhag Kriterleri; yani demokratik reformlar değil. O konularda nispeten esnek olduklarının işaretlerini verdiler. Dolayısıyla reform yanlısı Amerikalılarla bu noktada büyük bir ayrışma yok. Temel sıkıntı, Kıbrıs konusunda. Türk devlet güçleri, AB’nin nasılsa bizi almayacağını düşünüyor, bu nedenle Kopenhag Kriterleri’ne tevilli bir uyum sağlansa da, özellikle ‘milli dava’ Kıbrıs’ta kesinlikle taviz verilmemesi görüşünde. Amerikalılar ise aksine ‘Kıbrıs’ta AB’yi de memnun edecek bir çözüm bulunması’ çizgisinde. AB, ise Rum ve Yunan tarafını memnun edecek çözümlere daha yakın.
Özkan ve Cem’den boşalan yerlere Kıbrıs konusunda şahin Şükrü Sina Gürel ve Tayyibe Gülek’in atanması, Ecevit’i orada tutan gücün, yani ‘devlet’in iç ve dış kamuoyuna verdiği bir kararlılık mesajı. Türk devleti, Irak’a ABD müdahalesine de, neticesinde ülkenin kuzeyinde bir Kürt devleti kurularak Türkiye’nin Güneydoğulu vatandaşları için bir cazibe merkezi olma endişesinden dolayı karşı çıkmakta. Amerika ise Irak’ta rejim değişikliği için bir askeri operasyon yapmaya kararlı görünüyor ve Türkiye’nin özellikle IMF kredilerine bağımlılığından dolayı eninde sonunda kendisiyle işbirliği yapacağına inanıyor.
Geçenlerde Türkiye’yi iyi tanıyan bir eski Amerikalı diplomat, IMF yardımını Irak operasyonuna destek şartına bağlamanın çok tehlikeli olduğunu söylemişti. Ona katılıyorum. Türkler tarih boyunca dış güçler tarafından köşeye sıkıştırıldıkları hissini duydukları an ölümüne savunma savaşına girişmişlerdir. Ve bu savaşları da genelde kazanmışlardır. Onurundan başka kaybedecek bir şeyi kalmamış psikolojideki bir devletin üzerine fazlaca gidilmesi halinde, hiç umulmadık tepkilerle karşılaşılabilir. Yarın bir gün Cem–Derviş çizgisi Türkiye’de iktidara gelse de, bu hassas konularda ‘devlet’ ikna edilmeden bir noktaya varılamaz. Hatta meselenin üzerine çok gidilirse, Türkiye’de ‘rejim bunalımı’ dahi çıkabilir. Özünde Batıcı olmakla beraber, Batı’yla ilgili tarihten gelen derin kuşkuları da olan bir rejimin hassas karnını yumruklamak, Batı’ya karşı midesinde biriktirdiği tüm safraları çıkarmasına sebebiyet verebilir.
Son siyasi gelişmeler, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belki de en enteresan olayı. Şimdiye kadarki tüm darbelerde devlet güçleriyle aynı cephede saf tutan egemen medya ve TÜSİAD, bu sefer karşı tarafta. Aynı şey, ABD için de geçerli. Haddizatında Türkiye’nin tüm bu hassas konuları soğukkanlılıkla tartışması gerekmektedir. Bu süreç çok geç kalmış olmakla birlikte, başlamıştı. Biz, Türkiye’de iç ve dış dinamiklerin etkisiyle yavaş da olsa reform yönünde seyreden olumlu dönüşümün devamını istiyoruz. Ve bu sürece suni takvimlere ve geçici siyasi çıkarlara dayalı gerginlik yaratacak tüm ani müdahalelerin aksülamel yapacağı kanaatindeyiz.
Burada söz konusu olan, tarih sahnesinde büyük roller almış bir milletin kimliğini ve dünyadaki konumunu yeniden tanımlama sürecidir. Ve mesele, AB trenini yakalama meselesinden büyüktür. Mesele, tarih trenini yakalama meselesidir. Türkiye’nin bu konularda devletiyle milletiyle er ya da geç konsensusa varacağına inanıyorum. Ve geç olsun da güç olmasın diyorum.
Son sözüm Amerikalı ve Avrupalı dostlarımıza: Türkiye, Batı’yla entegre olmak istemektedir. Ama sırf Batı’nın kurallarıyla değil, kendi kurallarıyla ve kendi milli çıkarlarını da gözeterek. Bu çıkarları yeniden tanımlama sürecinde olsa bile. Bunu anlayıp saygı duymadan, ilişkilerimiz ‘suni dostluk’tan öteye geçemez. Ve Batı, Türkiye trenini kaçırabilir. Artık açık ve dürüst bir diyalog zamanı gelmiştir...
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aslan@zaman.com.tr
|
|
|
KERİM BALCI |
 |
İsrail hapishaneleri kahraman üretiyor
İsrail hapishanelerine düşmek Filistinliler kadar İsrailli marjinal grup liderleri için de en iyi kamuoyu kampanyalarından biri. Geçmişte Şeyh Ahmet Yasin mitosunu üreten bu hapishaneler şimdilerde Mervan Barguti ve Ariyeh Deri gibi isimlerin halk desteğini artırmakta. Yıllardır bir İsrail hapishanesinde tutulan Emel lideri Mustafa Dirani ve Hizbullah liderlerinden Şeyh Abdülkerim Ubeyd’in Lübnan’da en fazla tanınan şahsiyetler olması bir yana, Yitzhak Rabin’i öldüren tetikçi Yigal Amir de, İsrail’in nükleer sırlarını dünyaya açan Mordechai Vaanunu da sırf hapiste yatmak suretiyle meşhur olanlardan. Bu isimler bir defa hapisten çıktıklarında yıllar boyu yürütecekleri taban toplama kampanyalarıyla elde edemeyecekleri bir desteğe kavuşuyorlar. Mervan Barguti bir defa bu döngüyü yaşamış ve sönük bir öğrenci lideri olarak girdiği İsrail hapishanesinden Filistin davasının liderlerinden biri olarak çıkmıştı. Yargısının başlayacağı şu günlerde kamuoyu yoklamaları onu Arafat’tan sonraki en popüler Filistin lideri adayı olarak gösteriyor. Mordechai Vaanunu defaatle Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiş durumda ve hiçbir ideolojik derinliği olmayan Yigal Amir geleceğin İsrail sağının liderlerinden biri olarak algılanılıyor. Kamuoyu bu insanların neden hapse atıldıkları ve ne kadar daha orada kalacağı ile ilgilenmiyor. Doğruların ve yanlışların birbirine öylesine karıştığı Ortadoğu’da hakim güçlerin hapishanesini görmek suçlardan arınmak için yetiyor da artıyor bile.…
İsrail hapishaneleri geçtiğimiz hafta son kahramanını piyasaya sürdü: Şas Partisi’nin eski lideri Ariyeh Deri. Eylül 2000’den beri adının karıştığı bir yolsuzluk davasından ötürü içeride bulunan Deri üç yıllık cezasının iki yılını çektikten sonra iyi halinden dolayı serbest bırakılıyor. Yorumcular Deri’nin altı ay önce yaptığı şartlı salıverme başvurusunun reddedilişinden sonra hızla artan kamuoyu desteğinin de bu salıvermede etkili olduğunu iddia ediyorlar. Zira bütün bir davayı bir komplo olarak gören taraftarları cezasının yarısını çektikten sonra salıverilen binlerce İsrailliye rağmen kendi liderlerinin bırakılmamasını Deri’yi siyaset hayatından uzaklaştırmaya yönelik bir zulüm olarak algılamışlardı.
Ariyeh Deri, İsrail toplumunun ultraortodoks dindar kesiminin özellikle de hor görülmüş Sefarad kanadını temsil ediyor. Partisinin 1988 yılından beri İsrail seçimlerinde göstermiş olduğu yükselme trendi onu geleceğin başbakanlarından biri kılıyor şüphesiz. Siyasal söylemini ezilmişlik ve dışlanmışlık üzerine kuran Deri gibi bir halk kahramanı için hapse düşmenin ne etkin bir Mandela Sendromu’na yol açacağı malum. Deri’nin siyasetten uzaklaştırılmasının hemen ardından yapılan seçimlerde Şas Partisi’nin parlamentodaki sandalye sayısını neredeyse ikiye katlayarak (10’dan 17’ye) ülkenin üçüncü büyük partisi haline dönüşmesi bu sendromun ne denli ürkütücü sonuçlar verebileceğinin en güzel göstergesi.
Deri’nin şartlı salıverilmesi önümüzdeki bir yıl için siyaset yapmasına mani oluyor. Deri, bu bir yılı kamu hizmetleriyle geçireceğini söylüyor. Zaten parti siyasetini kamu hizmetleriyle birleştirmiş Şas ekolü için bir kayıp değil bu. Aksine cevaplandırılması zor sorulara muhatap kalmamak için harika bir kılıf. Kasım 2003’te gerçekleşecek seçimler erkene alınmazsa Deri’nin Şas Partisi’nin veya kendi kuracağı yeni bir oluşumun başında İsrail Sefaradlarını iktidara taşımasına büyük bir ihtimal olarak bakıyor yorumcular. Taraftarları daha şimdiden bir zamanlar ezilmişlerin sembolü olan Deri’nin artık bir “kutsal adam” olduğunu söylüyorlar. İsrail politikasındaki bütün liderlerin yıprandığı iki yılı hapishanenin dokunulmazlığında geçiren Deri şükrediyor: “Hayrı ve şerri Allah’tan bildim ve O’ndan gelen kötülüklere şükretmeyi öğrendim. Şimdi hayırların kapısı açıldı. Şimdi Rabb’ime gelecekteki başarılarım için dua ediyorum.”
İsrail hapishaneleri kahramanlar üretmeye devam ediyor. Bugün adı terörist başı olarak geçen Mervan Barguti’nin on yıl sonra Filistin halkının yeni lideri olarak ortaya çıkmayacağını kim garanti edebilir?
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|
|
|
MİRZA ÇETİNKAYA |
 |
Tilki tuzağı
Turistleri ‘kaybedilmemesi gereken milli servet’in bir parçası olarak gören, ülke içinde ve dışındaki vatandaşlarıyla bir türlü barışmasını başaramayan, klasik yoksulluğun devamı için adeta çabalayan sistem, kendine göre ‘zekice’ kalıplar geliştirmiş. Türkiye dışına çıkarken vatandaşlardan alınan ve ‘Deli Dumrul Vergisi’ olarak da adlandırılan 50 doların, ilgili kanunun bahşettiği şartları haiz olan kişilerden alınmaması, absürd bir uygulamaya dönüşmüş durumda. Gelirlerini Türkiye dışından karşılayan vatandaşlara karşı nasıl ‘tilki tuzağı’ kurulduğuna bakalım.
Uzağa gitmeye gerek yok. Vatandaş Mirza Çetinkaya, bizzat başından geçenleri anlatsın. TC Moskova Büyükelçiliği’ni aradı: Çalışma izni, vizesi ve oturum izinlerine ait belgelerinin ‘resmi tercüman’ tarafından tercümesi istendi. ‘Basın Merkezi’ söz dizimini bile Rusçadan Türkçeye tercüme edemeyen tercüme merkezi, bu işi 30 dolara kapattı. Tercüme kağıtlarını alarak hemen karşıdaki TC Moskova Büyükelçiliği’nin konsolosluk şubesine başvurdu. Evraklarına bakıldı. Sadece bir seferlik 50 dolar muafiyet için kendisinden 19 dolar istendi. 50 dolar ‘har(a)ç’tan kurtulmak için 49 dolar ödemeye mahkûm olmak... Hem de Moskova’da iki gününü harcayarak.
Hassas ekonomik bir konu. Artan dazlak saldırıları, kışın, eksi 35 derece soğuklarda çalışan bir insanın, emeğiyle kazandığı 1 doları, lüks koltuklarda oturarak kağıt üzerinde toplumu yönetmeye çalışanların buyurduğu bir kanuna kurban vermesi ekonomik değil muhakkak. Ancak, Türkiye’den çıkarken, görevli memurun ‘olmaz, yassahh hemşerim’ diyemeyeceği garantisini de göremeyen vatandaşa da sadece bu satırları karalamak nasip oldu.
Böyle şanslı insanlar da var. Ya elçilik memurları tarafından tanınmayan biri olsaydı. O zaman eşantiyon olarak da bir sürü hakareti kucağına alması gerekecekti. SSCB lideri Josef Stalin, bir sözünde diyor ki; “Yeter ki, cezalandırılacak insan olsun; biz ona uygun yasayı buluruz.”
Bizde de sistem, fakir ve hakir vatandaş sürüsü oluşturmak için elinden gelen her türlü kurnazlığı göstermeye çabalıyor. Stalin’den bahsetmişken, Sovyetler zamanında ülke dışına ancak belli insanlar, sıkı ‘ulusal güvenlik’ kontrollerinden sonra KGB kortejiyle çıkabiliyordu. Buna yönelik kanunlar zamanla yumuşatıldı. Halen de bazı post Sovyet ülkelerde, yurtdışına çıkan vatandaşlara ‘çıkış vizesi’ uygulanıyor. Neden? Çünkü; ülke dışına çıkan şahıs dünya gerçekleriyle karşılaşma şansı bularak muhakeme imkanı bulabiliyor.
Yıllar boyu dikte ettirilen ‘gerçekler’ ile diğerlerinin gerçeklerini kıyaslıyor. Soru sormaya başlıyor. Vatandaşı ülke içinde tutacaksın ki; çokça tahıl tüketip fazla soru sormasın. Gerekirse hiç sormasın. Bazı ülkelerde kişi başına düşen milli gelirin 15 bin ya da 39 bin dolar olduğunu, Lahey kenti, Roma ve Paris şartları, Beyaz Geceler’i bilen, Hazar’daki kızıl balığın tadına varan, Zulu dilini konuşabilen ve internet kullanan bir vatandaş tehlike taşır tabii ki, sistem açısından.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.cetinkaya@zaman.com.tr
|
|
|
SELÇUK GÜLTAŞLI |
 |
Ecevit, Mandela ve Clinton
Tam da bunu yazayım derken, baktım dünkü (13–07–2002) Herald Tribune meseleye el atmış. Tabii benim amacım farklı; ama gazete mizanpajında, söylemek istediklerimi ne kadar güzel anlatmış.
Herald Tribune’un dünkü sayısında yan yana iki manşet haberden, küçük olanı Ecevit’le ilgili. Başlık şöyle: “İstifalara rağmen, Ecevit kalmaya ant içti.”
Hemen altındaki haberde iki eski ve saygın başkanın fotoğrafı var. Nelson Mandela ve Bill Clinton. Verdiğimiz Atatürk ödülünü kabul etmeyip bir süre Türkiye’de en fazla nefret edilen devlet başkanı olan; ama bütün dünyanın hâlâ hürmet ve tazimle önünde eğildiği Güney Afrika eski Devlet Başkanı Nelson Mandela ve Lewinsky skandalına rağmen koltuğunu koruyan, Bush’un başkanlığı ile değeri her geçen gün daha çok anlaşılan, 20. yüzyılın en başarılı ABD başkanlarından Bill Clinton gülümseyerek poz vermişler.
O Nelson Mandela ki, 28 yıl hapishanelerde çürüdü; ama hiçbir zaman hürriyeti karşılığında fikirlerinden taviz vermedi. 1962’de hapishaneye girdiğinde Güney Afrika’nın ayrımcı siyasetine karşı mücadele eden yüzlerce siyahi siyasetçiden biriydi. Ama 1990’da serbest bırakıldığında taviz vermediği siyasi çizgisiyle devleşmiş, ayrımcı siyasete de son vermişti. 1994–1999 arasındaki başkanlığından sonra siyaseti bırakıp, “uluslararası hayır” işleri ile uğraşmaya başladı.
Clinton ise, son 2 yıldır ABD’nin en genç emekli başkanı olarak vaktinin bir kısmını Mandela gibi “uluslararası hayır” işlerine harcıyor. Herald Tribune’da ikisini Ecevit haberinin tam altında bir araya getiren fotoğrafta Mandela ve Clinton, Barcelona’da düzenlenen ‘AIDS’le mücadele konferansında görülüyorlar. İkisi de AIDS’le mücadeleye verdikleri destekten dolayı hem konferansta hem de dünya kamuoyunda ayakta alkışlandılar. Herald Tribune’un mizanpajı ile fazla söze hacet bırakmayacak şekilde ortaya koyduğu manzara bu. Ülkesinin görevi bırakması için yalvardığı bir başbakan ile vaktinde gitmesini bilerek bütün dünyanın saygısını kazanmış liderler.
Mesele sadece vaktinde gitmesini bilmekte değil, kaçırılan fırsatların büyüklüğü de isyanı artırıyor. Ankara’daki son durum Kopenhag ümitlerimizi yok etti. Artık Bulgaristan ve Romanya ile birlikte AB’ye üye olmamız hemen hemen imkansızlaştı. Başbakan’ımız, Dışişleri Bakanlığı’na Şükrü Sina Gürel’i atayarak, 1978’de o zamanki AET üyeliğini reddeden Ecevit’ten çok da bir farkı olmadığını bir defa daha gösterdi.
Kaderin cilvesine bakın ki, tarih aynı lidere iki kere fırsat veriyor ve iki fırsat da heba ediliyor. Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın “Ağustosta Meclis’i olağanüstü toplayıp reformları sürdürürüz ve ardından gezisini erteleyen AB Komisyonu Başkanı Prodi, eylül ya da ekimde ziyaretini yapar.” sözleri oldukça iyimser açıklamalar. Keşke olabilse!
16 Ekim’de yayınlanacak İlerleme Raporu yazılmaya başlandı. Türkiye’deki siyaset göz önüne alınırsa, AB reformlarına uzun bir süre el sürülemeyeceği anlaşılıyor.
AB de bunu anlamış olacak ki, 28 Haziran’da aday ülkeler ile ilgili yayınladığı bir notta, 12 aday ülkeyi ayrı bir kategoride ele alırken, Türkiye’yi Arnavutluk, Makedonya, Hırvatistan ve Yugoslavya ile aynı gruba almış. Ne diyelim, şimdi kahrolmak vakti.
14.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
14 Temmuz 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|
|