Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile olan ilişkilerinin resmî, diplomatik ve sivil toplum temsilcileri arasında süren görüşmelerin tümüne bir itici güç olarak arka plan oluşturan unsur kamuoyu tercihleridir. Diplomatik düzeyde hangi konuların ulaşılabilir uzlaşma noktaları olduğu, hangilerinin kabul edilemez tavizler demek olabileceği en son kertede kamuoyuna referans ile karara vardırılabilir. Öte yandan, tek bir kamuoyu tercihinden ya da tutumundan bahsetmenin mümkün olmadığı ortadadır. Dolayısıyla, ulusal politika düzeyinde olduğu gibi uluslararası alanda da ilişkilerin çözümlenmesi ve politikaların yönlendirilebilmesi ancak kamuoyunda var olan algılama, tutum ve tercihleri anlamlı farklılık gösteren alt grupların sağlıklı çözümlemesi ile mümkün olabilecektir.
Bu çözümlemelere yönelik olarak Türk siyasetinde anlamlı farklılıklar göstermeye aday alt gruplar hangi temelde belirlenebilir? Bu soruya standart çözümlemeler ışığında yanıt verildiğinde sosyo–ekonomik statü, sol–sağ ideolojik ayrışma, parti tercihleri gibi değişkenlere bakmak gerekecektir. Bir diğer alternatif de Türkiye siyasetinin İslami ve laik kesim arasındaki çekişmenin yanısıra etnik temelli bir milliyetçi söylem etrafında şekillendiği iddiasıdır. AB bağlamında yürütülen tartışmanın gündeme getirdiği demokratik ve liberal ekonomik değerlerin bir yansıması olan Kopenhag kriterleri konusu bu iki boyutlu çözümleme için de anlamlı farklılaşmalar yaratmaktadır. Anadil öğrenimi, ibadet ve ifade özgürlüğü, asker/bürokrat ve sivil toplum/sivil yönetim ayrışması konularında gerek algılamalar, gerek tutum ve tercihler, dindarlık ve milliyetçilik olarak ayrışan iki boyut üzerinde çözümlenebilecektir.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın elimizdeki temel veri zaman içinde ve araştırmadan araştırmaya pek değişiklik göstermemektedir: Türk halkına değişik şekillerde sorulduğunda hep yüksek bir AB üyeliğine destek gözlenmektedir. Anadil öğrenimi ve idam cezasının kaldırılması gibi hassas konularda kamuoyunun kafası karışık gibi görünmekte, ancak bu konulardaki tereddüt benzer ülkelerdekinden yüksek olmadığı gibi AB’ye üyelik konusunda çoğunluğun görüşünü negatife çekmiş gibi görünmemektedir. AB’ye üyelik için destek öyle bir düzeyde gözlenmektedir ki araştırmalarda var olabilecek ölçüm ve örneklem hatalarından nitelik olarak pek etkilenmeyecek görüntüsü vermektedir. Ancak AB üyeliğine desteğin geçtiğimiz altı ay içerisinde bir düşme eğilimine girdiğini de söyleyebiliriz.
Geçtiğimiz mayıs ve haziran aylarında Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için yürüttüğümüz kent ve kır örneklemli bir saha çalışmasında yaklaşık 3000 kişiyle görüşülmüştür. Böyle bir örneklemde AB’ye üyelik konusunda bir referandumda evet oyu kullanacakların oranı yaklaşık % 64 bulunmuştur. Bu büyüklükte bir örneklemle beklenen en fazla hata artı eksi yaklaşık 1,8’dir. Yani aynı tip ve büyüklükte çok sayıda örneklem tekrar tekrar çekilse % 95’inde bulunan destek oranı % 62,2 ile % 65,8 arasında yer alacaktır. Açıktır ki desteğin düzeyindeki değişim AB üyeliğine var olan destek hakkındaki yorumu değiştirmeyecek kadar ufaktır.
Benzer büyüklük ve yapıda yine kentsel ve kırsal örneklem ile bundan yaklaşık altı ay kadar önce Boğaziçi Üniversitesi Araştırma Fonu’nun desteğiyle yürüttüğümüz bir diğer çalışmada aynı soru ile elde edilen AB’ye üyelik oranı yaklaşık % 74 idi. İki benzer örneklemde, ancak ayrı kişilerin sorgulanması ile elde edilen bu destek oranlarına bakılarak AB’ye desteğin düşmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Parti lider kadrolarında AB karşıtı bir söylem gözlenmediğini iddia etmek ne derece mümkündür? Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi Büyükelçi Karen Fogg’a karşı yürütülen kampanya ve sonrasında yazılı ve basılı basında AB üyeliğine karşı pek çok görüş yoğun olarak dile getirildi. Partilerin lider kadroları da bu tartışmalara doğrudan taraf değilmiş gibi görünseler de özellikle ana dil öğrenimi ve yayını ile idam cezasının kaldırılması konusunda ortaya konan görüşlerin AB üyeliğini destekleyici yönde olduğunu söylemek çok güçtür. Bu tartışmalarda ortaya konan tavırların ise söylem olarak dahi AB üyeliğini destekleyici olmadığı ortadadır. TESEV için yaptığımız araştırmada değişik söylemlerin AB üyeliği kapsamında tartışılan hassas pek çok konuda tavırları önemli derecede değiştirdiğini de tespit etmek mümkün olmuştur. Bu noktada şaşırtıcı olan konu söylemin bu derece önemli olduğu konularda liderlerin AB üyeliğini halka anlatış biçimlerinin temelde gerekli değişikliklerin AB tarafından dayatıldığı ana fikri etrafında şekillenmesidir. Sonuç olarak, AB üyeliğine desteğin düşüşünün karşılaştırmalı bir açıdan bakıldığında da şaşırtıcı bir yönü yoktur. Aday ülkelerin hemen hepsinde üyelik süreci uzadıkça ve bu süreçte gerekli düzenlemeler tartışılıp halk arasında karşı yönde olanların direnişine olanak doğduğunda ve elbette bu düzenlemelerin ekonomik ya da siyasi bedelleri algılanmaya başladığında üyelik desteğinin düştüğü görülmektedir.
Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandığı görülmektedir. Ancak son aylardaki düşüşe rağmen henüz AB üyeliğine desteği karşılaştırma olanağımız olan aday ülkeler arasında en yüksek düzeylerden birinde olduğunu görüyoruz. Bu düzeyde bir desteğin bir referandum paradoksuna da yol açması beklenmez. Referandum paradoksu ile kastedilen şöyle bir durumdur. Herhangi bir topluluğun tümünde yapılan bir referandumda ortaya çıkan tercih A seçeneğini (örneğin AB’ye evet) gösterirken bu topluluğun coğrafi ya da başka temelde oluşturulmuş, birbirleriyle örtüşmeyen alt gruplarının temsilcileri kimi zaman kendi alt gruplarının tercihlerine bakarak ve onların çoğunluğunun tercihleri doğrultusunda oy kullandıklarında, ülke sathındaki referandumda kullanılan tercihler değişmese de, temsilcilerin çoğunluğu A seçeneğine karşı oy kullanabilirler. Bu paradoks alt grupların nasıl tanımlandıklarına, yani genel olarak temsili demokrasilerde temsil bölgelerinin sınırlarına ve bu sınırlar içindeki tercihlerin dağılımına bağlıdır. Ancak AB üyeliğine verilen yüksek desteğin coğrafi temelde ayrımına baktığımızda hiç de büyük farklılıklar gözlemiyoruz. Tam tersine, Türkiye sathında Batı ile Doğu Anadolu seçmeninin, orta ile kuzey ya da güney Anadolu seçmeninin tercihleri arasında niteliksel önemli bir farklılaşma yoktur. Nicelik olarak farklılaşmalar hiçbir bölgede desteği yüzde ellibeşler düzeyinin altına çekmemektedir.
Denilebilir ki coğrafî alt gruplara değil de, parti tercihlerine göre alt gruplara bakmak daha anlamlıdır; orada kimi parti seçmenleri çoğunlukla AB üyeliğine karşı, kimileri ise çok daha ağırlıkla AB üyeliğine taraftar olacaklardır. Bu savın da eldeki veriler tarafından pek desteklenmediğini görüyoruz. AB üyeliğine en düşük desteği gözlediğimiz parti seçmeni Saadet Partisi seçmenidir ve orada dahi % 40 üyelik taraftarıdır. Dolayısıyla partizan tercihleri temel alan bir temsil çerçevesinde ancak SP temsilcileri kendi seçmenine bakarak AB’ye karşı olabilir durumdadır.
Başka alt grup tanımlarına baktığımızda da benzer durum görmekteyiz. Görece olarak yüksek vatanperverlik ya da milliyetçilik diyebileceğimiz tutumları gösterenlerde AB desteği daha düşük vatanperverlik ya da milliyetçilik diyebileceğimiz tutumları gösterenlere göre daha düşüktür; ama % 60’ın altında değildir. Yüksek dindarlık sergileyenler, yabancı düşmanlığı yüksek olanlar, kendini öncelikle Müslüman olarak görenler ve benzeri gruplamalar hep aynı sonucu vermekte ve AB desteği her alt grupta en düşük % 55 civarında şekillenmektedir.
Öyleyse AB konusunda bir referandum paradoksu değil, bir temsil çıkmazı gözlemekteyiz denilebilir. Hangi tanımıyla olursa olsun seçmen kitlenin temsilcileri kendi seçmeni olarak görebilecekleri kitlelerin tercihlerini tam olarak siyasî arenaya yansıtmamaktadırlar. Sorun bir kitlesel tercih belirsizliği ya da bu tercihlerin birleştirilmesinde karşılaşılan güçlükler değil, temsil sisteminin işlememesinden kaynaklanmaktadır. Sorun temsil görevini üstlenen elit kitlenin tercihlerindeki bölünmüşlüktür. Ancak bu elit gruplarının kitlesel bir temeli görünmemektedir.
Denilebilir ki AB üyeliğine destek üç aşağı beş yukarı her grupta yüksek düzeyde olmasına rağmen seçmenlerin kafasında siyasî arenadaki temsilcilerinin dikkate almalarına değmeyecek kadar düşük bir önceliğe sahiptir. Bu öncelikler kriz ortamında seçmen kitlesinde çok öneme sahip olmasa da bu önem algılamalarının parti lider kadrolarının izleyecekleri politikaların bir fonksiyonu olduğunu unutmamak gerekir. Ekonomi politikasından gençlik sorunlarına, işçi sorunlarından dış ticaret konularına, istihdam politikalarından savunma politikalarına, AB üyeliğinin ülkenin geleceği için sahip olduğu önemin halk tarafından algılanması elbette liderlerin ve kamuoyu önderlerinin bu konuları sunuş biçimine bağlıdır. Gerek sivil toplum önderlerinin gerek siyasi lider kadronun AB üyeliği konusunda halkı bilgilendirme görevlerini yerine getirmedikleri ortadadır.
AB üyeliği kısa dönemli siyasi çıkarlar çerçevesinde tartışma konusu yapıldığında topluma gönderilen mesajlar hem çelişkilerle dolu hem de şoven milliyetçi ve temelsiz bir yabancı düşmanlığı söylemi kazanmaktadır. Tüm bu negatif etkilere rağmen Türk halkının demokratik prensiplere dayalı Avrupa yönünde bir tercihinin olduğunu gözlemek sevindirici, onların temsilcilerinin ise bu tercihlere gözlerini kapadıklarını görmek ise üzüntü vericidir. Bu iradenin siyasi arenada ses bulması sonucunda bu temsilcilerin yerlerini koruyamamaları beklenir.
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV)
14.07.2002
|