Amerikan rüzgârları eserken
Son günlerde etrafta çok Amerikalı var. Bazıları hiç konuşmuyor, hatta gazetelerde adları bile geçmiyor; diğer bazıları ise kendilerine medya kampanyası ayarlayarak ortalıkta geziniyor ve konuşuyorlar. İyi de acaba ne diyorlar?
Geçen pazar ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in geniş katılımlı bir basın toplantısı oldu. Sayın Bakan Yardımcısı uçaktan neredeyse henüz inmişlerdi ve akşam yemeğini takiben de Afganistan’a gideceklerdi. O nedenle akşamüstüne sıkıştırılan bu basın toplantısına çok önem verildiği belliydi. Wolfowitz konuşmasına artık geleneksel hale gelen bir konuyla, Dünya Kupası’ndaki başarımızın övgüsüyle başladı... Gelen yabancılar eskiden kendilerini tarihsel olarak iç gıcıklayıcı bir malzeme bulmakla yükümlü hissederler ve konuya oradan girerlerdi. Şimdi bu ihtiyaç giderilmiş gözüküyor... Dünya Kupası’ndan Türkiye’nin ‘demokrasi’ gibi diğer başarılarına geçen Wolfowitz; oradan hareketle ABD ile Türkiye arasındaki müşterek noktaların altını çizdi ve Atatürk’e geldi. Yabancılar açısından bu da kritik bir nokta... Mümkün olduğunca Atatürk’ten alıntı yaparak, kendi isteklerini bir Atatürk söylemi içine yedirmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bu açıdan bizlerden hiçbir farkları yok; bütün Türk büyükleri gibi, onlar da kendi Türkiye siyasetlerinin meşruiyetini Atatürk’te arıyorlar.
Bu hayli geniş girişten sonra Wolfowitz; Kıbrıs, Irak, Filistin ve AB konularına kısaca değindi. Hiçbirinde yeni bir şey söylemedi. AB üyeliğimizi desteklediklerini, Ortadoğu’da Türkiye’nin önemini, Kıbrıs’ta bir çözümün ne kadar hayırlı olacağını, terör karşısındaki dayanışmamızın sürmesi gerektiğini belirtti. Ancak bu konuların hiçbirinde yüzeyselliğin bir katre altına inmedi. Söz konusu konuların birbiriyle ilişkisi ise tamamen perspektif dışıydı. Örneğin ABD’nin hem Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemesi, hem de Irak’a müdahale konusunda Türkiye’den geniş bir destek beklemesinin ne denli gerçekçi olduğu irdelenmedi. Irak’ta neredeyse koşulsuz destek bekleyen bir ABD, acaba AB üyesi bir Türkiye’yi mi, yoksa AB dışındaki bir Türkiye’yi mi tercih ederdi? Gerçi bu soru sorulmadı; ama Wolfowitz’in klasikleşmiş yuvarlak bir cevap vereceği belliydi.
Anlaşılan ABD’li yetkililer işlerine geldiği noktada ve ölçüde ABD’nin uzun ve kısa vadeli politikalarınca çizilen dizaynlar arasında gidip geliyorlar. Uzun vadede ABD, AB ile partnerliği korumak istiyor ve bizim AB üyeliğimizi destekliyor. Ama daha ‘reel’ politikanın içine, yani kısa vadeye geldiğimizde; muhakkak ki AB dışında kalan bir Türkiye’yi çok daha rahatlıkla kullanacağını biliyor. Onlar için en iyi çözüm Ortadoğu’nun yeni dizaynı bitene kadar AB dışında kalan ve bölge taşeronluğunu üstlenen; ama daha sonrasında AB içinde yer alarak ‘yük’ olmaktan çıkan bir Türkiye.
Onlar kendi menfaatlerini biliyorlar. Bilmeyen ve bu konuları tartışamayan biziz. Bu nedenle de sürüklenip gidiyoruz. Gelenler futbolla başlayıp Atatürk’le biten bir ince ‘muamele’ ile işe başlıyorlar ve acı olan o ki, bu bizim hoşumuza gidiyor. Gevşiyoruz; edilgenliği kendi rızamızla kabullenmiş olmanın verdiği psikolojik rahatlık içinde, bize atfedilen misyonumuza yönelmemiz kolaylaşıyor. Aramızdan bazıları buna ‘bağımsızlık’ bile diyebiliyor... AB dışında kalan bir Türkiye’nin yaşayacağı gerçek bağımlılığın boyutlarının farkına bile varamadan.
18.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|