Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

“Taş” olmak

Uğur Özakıncı



“Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” demiş ya Mevlâna; şimdi yeni şeyler söylemek lazım cancağızım. Ya da susmak lazım böyle, sözün bittiği yerde, tepeden tırnağa taş keserek...

Sözün bittiği yerde bir kara kadın. Otuzunda var ya da yok. Ağzı burnu cerahatli yaralar içinde. Sineklerin biri kalkmadan ağzının kenarından, biri konuyor Afrikalı kirpiklerine. Kolum kadar kalmış bedeninin üzerinde koskocaman bir kafa, koskocaman, fal taşı gibi açılmış iki kara göz, yüz karası bir açlık ve dipsiz bir karanlık içinde bakıyor gözlerimin içine. İki taşın arasında titreye tireye çeltik ufalarken elleri, bir yaralı kedi gibi kıvrılıp, bırakıyor son nefesini. Utanıyorum kaşık tutan ellerimden. Kaçıyorum kalem tutan ellerimden. Dalga dalga gelip gırtlağımda düğüm oluyor bütün insanlığım. Yutkunamıyorum. Sadece susabiliyorum işte cancağızım, tepeden tırnağa taş keserek...

Sözün bittiği yerde bir ölü çocuk. Altısında var ya da yok. Onun başlatmadığı bir savaşın ortasında, füzelerin harap ettiği bir enkazdan çıkarılıyor paramparça bedeni. Filistinli gözlerinde kirli bir ay yansıması. Öylece bakıyor ölü gözleriyle kalbime. Kardeşinin dişleri sımsıkı kenetli. Ertesi gün için taş dolduruyor ceplerine. Babasının gözleri iki koca buzdağı, babasının elleri Tanrının elleri. Kucaklayıp koyuyor bebeğini lekesiz bir çarşafa. Utanıyorum bu atan kalbimden. Sadece susabiliyorum işte cancağızım, tepeden tırnağa taş keserek...

Sözün bittiği yerde bir delikanlı. Yirmi üçünde var ya da yok. İstemiyor dünyanın iliğine kadar sömürülmesini. Az gelişmiş ülkelerin insanları derin bir uykudayken, o “az gelişmiş ülkelerin borçları silinsin” diye bağırıyor sosyete ülkelerin başkanlarına. “Silahlanmaya ayrılan bütçeler eğitim için kullanılsın” diye bağırıyor. “Nükleer atıklar çevreyi kirletiyor” diye bağırıyor. “Afrika’daki aç çocuklar doyurulsun” diye bağırıyor. Sesinden ve kaldırım taşlarından başka silahı yok. Sesi sesime kavuşmadan, Genovalı beyninde patlıyor bir Carrabinier mermisi. Oracıkta duruyor dünya, oracıkta duruyor zaman. Kanın da sesi vardır şairlerden başkası bilmez; cayır cayır yakıyor kulaklarımı şakaklarından süzülen kan. O mu ölüyor oracıkta, yoksa ben mi ölüyorum burada meçhul. Sadece susabiliyorum işte cancağızım, tepeden tırnağa taş keserek...

Sözün bittiği yerde öğrenci bir kız. On üçünde var ya da yok. Koltuğunun altında okul çantası, başörtüsünün altına saklanmış saçları ve ana sütü kadar temiz, bembeyaz alnıyla; penceremin önünden geçiyor her sabah gibi yine gülümseyerek. Ardı sıra güneşler, ardı sıra yelkovan kuşları, ardı sıra üç el silah sesi. Fırlayıp bütün mahalle koşuyoruz caddeye. ‘Namusumu temizledim’ diye haykırıyor başında karayağız bir delikanlı. “Buraya kadarmış ağalar...” diyor “...Tutturdu okuyacağım diye. İnat etmeyip evlenseydi Kürşat emminin oğluyla, ben de vurmazdım bacımı...” Sonra tutup kaldırım taşına vura vura parçalıyor tabancasını. Uzanıp Doğulu ellerini tutmak istiyorum kızın. Öyle bir su gibi bakıyor ki katiline, nefesimi nefesine, ruhumu ruhuna akıtmak istiyorum gitmesin, göçmesin diye. “Bırak abi...” diyor berberin kalfası “...öldü galiba...” Dişlerimi dişlerimden ayıramıyorum. Sadece susuyorum işte cancağızım, tepeden tırnağa taş keserek...

Sözün bittiği yerde bir şair. Yetmiş birinde var ya da yok. Artık iyice ağırlaşmış bedenini, bir huzurevinden bir başka huzurevine, ruhunda bir kambur gibi taşıyor. Tıpkı şiirleri gibi “Hain hain” bakıyor gözleri fotoğraflardan. Kavga etmediği adam kalmamış ömründe, kimin adını söylesem “Çek kuyruğundan” diyor. Kimseyi sevmiyor, kendisini bile. O iflah olmaz hırçınlığını, muhalifliğini kendime benzetiyorum biraz, ya da kendimi ona. Geceleri, ayın en gizli olduğu saatlerde, kalkıp küçük küçük taşlar atıyor karanlığa. “Deliyim ben...” diyor içinden “... Deliyim ben...” Yolunun sonuna geldiğini hissediyorum. “Ölecek bu adam yakında...” diyorum kendi kendime “...Ölecek bu adam yakında ve kimsenin umurunda değil bu...” İyi bir fotoğraf makinesi satın alıyorum, iyi bir ses kayıt cihazı satın alıyorum. Kalkacağım, gideceğim ona, yanımda kavgalı olduğu başka şairlerle, fotoğraflarını çekeceğim, sesini kaydedeceğim, kavgalarına tanık olacağım. Hiç anlatılmadığı kadar anlatacağım o Datçalı ihtiyarı diğer insanlara. Ama ha bugün, ha yarın erteliyorum. Bir gece rüyama giriyor bütün hırçınlığıyla “Nerede kaldın ulan...” diye yürüyor üstüme rüyamda “...Hani gelecektin, hani söz vermiştin?..” Ter içinde fırlıyorum yataktan. Saat sabahın üçü. Bir sigara yakıyorum. Ayın en gizli olduğu saat. Bomboş gözlerle baktığım bahçemin karanlığına bir taş düşüyor. Bir ses “Deliyim ben...” diye fısıldıyor odamın içinde “...Deliyim ben...” Sabah olur olmaz koşuyorum gazete bayilerine. Aldığım ilk gazetede, kibrit kutusu kadar bir alanda okuyorum öldüğü haberini. Eve dönüp fotoğraf makineme film takıyorum. Ses kayıt cihazımı çalıştırıyorum. Ve sadece susabiliyorum...

Dünya soğudu cancağızım. Kalpler soğudu. Dudaklar soğudu. Bakışlar, sesler ve sözler soğudu. Dört yanımızdan dört nala bir karanlık koşuyor üstümüze. Öyle ağır ve öyle koyu bir karanlık ki, ustura bile kesmez. Bütün ışıkları yaksak bile, her birimiz birer ışık olmadıkça kâr etmez...

Söyle şimdi cancağızım, böyle susup taş kesmek mi daha onurludur, yoksa bir taş olup, Afrika’da, aç bir kara kadının ellerinde çeltik ufalamak mı?! Filistin’de kardeşi füzelerle vurulmuş bir çocuğun sapanında, İsrail mevzilerine atılmak mı?! Genova’da, dünya sömürüsüne direnenlerin avuçlarında, ceplerinde taşınmak mı?! İstanbul’da, bacısını vuran bir delikanlının tabancasını parçalamak mı?! ve yalnızlıktan delirmiş bir şairin, öfkeli elleriyle fırlatılmak mı karanlığa?!..

Söyle şimdi cancağızım, artık susma..

ugur@ozakinci.info

27.07.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Seçim mi, istikrarsızlık mı? Salim Uslu (27.07.2002)

> Global sermaye hareketleri ve finansal krizler Muhammet Akdiş (26.07.2002)

> Sivil örgütler afetlerde daha etkin olamazlar mı? Abdullah Yılmaz (26.07.2002)

> Uzlaşma ruhu M. Şevki Aydın (25.07.2002)

> Abant; küreselleşme ve tarihin sonu Durmuş Hocaoğlu (25.07.2002)

> Dini anlatma ve kutlular ufku Ahmet Kurucan (24.07.2002)

> İnsani bakış Ahmet Selim (24.07.2002)

> Fetret dönemi M. Naci Bostancı (23.07.2002)

> Globalleşme ve Türk dış politikası Bülent Aras (23.07.2002)

> Politik umut tacirliği ya da çoğunluklar aldatmacası Süleyman Seyfi Öğün (22.07.2002)

> “Mahşerin dört atlısı” Ümit Meriç (21.07.2002)

> Başkasının kılığında Elif Şafak (21.07.2002)

> Küreselleşmede uzlaşmak Yasin Aktay (20.07.2002)

> “Karga”lar, “tilki”ler ve “dolma” kalemler... Uğur Özakıncı (20.07.2002)

> “Sonuç bildirgesi”nin düşündürdükleri Alev Alatlı (19.07.2002)





Zaman'da Bugün
27 Temmuz 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.