Meşrutiyet döneminde aydınlarımızı ‘hürriyet’ (ya da ‘medeniyet’) sarhoş etmişti, bugünse ‘küreselleşme, globalleşme’ sarhoşlarından bahsetmemiz mümkün. Fakat bu sarhoşluğa kapılmak istemeyenlerin de ciddi bir muhalefet ortaya koyduklarını söylemek güç.
Şu bir gerçek ki, hızlı değişim ve dönüşüm dönemlerinde sosyal olaylarla ilgili yorum yapmak isteyen her sosyal bilimci zorlanır. Bu durum, karmaşık bir süreç olan ve başka bir ad bulunamadığı için küreselleşme denilen olguyu yorumlamak isteyen düşünür ya da bilim adamı için çok daha belirgin hale gelir. Bunun da ötesinde eğer kaygınız sadece bilimsel değilse, aynı zamanda ahlaki bir kaygı da taşıyorsanız durumunuz bir kat daha güçleşir. Hem hızla akan bir nehrin içinde seyretmektesinizdir, hem de o nehrin yatağı, debisi, akış hızı, akış istikameti konusunda fikir yürütmeniz gerekmektedir. Diğer taraftan bir de bu akışı yönlendirme gibi bir çaba içindesinizdir.
Bu açıdan yaklaşıldığında globalleşme (küreselleşme) de, debisi ve akış hızı çok yüksek bir nehir olarak telakki edilebilir ve biz de bu nehirle birlikte akmaktayız. Böyle olunca işin zorluğu ortada: Hem hızla değişen sosyal ortama intibak etmek, hem de onu analiz etmek üzere bir duruş belirlemek. Bunun da ötesinde analiz ettiğiniz sosyal olayları, ahlaki kaygılarınızca belirlenen duruşunuzun yönü doğrultusunda değiştirmeye çalışmak...
Yusuf Kaplan’ın Abant Platformu sonuç bildirgesi ile ilgili dile getirdiği husus, bu bilimsel ve ahlaki kaygının eksikliğine işaret ediyor. ‘Müslümanlar ya da Türkler küreselleşme ile ilgili ne diyor?’ sorusuna bir cevap bulmak mümkün değil bildirgede, Kaplan’a göre. Alev Alatlı da “ödün (uzlaşma) kültü” nedeniyle akıl ve kalbin buluştuğu bir tavır eksikliği tespitiyle destekliyor bu görüşü. Elbette ‘yırtıcı küreselleşme’nin (R. Falk) yarattığı ekonomik eşitsizliklere, küresel homojenleşmenin Amerikan kültürünün hegemonyası anlamına gelişine vs. karşı çıkışların olmadığı anlamına gelmiyor bu.
Globalleşmenin zaafları
Fakat genelde Türkçede globalleşme ile ilgili şu anda var olan çalışmaların en önemli zaafı, analiz yapmaksızın süreci sadece tasvir etmeleridir. İkinci en önemli zaaf ise globalleşmeyi bir rüzgar ya da yukarıdaki gibi hızlı akan, debisi yüksek bir nehre benzettiğimizde akışın ya da rüzgarın yönü doğrultusunda yorum yapılması, kendine özgü bir duruş ve yön tayinine çaba harcanmamasıdır. Bu yaklaşımı benimseyenler dünyaya ‘piyasa at gözlüğü’nden bakmaktadırlar. Fukuyama tarihe son noktasını koyduğuna ve yeni–liberalizm nihai son olduğuna göre bu akışa uymamak söz konusu olamaz onlara göre. Zira İYİ, piyasa için iyi olandır. “Bu, insan için de iyi midir?” sorusu yoktur onların sözlüğünde.
‘İyi’nin gündeme getirilmesi bizi ister istemez ahlakın alanında bulunmaya zorlayacaktır. Bugün küreselleşmenin ele alınışı ile ilgili en önemli sorun bilimsel analizdeki duruş ve yön, yani ahlaki tavırdır. Bu tavır eksikliğine küresel nitelik kazanan birtakım süreçlerden örneklerle işaret etmek istiyorum.
Genel anlamda globalleşme birtakım iktisadi, siyasi ve kültürel süreçlerin tüm dünyayı etkiler hale gelmesi demektir. Nedir bu süreçler?
İletişim teknolojisi ile dünyanın her tarafının birbirinden haberdar olması, yani McLuhan’ın tabiriyle dünyanın ‘global bir köy’e dönüşmesi; ekonominin artık ulus devletin sınırlarını aşması ve çokuluslu şirketlerin uluslar–üstü bir güce ve sahaya sahip olması; kültürel manada bir taraftan Amerikan hayat tarzının yaygınlaşması (toplumun McDonald’slaşması) şeklinde bir homojenleşme, diğer taraftan da yerel kimliklerin, kültürlerin kendini ortaya koyması şeklinde bir heterojenleşme; hukukun ulusal sınırların üstünde uluslararası yeni bir tanım kazanmaya başlaması; teknolojideki özellikle biyo–teknolojideki klonlama, Genom Projesi gibi gelişmeler nedeniyle artık neredeyse ‘insanın sınırı’nın tartışılmaya başlanması...
Bu süreçlerden ilki ve belki de küreselleşmenin en önemli göstergesi ve etkeni bilgi ve iletişim alanıdır. Artık yirmibirinci yüzyılda güç, emek ya da sermaye değil bilgi ekseninde şekillenecektir. Ayrıca biyo–teknoloji, yani insan genetiği üzerindeki teknolojik gelişmeler önümüzdeki yüzyılda hiç karşılaşmadığımız sorunlar ortaya çıkaracaktır. Genetik kopyalama, genetik mükemmelleştirme gibi etik sorunlara yol açacak gelişmeler çok yakındır. Böyle bir ahlaki sorun karşısında neyin referans alınacağı konusunu tartışmalıyız. Seküler etik bu sorunların çözümünde bize referans olabilir mi? ‘Olamaz’ diyenlerin karşı çıkışlarının, ‘istemezük’ düzeyinde kalmaması için hem kendi referans çerçevelerini hem de tavırlarını netleştirmeleri gerekmektedir.
İkinci olarak küreselleşme, en bariz şekilde kendisini ekonomik alanda gösterir. Artık kapitalizm ulusal sınırlara sığamaz olmuş ve çok uluslu şirketler tüm dünyada etkinlik göstermektedirler. Finans uluslararasılaşmıştır. Globalleşmeye ekonomik bir süreç olarak bakıldığında hakim pazar ekonomisinin, yani dünya ekonomisine hakim olan kapitalist dünya ekonomi sisteminin çıkarlarını ön plana alan bir süreç olduğu görülmektedir. Uluslar–aşırı entegre olan kapitalist ekonomiye karşı insani ve ahlaki olan nasıl savunulacaktır? Liberal ekonominin, uluslar–aşırı kapitalizmin küreselleşmenin sağladığı yaygınlığı da yanına alarak ortaya çıkaracağı sömürü ve adaletsizliklere karşı, zaten bu ilişkiler ağı ile sarıp sarmalanmış ve güçsüzleştirilmiş ulusal ve/veya yerel merciler, hangi güçle insani ve ahlaki olanı savunabilecekler? “bırak yapsın, bırak geçsin”i şiar edinen bir ekonomi düşününe karşı ‘komşusu açken tok yatmaması’ gereken bir Müslüman nasıl karşı koyabilecek?
Güçlü haklı mıdır?
Küreselleşmenin izlenebileceği bir diğer süreç ise güvenlik kavramındaki değişim ve yeni küresel stratejilerin oluşturulmaya başlanmasıdır. Soğuk Savaş sonrası güvenlik kavramı değişmiştir. 11 Eylül’den sonra açıkça görüldüğü gibi güçlünün haklı olduğu bir düzene doğru gidiş söz konusudur. Uluslararası camia Bosna ve Çeçenistan’daki kıyımlara sessiz kalmıştı. Bunun üstüne bizzat ABD eliyle Afganistan’ın işgaline, Filistin’de İsrail’in yaptığı katliama gerekçeler üretilmesi ve bunlara kimsenin karşı çıkamaması, insanlığın hak ve adalet üzerine temellenen bir dünya düşünden vazgeçtiği, güçlünün hakim olduğu bir yapılanmanın genel geçer hale geldiği görülmektedir. Bu da uluslararası hukuk ve insan hakları alanında yeni bir temel arayışını gerekli kılmaktadır.
Bazıları daha eşit midir?
İnsan hakları kavramı da artık değişmekte, küresel bir tanıma oturtulmaktadır. Bu tanımda da birey artık atomize bir varlıktır ve ulus devlet döneminde devletle muhatap iken artık uluslararası hukuk ile muhataptır: İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Adalet Konseyi vs. yani küreselleşme uluslar–aşırı bir insan hakları etiği üretmektedir. Bu gelişme Türkiye’de devlet baskısından bunalan kesimler için olumlu gelişmeler olarak algılanmakta ve bu manada globalleşme savunulmaktadır. Oysa bireylerin doğrudan doğruya küresel bir sistemin muhatapları haline getirilerek manipülasyona açık hale getirildikleri de söylenebilir. Zira bir taraftan güçlü–özne–katılımcı birey şeklinde bir kült yaratılmaya çalışılmakla birlikte, aslında birey aile, cemaat, millet gibi bağlardan kurtulmakta; ama aynı zamanda küresel sistem karşısında güçsüzleştirilmektedir.
İnsan hakları kavramının ‘herkes eşittir, ama bazıları daha eşittir’ şeklinde bir merkezi esas alan tanımdan bağımsız yeni bir ahlaki temele oturtulması sorunu ile karşı karşıyadır insanlık.
...
Küreselleşme ve küreselleşmenin felsefi arka planını etkileyen post–modernite, her ne kadar yerel kimlikleri destekler gibi görünse de bu destek kimliğin folklorik ve kültürel düzeyde kalmasını öngörmektedir. Böylece küresellik ‘aidiyet duygusu’nu zayıflatmakta ve ‘anything goes’ (öyle de olur, böyle de, her şey mubah) ifadesinde somutlaşan bir izafiliği ve kozmopolitliği öne çıkarmaktadır. Zira küreselleşme, ideolojisiz ve merkezsiz bir yapı (ya da yapı yokluğu) gibi sunulmaktadır.
Hal böyle olunca, bir taraftan bu süreç iyi tahlil edilmeli; diğer taraftan ise küreselleşmenin sonuçlarından olan yönsüzlük, aidiyetsizlik ve değersizlik gibi gelişmeleri bertaraf edici, coğrafi ve tarihi aidiyet duygusunu pekiştirici, ontolojik kimliği güçlendirici faaliyetler içinde olunmalıdır. Aksi takdirde küreselleşmeyi “var olan, o halde en iyi olan” şeklinde değerlendirme tuzağına düşülmesi ihtimal dahilindedir.
–Ahmet Davutoğlu’nun uluslararası strateji için yaptığı nehir benzetmesini ve analiz sürecini, ben de küreselleşme için ödünç aldım.
Yazar
28.07.2002
|