Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

‘Köprü kurmak’

Mehmet S. Aydın



Köprü Türkçede –ve pek çok dilde– oldukça zengin bir mecaz (istiare)dır. Bu zenginliğinden dolayıdır ki, özellikle son yıllarda gerçekleştirilen uluslararası toplantıların önemli bir bölümünün ana başlığında köprü kelimesi yer almaktadır: ‘Güven köprüsü’, ‘barış köprüsü’, ‘kültürler (veya medeniyetler) arası köprü’ vs. örneklerinde olduğu gibi.

Karşılıklı konuşmaya, rasyonel iletişime başlamak için yararlı bir ‘metafor’ köprü. Akla hem farklılıkların, dolayısıyla çoğulluğun varlığını, hem de onların ilişkilendirilmesinin, biribirine bağlanmasının gereğini getiriyor. Yani hem ayrılığı hem de beraberliği düşündürüyor. Onun, başta şiir olmak üzere, literatürün pek çok dalına cazip görünmesinin bir sebebi de bu olsa gerek.

Hepimiz biliyoruz ki, manevi alanda, dolayısıyla mecazi manada, köprü kurmak, fizik dünyada hakiki bir köprü kurmaktan çok daha zordur. Hem seçilen zeminin, hem kullanılan malzemenin mahiyeti, hem de ortaya konacak ince mühendislik açısından.

İşe yarar bir köprünün inşası için:

a) İyi bir zemin bilgisine ihtiyaç vardır. Zeminin ana unsurunu ise asırların ortak tecrübesini sinesinde barındıran tarih ve kültür bilgisi oluşturur. Zemin hakkında ne kadar bilgimiz var ve bu bilginin niteliği ne? Bu ve benzeri sorular köprü projesinde büyük önemi haiz sorulardır.

b) İkinci olarak, malzeme bilgisine duyulan ihtiyaç geliyor. Manevi köprünün ana malzemesini genellikle duygular, düşünceler, bilgiler, değer ve idealler oluşturuyor. Bunları tanımak ve bilmek de o kadar kolay bir iş değil. Demirle, taşla, çimentoyla iş yapmak ayrı; duygular, umutlar, değerler ve ideallerle iş yapmak ise çok daha ayrı bir şeydir.

c) Üçüncü olarak, çok hassas bir mühendisliğe olan ihtiyaç ise gözler önünde. Burada ‘mühendislik’ sözünü çok da isteyerek kullandığımı söyleyemem, çünkü sosyal alanda mühendislik, genellikle yarardan çok zarar getirebiliyor. Toplumla, dolayısıyla insanla meşgul olmanın inceliğine vakıf olmayan, olamayan (çok kere sosyolojiyi jeoloji veya fizik gibi gören) yüzlerce sosyal mühendisin yeni köprüler kuruyoruz diye varolan manevi–kültürel–tarihî köprülerin çoğunu nasıl tahrip ettiklerini pek çoğumuz biliriz.

Sıradan bir köprü için en azından iki ayak yahut kaide gerekir. Kaidelerin sağlamlığı ise, her şeyden önce, iki farklı zeminin ve kullanılacak malzemenin sağlamlığına bağlıdır. Ana zemin genellikle iki aşamalı bir çalışma sayesinde yeniden bir düzenlemeyle hazır hale getirilir: Temizlik ve takviye.

Konuyu daha somut hale getirelim. Şu sıralarda İslam dünyasıyla Batı arasında, olumsuz bir yığın hadiseye rağmen, bazı köprüler kurmak için gözle görülür bir faaliyet sürüp gitmekte. Ama kayda değer bir başarı henüz ortada görünmüyor. Sebebi de meçhul değil. Öyle görünüyor ki biraz önce sözü edilen zemin temizliği işi yapılamıyor. Orada bilgi kılıfında görünen yalanlar, yanlışlar, asırların biriktirip getirdiği olumsuz önyargılar ve daha yüzlerce şey köprü kurma işinin, hatta görevinin önünü tıkıyor. Hakim zihniyetler, bir türlü vazgeçilemeyen sömürü tutkusu, ideolojik katılıklar vs. ile beslenen yüzlerce kurum ve kuruluş, hâlâ bu engellere bekçilik ediyorlar.

Bu arada Doğu ile Batı arasında bilgi üretim ve tüketim farklılıklarına ilişkin rahatsız edici durum da zemin temizliğini zorlaştırıyor. Sözgelimi, Batı’nın önyargılarını, yanlışlarını ve hatta önemli konulardaki cehaletini ilmi ve fikri açıdan hatırlatan Batı–dışı kaynaklar yok denecek kadar az. İslam dünyasının, sözgelimi, bir garbiyatçılığı, dolayısıyla Batı hakkında bilgi ve düşünce üreten kurumları yok. Bu dünya Batı’nın günahını bile Batı’dan öğrenmeye mecbur ve mahkum.

Yok olan sadece bu mu? İslam dünyası kendi öz varlığı hakkında ne kadar güvenilir bilgiye ve sağlam tefekküre sahip; ve bu konularda Batı’dan ne kadar müstağni? Batı’ya Batı–dışı epistemik pencereler açılamadığı için Batı’nın bakışı, anlama ve yorumlama çabası da yoksul ve çok kere tek boyutlu kalmaya mahkum oluyor. Demek ki, İslam dünyasının üstünden bir türlü atamadığı meskenet ve verimsizlik, sadece kendisi için değil, Batı için de bir talihsizlik.

Bu üzücü duruma rağmen, İslam dünyasında zemin temizleme işinin, bazı bakımlardan, nispeten daha kolay olduğu da söylenebilir. Bana öyle geliyor ki, Batı çok bildiğine inandığı için daha çok yanılıyor. Takındığı o muzaffer edasından dolayı sahip olduğu bilginin tashihi istikametinde yeterli bir öz–eleştiriye gidemiyor. Ve maalesef bu” meydanı boş bulma”, zaman zaman bir tür kültür ve medeniyet ırkçılığı şeklinde tezahür edebiliyor.

İslam dünyası, hatta genelde bütünüyle Şark, tabir yerinde ise biraz daha ‘masum’ sayılabilir (buna bir tür naivliği de ekleyebiliriz). Onun ürettiklerinin çoğu, daha ziyade kendi kendine acıma, öz–kınama ve pek tabii bu arada sıklıkla Batı’yı suçlamaya yönelik bir tür savunma psikolojisiyle bağlantılı. Bunlar, belli bir dozdan sonra bazı olumsuz sonuçlara kapı açabilmekteler. Fakat yine de buradan dolu dizgin bir ‘öteki’ düşmanlığı çıkarmak mümkün olmaz. Bir örnek vereyim; özellikle son aylarda Batı medyasında Allah’ın her günü tekrarlandığı gibi, İslam dünyasında en azından Batı değerlerinin bir kısmıyla ilgili sıkıntıların varolduğu bir gerçek. Buna rağmen, mesela, bir din olarak Hıristiyanlık ya da Yahudilik’le ilgili bir düşmanlık asla söz konusu değil. Ehl–i kitap ile Müslümanlar arasında barış ve güvenlik köprülerinin kurulmasını talep eden işaretlerle dolu bizzat Kur’an’ın kendisi böyle bir düşmanlığa mani...

Köprü için malzeme bilgisine ve yeni bir mühendislik anlayışına da ihtiyaç var, dedim. Eski bilgilerin çoğu köprüler inşa etmekten çok (adeta) var olan köprüleri yıkmak ve buna bağlı olarak sömürgeciliği, misyonerliği, kısacası düşmanlığı kolaylaştırmak için üretilmiş. Böyle bir bilgi ikliminden kurtulmak ve yeni bilgiler üretebilmek için ortak plan ve projelere ve ortak kurumların tesisine acilen ihtiyaç var.

Din bilimleriyle uğraşanların, ilahiyatçıların ve iyi yetişmiş din görevlilerinin üstlenecekleri görevler, köprü inşa etme hususunda hâlâ büyük önem arz ediyor. Ne var ki, bu önemin yeterince hissedildiğini söylemek kolay değil. Dini kurumlar, burada sayamayacağımız yüzlerce sebepten dolayı, fonksiyon erozyonuna uğratılmış durumdalar. Bulundukları ülkelerin seküler siyasetleri için fütursuzca kullanılan bu kurumlar, kendilerini küresel şartlara uydurmada zorluk çekiyor. Özellikle İslam dünyasında dinler, dolayısıyla dinî kurumlar, uzlaşmanın, barışın ve birlikte yaşamanın amansız düşmanı olan işsizlik, yoksulluk, ırkçılık, medya kirlenmesi, farklı düzeylerde faaliyet gösteren yeraltı teşkilatlarına karşı evrensel boyutta bir mücadele –mesela hiç değilse küresel boyutta ahlaki bir tepki– ortaya koyamıyorlar. Oysa bu görevi yerine getirmek onların hayatta kalabilmelerinin ana sebeplerinin başında geliyor.

Son olarak, özellikle bizim durumumuzda olan ülkeler söz konusu olduğunda, bir gerçeğin daha altını çizmemiz gerekiyor: Kendi iç bünyesinde iletişim kanalları kuramayanların, farklı toplum kesimleri arasında var olan gerilimleri asgariye indirmek için çaba sarf etmek yerine yeni gerginlikler yaratmayı marifet sayarak ortak dokuları tahrip edenlerin başka milletlere, başka kültürlere sunacakları önemli şeyleri olamaz. Eskimeyen manalı bir sözdür: Nefsini bilmeyen, özünü tanımayan başkasını da bilemez; nefsiyle kavgalı olan, özüyle başkası arasında köprü inşa etmede asla başarılı olamaz. Bu, bireyler kadar toplumlar, milletler için de geçerli olan ezeli, ebedi bir kuraldır.

29.07.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Akıl ile kalbi buluşturan bir tavrın gerekliliği Nazife Şişman (28.07.2002)

> Ordunun devleti mi, devletin ordusu mu? Uri Avnery (28.07.2002)

> Seçim mi, istikrarsızlık mı? Salim Uslu (27.07.2002)

> “Taş” olmak Uğur Özakıncı (27.07.2002)

> Global sermaye hareketleri ve finansal krizler Muhammet Akdiş (26.07.2002)

> Sivil örgütler afetlerde daha etkin olamazlar mı? Abdullah Yılmaz (26.07.2002)

> Uzlaşma ruhu M. Şevki Aydın (25.07.2002)

> Abant; küreselleşme ve tarihin sonu Durmuş Hocaoğlu (25.07.2002)

> Dini anlatma ve kutlular ufku Ahmet Kurucan (24.07.2002)

> İnsani bakış Ahmet Selim (24.07.2002)

> Fetret dönemi M. Naci Bostancı (23.07.2002)

> Globalleşme ve Türk dış politikası Bülent Aras (23.07.2002)

> Politik umut tacirliği ya da çoğunluklar aldatmacası Süleyman Seyfi Öğün (22.07.2002)

> “Mahşerin dört atlısı” Ümit Meriç (21.07.2002)

> Başkasının kılığında Elif Şafak (21.07.2002)





Zaman'da Bugün
29 Temmuz 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.