“Yeni Türkiye” partisi kuruldu. Hayırlı olsun! Yeni kelimesinde var olduğu sayılan vaat yüklü anlam, başka hiçbir kavrama dayanmaksızın kifayet duygusu uyandırma yeteneği ve elbette vurgusundaki kışkırtıcılık, etkisini, kitlelerden önce parti kurucuları üzerinde göstermiş olsa gerek. Türkiye sözü üzerinden, herhangi bir fark gözetilmeksizin herkesin kucaklanacağı mesajının iletilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Parti adlandırması konusundaki tereddüdün de arkasında bu var: “Biz, kesimlerin değil tüm milletin temsilcisi olacağız.”
Bu düşüncenin iyimser yorumu malum: “İddiamız çıkarları maharetle uzlaştırmak. “ Kötümser yorum ise, halkı temsil etmekten intikal eden değil, kerameti kendinden menkul bir yegane meşruiyet odağı olma düşüncesini akla getiriyor. Öyle ya, parti gibi, sizin dışınızdaki tüm siyasi hareketlerin ortak paydası olan bir kavramı zımnen kısmilikle eleştirip, araya bir hat çektiğinizde kötümser yoruma da ciddi bir katkı sağlamış olursunuz. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında Halk Partisi kurulurken de, halk kelimesinin “esasen kendiliğinden var olan kapsayıcı temsil”i halka tercüme edeceği umulmuştu. Kötümser yorum sahipleri kendilerine şunu soracaklardır: Cumhuriyeti kuran kadrolar böyle bir hakka kendi güçleriyle muktedirdiler; acaba YT’li kurucular, psikolojilerini de yansıtan bu adlandırmayı hangi muktedirlik fantezisi üzerinden yaptılar?
Yeni kelimesinin halk nezdinde ne ifade ettiği ve siyasi değerinin ne olduğu meçhûldür. Değişim, yeniden yapılanma, yükselen değerler gibi aynı kodda yer alan yeni kelimesi, Eco’nun ifadesiyle sembolden sinyale kaymış, muhakeme edilebilir bir anlamdan yoksun, artık bir tür şartlı refleks yaratan terimlerden biridir. Popülerliği, her siyasetin kendi bağlamına yerleştirme gayretkeşliği, her derde deva babından kullanımı yeni kelimesini kişiliksiz bir maymuncuğa dönüştürmüştür. İronik olanı şu ki, yeni sadece eskiden farklı olan türünden bir anlama sahipken ve böylelikle öncekine yönelik negatif bir dilin odağında dururken, ondan olumlu manada değerleri “kendiliğinden” ifade etmesi beklenmektedir. Unutulmamalı ki, Stalin Rusya’sı, Çarlık Dönemi’ne göre daha yeniydi; ama bu “yeni”lik kendi başına gelişme, ilerleme gibi olumlu değerlere sahip değildi. Yahut daha nesnel bir dille söylenecek olursa, “yenilik” onun politik duruşu kadar üzerine konuşanın da politik duruşuyla şekillenen kaypak bir kavramdır.
Yeni kelimesi aynı zamanda tehlikelidir; belirsizliği, çeşitli spekülasyonlara daha baştan haklılık kazandırır. “Bu partinin neresi yeni ki, hepsi eskiden beri siyasetin içinde olan, iktidar, muhalefet görmüş bildiğimiz isimler.” diyenler haksız değildir. Eğer bu siyasetçiler yıllardır yürüdükleri çizgilerini, tecrübelerini, kariyerlerini bir gece darbesiyle ilga etmiş mühtediler değillerse “yeni” sayılmazlar. Aksine tam da böyle davrandılarsa, sürekli “yenilik” sendromuyla malul failler olarak ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemezler mi, kaygısı yaratırlar. (Bir başka tuhaflık, bütünüyle yeni ve bu yüzden kimsenin tanımadığı insanlardan müteşekkil bir siyasi parti kurulsa, bu defa da “fazla yeni” bulunduğu için kamuoyunun teveccühüne mazhar olmaz. Bu tür girişimde bulunan insanlara yöneltilen ilk soru “Bildik insanlardan kimler var?” sorusudur).
Öte yandan burjuva sınıfının aristokrasiye karşı zaferini müjdeleyen Fransız İhtilali’nin renklerini parti renkleri olarak almak, böyle bir bağlantı üzerinden haklı haksız yapılacak nice eleştiriye partiyi açık hale getirmiştir. Daha partinin söz dağarı oluşmamış, kimliği belli olmamışken, safiyane entelektüel ilhamın ürünü olduğu anlaşılan renklerin hatırlatmaları üzerinden eleştiriler tabiri caizse aculluk olur; fakat bu halin işaret ettiği bir “ilişki biçimi” konusunu YT’liler ciddi olarak ele almalıdırlar. O da, entelektüel sınıfın misyoncu teorileriyle ancak ampirik çalışmaların ortaya koyacağı halka ait eğilimler arasında gözetilmesi gereken dengenin, daha baştan entelektüeller lehine bozulmuş olduğu ve “romantizmin” belirleyiciliğinde bir ilişkinin kurulduğu izlenimidir. Entelektüel sınıfın değerli yorumlarından, hatta kimi zaman kendileri için bile şaşırtıcı olabilecek ampirik bulgularından faydalanmak, bazen onların profesyonelliğe kayan ikna ediciliğine teslim edilmiş bir siyaset yürütmekten bütünüyle farklıdır ve siyaset adamlığının öyle anlaşılıyor ki önemli niteliklerinden birisi de günümüzde bu ayrımı yapabilme ehliyetidir.
Parti Genel Başkanı seçilen Cem’in ilk konuşmaları, YT’lilerin yine çok önemli bir sorun üzerinde düşünmesi ve tedbirler alması gereğini ortaya koymaktadır. Türkiye’deki rayiç siyasi kültür, partilerin liderleri üzerinden temsilleridir ve burada asıl yük lider söylemindedir. Cem’in yetenekli bir devlet adamı olduğu, uzun Dışişleri Bakanlığı kariyerinde ülkeye hizmetler ettiği herkesçe bilinmektedir; ancak bu kariyerin şimdi lider adayı genel başkan için ciddi bir handikap teşkil ettiği anlaşılıyor. Dışişleri bakanları, temsil ettikleri nazik görevler dolayısıyla diplomatik bir dil kullanırlar ve kariyerleri pekiştikçe dilleri de içselleşir. Diplomasi dili ise, Orwell’in harikulade tespitiyle, “konuşan ama bir şey söylemeyen” bir dildir. Bir tür “kuş dili” olan diplomasi dili, asıl anlamları satır aralarına yerleştirir, ima ve dolayımlar üzerinden meramını anlatır ve tabiatıyla ne anlatıldığını da ancak meslekten olan insanlar anlarlar, anladıklarını da siyasetçilere tercüme ederler. Hal böyle olunca Cem’in beş yıllık parlak kariyeri, yeni görevi için önemli desteğiyle birlikte aşılması gereken engelleriyle de önünde durmaktadır. Kayseri’deki konuşma bu bakımdan tekrar tekrar seyredilip mühim derslerin çıkartılacağı bir örnektir. “Ülkeyi iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa taşımak, kötülüklerden kurtarmak” gibi bir dilin “Komşu ülkenin sayın dışişleri bakanı ile yararlı görüşmeler yaptık, sorunlarımızı konuştuk, bunların giderilmesi için tedbirler alma konusunda iyi niyetimizi bildirdik.” şeklindeki dille derin akrabalığını görmek, çıkartılacak dersler için iyi bir başlangıç teşkil edebilir. Öte yandan Recep Peker’in İnkılap Dersleri Notları kitabındaki İnkılap tarifine bakmak ve bu tarifin vücut bulduğu iklim üzerinde düşünmek de faydalı olabilir. Peker orada inkılabı, “İyi, güzel, doğru ne varsa almak, kötü, yanlış, çirkin ne varsa atmak” sözleriyle tanımlıyordu.
Türkiye’nin siyaset dilinin zenginleşmesine, iddiaların içinin doldurulmasına, bir tür “onaylanmış, test edilmiş, garantili” sözler edilmesinden de kurtulmaya inanılmaz ihtiyacı var. Bunca partinin kurulmuş olmasının, en azından “farklılık” endişesiyle “yeni” sözleri teşvik etmesi, iyice daralmış olan siyaset dilini genişletmesi umulur. Bütün partiler gibi YT de dili itibariyle Türkiye’nin ihtiyaçlarına ayarlı bir rüşt ispatıyla karşı karşıyadır.
Yeniden YT’nin ülkeye hayırlı olması dileğiyle...
Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
30.07.2002
|