Türkiye’nin AB üyeliği yolunda hayli yüksek dozlu belirsizlik ihtiva eden kritik bir dönemece girdiğimiz anlaşılıyor. Son zamanlardaki siyasî gelişmelerin bu konudaki belirsizlikleri ortadan kaldırmaya yettiği söylenemez. Görünen o ki, eylül ortasına ve belki 14 Aralık zirvesine kadar bu mevzu toplumun her katmanında tartışılmaya devam edecek.
Önce AB konusundaki iki ana görüşü özetleyelim: AB üyeliğine soğuk bakan, hatta –açıkça söylememekle beraber– üyeliğe kesinlikle karşı çıkan, bazı bürokrat ve politikacılardan müteşekkil, güçlü ve etkili bir kanat var. Bu kanada göre, idam cezası kaldırılmamalı, münhasıran Abdullah Öcalan idam edilmelidir. Kürtçe yayın ve eğitim hiçbir şekilde gündeme getirilmemelidir. İdamı tartışmak şehitlere haksızlık ve ülkenin bölünmesine taviz verme anlamına gelir. Aynı şey Kürtçe yayın ve eğitim için de geçerlidir. Türkiye’de Türkçeden başka hiçbir dilde eğitim ve yayın yapılmamalıdır. AB Türkiye’yi bölmek istemektedir. En önemli şey Türkiye’nin üniter devlet sistemi, millet olarak birlik ve beraberliği ve toprak bütünlüğüdür. Ayrıca, bağımsızlık da temel değerdir. Bağımsızlık özenle korunmalıdır. AB üyeliğini şu ya da bu şekilde destekleyenler ya hain, satılık ajandır veya en azından, gafildir. Bunlar AB’yi savunmak için gösterdikleri hassasiyet, itina ve gayreti millî çıkarlarımızı ve onurumuzu savunmakta göstermemektedir...
AB'ye taraftar olmak
AB üyeliğine taraftar olanların bazılarına göre, AB medeniyetin biricik yoludur. Türkiye’nin tek şansı AB üyeliğidir. Türkiye bu kervanı kaçırırsa yeni bir şekil almakta olan dünyada yalnız kalacaktır. En geri ülkeler seviyesine düşecektir. Her şeyde ve her alanda, hem demokrasi ve insan hakları standartlarında ve hem de ekonomik ve sosyal gelişmede başlıca ölçüt, AB ölçütleridir. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir ülke terk etmek istiyorsak ne yapıp edip AB’ye üye olmamız lâzımdır. AB’ye üyelik Türkiye’ye zenginlik, demokrasi, özgürlük ve her alanda yüksek standartlar getirecektir...
Bu iki kamp arasında nerede bulunduğumu sorguladığımda, ihtiyatlı bir AB üyeliği taraftarı olduğumu görüyorum. Mamafih, bu ihtiyatlılığım, birinci kanadın ortaya koyduğu argümanlara dayanan bir ihtiyatlılıktan çok AB’nin kendi iç yapısının sorunlarından ve işleyişinden kaynaklanan bir ihtiyatlılık. Başka bir deyişle, ben, ikinci kanatta yer almayan bir AB üyeliği taraftarıyım. Niye böyle düşündüğümü her iki kanadın temel argümanlarını değerlendirerek açıklayacağım.
AB karşıtı kanadın argümanlarını değerlendirmeye, önce bir noktanın altını çizerek başlamak isterim. AB karşıtı olmak da, teorik olarak, AB taraftarı olmak kadar meşru bir politik pozisyondur. Mesele bu pozisyonun ne kadar haklı olduğudur ve haklılığın ölçülmesine başvurulabilecek değerler ve yollar vardır. Yani, bir kesim insan şu veya bu sebeple AB üyeliğine karşı çıkıyorsa, bunlar psikolojik olarak terörize edilmemeli veya hainlikle yaftalanmamalıdır. Görüşleri dinlenmeli, tezlerini anlamak için gayret sarf edilmeli ve bu tezler ciddiyetle cevaplandırılmalıdır. AB taraftarlığı vatan hainliği olmadığı gibi, AB karşıtlığı da bir şerefsizlik veya vatan hainliği değildir. Nitekim çoğu AB ülkesinde de halk, AB taraftarı ve karşıtı olanlar şeklinde neredeyse ortadan ikiye bölünmektedir. Birçok ülkede yapılan referandumlarda AB üyeliği veya çeşitli ortak politika ve uygulamalar bazen kıl payı farkla kabul görebilmiştir. O yüzden, AB’ye karşı olmak Türkiye’yi sevmemek veya Türkiye’yi düşünmemek değildir. Olsa olsa sevme ve düşünmeyi diğerlerinden daha farklı bir usûl ve biçimde yapmaktır. Üstelik AB ve çeşitli AB politikalarıyla ilgili tartışmalar üyelik gerçekleşse bile sona ermeyecektir. Ne gerçek ne de vatanseverlik şu veya bu görüşün ve kesimin tekelindedir. İhtiyacımız kurallı bir müzakere sürecini işletmek, tartışarak bir noktaya ulaşmaktır.
Üyeliğin Türkiye'ye zararları
Mamafih, birinci kanadın AB karşıtı veya AB üyeliğinin Türkiye’ye verebileceği zararlarla ilgili görüşlerinin çoğu temelsiz iddialar olmanın ötesine geçememektedir. Mesela şu bağımsızlık meselesi. Bağımsızlık, bir defa, onların anladığı şekilde mevcut değildir. Yani tam bağımsızlık bir hayâldir. İkincisi, bağımsızlık en yüce değer de değildir. Eğer öyle olsaydı, tarihî ve aktüel birçok diktatörlüğü ve diktatörü onaylamamız ve aziz tutmamız gerekirdi. Oysa, özgürlüğe hizmet etmeyen ve insan haklarına saygı göstermeyen bir bağımsızlığın kıymeti ne olabilir ki? Üçüncüsü, bu bağımsızlık neden insan hak ve özgürlükleri söz konusu olunca gündeme gelmekte/getirilmekte, ama, meselâ, ekonomi politikaları ve askerî operasyonlar gibi konular söz konusu olunca rafa kaldırılmaktadır? Bağımsız olmamız eğer egemenlerimizin kendi halklarına hoyratça muamele etmesine ve insan hak ve özgürlüklerinin arsızca, edepsizce ve sürekli çiğnenmesine zemin hazırlayacaksa, herhalde pek çok insan bu bağımsızlıktan hazzetmeyecektir. Dolayısıyla, sadece müphem bir bağımsızlık argümanına dayanarak AB üyeliğine karşı çıkmak hiç de ikna edici değildir.
AB üyeliğinin Türkiye’yi böleceği korkusu da yersizdir. Şüphe yok ki, tersi daha doğrudur. AB üyeliği Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kuvvetlendirecektir. AB üyeliğinin ülkeleri böldüğüne dair pek örnek yoktur; buna karşılık, AB’nin savunduğu ilkeleri reddettiği için bölünen ülkeler var. Hakeza, demokratik standartları geliştirdiği, hürriyetleri artırdığı için bölünen ülke örneğine de pek rastlamıyoruz. Lâkin, demokrasiyi reddeden, otoriteryenlikten vazgeçmeyen, halkını acımasızca bastıran ve bu yüzden bölünen veya bölünmesi hızlanan/kolaylaşan ülkeler mevcuttur. Dolayısıyla, Türkiye’nin bölünmesini gerçekten istemeyenlerin ve bunu asgarî maliyetle sağlayacak kadar rasyonel olanların demokrasiyi geliştirecek adımları ısrarla atması veya, hiç değilse, bunu sağlamakta yararlı olacak AB üyeliğine karşı çıkmaması gerekir.
Kürtçe eğitim ve yayın
Kürtçe eğitim ve yayına gelince... Benim gibi bir liberal için Kürtçe eğitim ve yayın olup olamayacağını tartışmak tamamen anlamsızdır. Tabiî ki olacaktır, olmalıdır; çünkü ana dili Kürtçe olan bazı vatandaşlar bunları talep edecektir. O zaman da devlet ya bir kamu hizmeti olarak düzenlemek suretiyle bu taleplere bizzat cevap verecek ya da sivil vatandaşların kendi ihtiyaçlarını gidermek üzere faaliyete geçmesine engel teşkil etmeyecektir. Bu problemin başka bir çözümü yoktur. Demokratik felsefe açısından bu böyle olduğu gibi, ahlâk ilkeleri de bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Bir mantıkî muhakeme bunu daha iyi kanıtlayacaktır. Farz edelim ki bu ülkede Türklerle Kürtlerin konumu tersine olsaydı, çoğunluğu Kürtler teşkil etseydi ve Türkçe eğitim ve yayın yasaklansaydı. Ana dili Türkçe olanlar olarak ne hissederdik? Dilimizin eğitim ve yayın alanlarından men edilmesini makul karşılayıp kabullenebilir miydik? Dilimize özgürlük verilmesi mi yoksa yasaklanması mı bizi ayrılıkçı eğilimlere iter veya ayrılıkçı siyasî eğilimlere meşruluk kazandırırdı?
Ayrıca, pratik açıdan da Kürtçeyi yasaklamak için ileri sürülen gerekçelerin bir anlamı yoktur. Kürtçe ve Kürtçe konuşanlar sosyolojik bir realite olarak ortadadır. Yasağın şimdiye kadar işlemesi bu sosyolojik olguyu ortadan kaldıramadığına göre, bireysel eğitim imkânlarının olağanüstü genişlediği ve yaygınlaştığı şu enformasyon çağında artık bu sosyolojik vakayı eritmenin/yok farz etmenin hiç mümkünatı kalmamıştır. Toprağa sınır çizebilir ve bu sınırı silahla koruyabilirsiniz, ama ses ve görüntü dalgalarına sınır koyamaz, onları silahla engelleyemezsiniz. Sınır koyma ve engelleme çabalarıyla ancak gülünç hale gelir ve paranoyaklaşırsınız. Ne yazık ki Türkiye bu istikamette yol almaya devam etmektedir.
Biraz mantıklı ve soğukkanlı olsak şu gerçeği görürüz. Kürtçe eğitim ve yayın Türkçenin tahtını sarsmayacak, aksine sağlamlaştıracaktır. Türkçeyi entegrasyonun başlıca aracı haline getirecektir. Yani Türkçeyi sevenlerin de Kürtçenin eğitim ve yayın dili olarak serbestleşmesini talep etmesi, sadece vicdanın değil aynı zamanda aklın ve mantığın gereğidir. Bu sayede, engellenmemiş bireyler vatandaş olmanın hazzına varacak ve ayrılıkçı değil kaynaşmacı eğilimleri kuvvetlenecektir. İnsanların hür oldukları, negatif ayrıma tâbi tutulmadıkları, kendilerinin ve çocuklarının hayat şartları iyileştiği zaman, bölünmeyi değil, bütünleşmeyi istediklerini gösteren pek çok örnek vardır.
Sonuç olarak, AB karşıtlarının iddialarının çoğu temelsiz ve geçersizdir. Özellikle insan hakları, özgürlük ve demokrasiyle ilgili olanları. Bu alanlarda yapılacak reformları /iyileştirmeleri onurumuzun azalması/onursuzluk, taviz vermek vs. olarak görmek tamamen anlamsızdır. İnsan haklarına saygı her şeyden önce insanlığın gereğidir ve Türkiye’nin aslında vatandaşlarının sahip olması gereken hak ve özgürlükleri tanımamakta ısrar etmesinin onursuzluk olarak görünme ihtimalinin daha yüksek olduğunu kabul etmek gerekir.
Prof. Dr., Gazi Üni. İİBF öğretim üyesi
31.07.2002
|