Bir kere daha düşünelim
Avrupa ülkelerindeki gelişmeleri göz önüne alarak bir durum muhakemesi yapmak zorundayız. Kendimize çekidüzen vermenin zamanı gelmiştir. Hatta geçmektedir. Yoksa hem biz hem onlar zarar görecek. Halbuki hepimizin fayda göreceği bir ortamı hazırlama imkanına sahibiz.
Son Dünya Kupası maçları sırasında hepimiz ne kadar heyecanlandık, ne kadar dualar ettik. Ama Almanya ile maç yapmak hatta birinci olmak bizi korkuttu. Hem istiyorduk hem korkuyorduk. Çünkü bir çatışmanın içine itilmekten ürperiyorduk. Ölçüsüz sevinç gösterileri ırkçılık damarlarını depreştirebilirdi. Brezilya–Almanya maçında bile Brezilya’yı tutmanın hiçbir manası yoktu. Biz Almanya’da idik. Çoğumuzun ikinci vatanı olan bu ülkede nasıl Brezilya tutulabilirdi? Normal olarak bu tutum Almanları öfkelendirmez miydi? Burada bir yanlışlık var. İnsanlarımızın hislerinin regüle edilmesi gerek. Huzur istiyorsak dengelere dikkat etmemiz icap ediyor. Ama bu nasıl olacak? Hiç olmazsa, Korelilerin, yıllar önce Kore Savaşı sırasındaki beraberliğimiz hatırına onları mağlup etmemize rağmen bizi alkışlamaları gibi biz de ikinci gelen Almanları alkışlayabilirdik. En azından bir centilmenlik olurdu...
Kendimizi birilerinin yerine koymayalım. Evet bizler, yurtlarından yuvalarından zorla koparılıp uzak beldelere köle olarak satılan ve uzun kölelik yıllarından sonra hürriyetine kavuşturulan zenciler gibi değiliz. Aksine biz isteyerek ve koşarak buralara geldik. Ve hâlâ gelmek için uğraşıyoruz. Ayrıca istediğimiz zaman kendi ülkemize dönebiliriz. Onun için kimseye kırılıp darılmaya hatta daha ileri gidip düşman olmaya hakkımız yok. Evet bazı haksızlık ve yanlışlarla karşılaşıyoruz ama üzerine gidince hakkımızı alıyor ve yapılan yanlışı düzeltebiliyoruz. Aynı şeyler her yerde oluyor.
Bazı olumsuzluklar şu anda Avrupa’da bazı ırkçı anlayışları körükledi ve Avusturya, Hollanda ve Fransa gibi ülkelerde ırkçı liderlerin çıkmasına sebep oldu. Tabanda da destek buldu. Yabancıların bazı yanlışlarını büyüterek siyaset yapan insanlar büyük oylara sahip oldu. Hatta iktidara geldi. Avusturya ve Hollanda’da olduğu gibi. Eğer yabancılar karşı tarafa oy vermese idi Fransa’da da ırkçılar iktidarda idi. Saf Fransız oyları esas alınırsa (yani yabancılar sayılmadan) yüzde 30’un üzerine çıkacaklardı. Bu gelişmelerin bir manası olsa gerektir. Görünen köy kılavuz istemez. Eğer Avrupa ülkeleri, şartları ağırlaştırır ve atmosferi yaşanmaz hale getirirlerse, yabancıların durumunu düşünmek lazım.
İşte o günlere gelmeden önce bizim kendimizi bir gözden geçirip yapmamız gerekenleri tespit etmemiz iktiza ediyor.
Hz. Meryem Projesi üzerindeki çalışmalar bize bir yol gösterebilir. Bu proje Türklerden bir grup ile Kilise arasında gerçekleştirildi. Geçen sene müştereken verdikleri iftar yemeğine beni de davet etmişlerdi. Önce 25–30 aile arasında başlatılan bu projede yer alacak insanlar ta baştan karşılıklı olarak bilgilendirildi. Mesela Alman ailelerine “Türklere misafir gittiğiniz zaman çoğu evlere ayakkabı ile girilmez. Bazı dindar ailelerin dikkat ettiği hususlar vardır, siz de bu hassasiyetlere saygılı olun. Fazla çay içmek istemediğiniz zaman kaşığı bardağınızın üzerine kapatın.. vs.” denildi. Türk ailelere de “Onları davet ettiğiniz zaman yemekleri yağlı yapmayın. Tatlılara fazla şeker katmayın. Biraz daha yemeleri için ısrar etmeyin.. vs.” denildi. O akşam iftar yemeğinde bilhassa Alman ailelerin memnuniyetleri “Biz böyle tanımıyorduk. Türk kültürünün, İslamiyet’in bu güzelliklerini bilmiyorduk. Hele Türkiye’ye gezi meselesi çok harika....” gibi sözlerinden anlaşılıyordu.
İnsanlar bilmediklerinin dostu olamazlar. İltifat, marifet ile ilgilidir.
Bizim lalelerimiz seneler önce Hollanda’ya geldi ve o ülkeyi renklendirdi. Lalelerimiz, sümbüllerimiz, güllerimiz, zambaklarımız gibi vefa, fedakârlık, gerçek dostluk, samimiyet, gerçek sevgi, sadakat ve şefkat gibi benzeri çiçek ve güller de bizim illerin, bizim bahçelerin mahsulüdür. Bunların da bütün dünyaya duyurulması, gösterilmesi ve yayılması gerekmektedir.
02.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|