Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Bir sevda hikâyesi...

Ahmet Selim



Bir yazıda “kırmızı” baskısından söz ediliyordu. Elbise, çanta, pabuçlar, şu–bu, hep kırmızı alınırmış kız çocuklarına. Hafızamı yoklamakla yetinmedim. Böyle bir şey yoktu; ama bir de kardeşime sorup teyid ettirmek istedim. “Siyah önlük” takılması yetmemiş bir de bu mu eklenmişti?

“Annem size kırmızı mı giydirirdi hep? Yahut etrafta böyle bir hal var mıydı?” “Yok” dedi, “Tam tersine, ben kırmızıyı severdim de annem nazar değer diye giydirmezdi. Etrafta da bir kırmızı baskısı ve yaygınlığı mevcut değildi...”

Niçin acaba, geçmişi düşünürken hep olumsuzluk arama ihtiyacını hissediyoruz? Baskı, ataerkil, dayak, vs. vs... Tabii ki hepimiz aynı çevrede büyümedik. Ama gözlem yapma şuuruyla yaşayanlar, kıyaslı değerlendirme ortalamalarını almak için özellikle İstanbul’da çok zengin bir malzemeye sahiptiler. Mesela İzmir’den bakarsanız genellemeler yapıp yanılabilirsiniz de, İstanbul’da pek olmaz o. Türkiye’nin bütünü çeşitli yansımalarla İstanbul’da var gibiydi. Coğrafi, ekonomik, kültürel, etnik bütün yansımalarıyla...

... Çocukluğumun geçtiği mahalle, İstanbul’un yoksul bir semtiydi. Az olmakla beraber, yalınayak gezen çocuklar bile vardı. Ama o yoksul görüntünün çerçevesi içinde, kademe kademe geçimi iyi olan hatta zengin sayılabilecek aileler de yaşardı. Mesela karşı komşumuz Muharrem amca, bir boyahanenin sahibiydi. Bizim sıramızın köşesindeki iki katlı kargir evin alt katı bir atölye gibiydi ve bahçesinde malzeme taşımakta kullanılan küçük bir (Morris) otomobil dururdu. Biz de pek yoksul sayılmazdık, babam ticaret işleriyle uğraşırdı. Fakat, her türlü farklılıklara rağmen genel olarak paylaşılan ve ülkenin şehrin–semtin durumundan kaynaklanan müşterek yoksulluklarımız vardı. Mesela ilk zamanlarda su yoktu, çeşmelerden getiriliyordu. Kanalizasyon yoktu, çukurlar açılıp boşaltılıyordu... Oturup yer sofrasında yemek yiyorduk. Buzdolabını kim görmüştü ki; pazardan testere ile kesilip iple bağlanmış buz kalıpları satın alıyorduk, sıcak yaz günlerinde. Böyle anlatınca “ah zavallılar, bir şey görmemişler” demeye yatkın bir çağdaşlık anlayışımız var bizim. Öyle değildik efendim! Babam, iki düğmeli; ama yakası dik (kruvaze karması) ceketi olan (cekete nazaran çabuk yıpranır diye de) çift pantolonlu elbiseler diktirirdi. Ben de büyüyene kadar o usulle gitmişimdir. İç güzelliğini de bilirdik, dış güzelliğini de.

Nostaljik buluşma

... Geçen hafta kardeşlerim o eski mahallede yaşamış olan dostlarıyla bir araya gelmişler. İçlerinde hâlâ orada oturanların çocukları “burada yaşanmaz” diyorlarmış. Doğrudur, şimdi yaşanmaz! O toplumla ve o insanlarla orası cennet gibiydi; bize öyle gelirdi. Mesafeleri, ölçüleri koruyamayınca, setler oluşturarak bir yaşanabilirlik sağlama ihtiyacı elbette ki duyulur. Kimsenin kimseyi tanımadığından şikayet edilen apartmanlar işte bunu sağlıyor!

“Peki o mahalledeki çocuklar ne oldu?” sorusu akla gelir. Kıstaslardan biridir, sorulması normaldir. Peki ne tür bir cevap istersiniz? “Meslek” denilecektir elbette. Söyleyeyim: O mahalleden benim tanıdıklarım arasında; işadamı da, eczacı da, hekim de, hukukçu da, firma yöneticisi de, subay da, yazar da, profesör de var! Üstelik o profesörlerden biri hanım profesördür ve sözünü ettiğim nostalji toplantısı onun evinde yapılmıştır. Sırası gelmişken bir takılmamızı nakledeyim: “Bizim 2 (ortaokul no’su) Haluk edebiyatta profesör olmuş! Peyami Dömi Safa! Ortaokuldayken edebiyat hocamız Fatih Harbiye’nin yazarını sormuş, o da durup durup birden (Alfred De Musset ile harman yaparak) böyle garip bir cevap verince bütün ders boyunca gülmüştük... Diyeceğim şu: Yoksulluk bazı yolları kesemezdi, o beğenmediğimiz toplumsal iç şartları kendi öz dinamikleriyle alternatif tedbirler üretirdi. Benimle ilkokulda rekabet edebilen yegâne öğrenci İsmet kardeşti ve Çukurbostan’da oturan çok yoksul bir ailenin çocuğuydu. “Okul” merkezli yardımlarla öğrenimine devam edebildiğini yalnızca ben biliyorum, çünkü durumunu Sabri Bilsel hocaya ben anlatmıştım. Yardım etmenin biçimi, verilen yardımın değerinden daha önemlidir. Benim bildiğimi İsmet neden sonra bir ters tesadüf sonucunda öğrendi.

İnsanı kişiliksiz bırakan, gelişmeye açık durmayan “sığınmacı, baskıcı karamsar, pasif, hurafeci bir toplum” olduğumuz külliyen yanlıştır ve bühtandır. Birçok bakımlardan biz asıl şimdi öyle olmaya gidiyoruz.

Aileme okuldan bir tek şikayet gelmişti: “Çok sakin ve iyi bir öğrencim. Ama kurallara ve adaba aykırı olmaksızın boykot uygulaması yapıyor şimdi. 2,5 aydır, sözlüye kaldırdığımda (bilmiyorum efendim) deyip oturuyor. Yazılıları çok iyi olduğu için ortalamadan kurtarıyor. Fakat ben çok tedirginim. Haksızlık yaptığım doğrudur; genel cezalandırmada ona da şöyle bir dokundum. Lakin bu kadar uzatılır mı? Özür mü dileyeyim kendisinden?” Babamın cevabı şu: “Ondan elbette ki değil; ama benden özür dileyebilirsiniz! Ben bunu ona, sizin üzgün olduğunuz biçiminde naklederim; o kadarı da yeter. Lakin isterseniz çocuğu başka bir okula alabilirim.” Tek örnek bu değil. Lisede “güvenlik” hocası söylediğim bazı düşünceler dolayısıyla Öğretmenler Kurulu’ndan defalarca “darp” icazeti çıkarmaya çalıştı! Başaramadı! Yıl boyunca dik durmaya devam ettim; o hep icazet çabasını sürdürdü, başaramadı. Bütün hocalar, Nurettin Topçu ve Ömer Beygo dahil, ona karşı benim yanımdaydı. Sonunda Beygo Hoca, “Yordun bizi Selim. Neredeyse aramızda kavga çıkacak! Biraz gevşet bu işi.” deyince sakinleştim.

Kişiliksizlik bu mu?

Kavramlar kargaşası

Sivil toplum, fikren, ruhen, manen ve hayati pratiğin tabiiliğiyle asıl o zaman vardı. Siyaseti bürokrasiye karşı son derece güçlü bir enstrüman olarak kullanıyorduk. Aslında “doğru münasebet” de budur. Esasen sivil toplum, siyasi (medeni) toplumdur. Siyasi toplumsal alan” ayırımı, galat olarak “siyasi toplum” yerine ikame edilince, iki kavramsal kategorinin de kökleri önce karıştırıldı sonra unutuldu ve bu alandaki analizlerin hepsi havada kaldı. Tek parti anlayışından mevrus ve müdevver bürokratik aydın despotizminin ekonomik gücü de eline geçirmiş türevlerine bağlı anti demokratik derneklerle, kulüplerle, meslek kuruluşlarıyla sivil toplum ne oluşur, ne güçlenir, sadece “sun’i bir sivil toplumsal alan” görüntüsünün örtüsü altında “sivil toplum”un ruhu ve özü harabiyete uğrar ve bu çöküntü siyasetin halka dönük damarlarını da kurutur. Ana tespit planında, olabilenler budur işte. Dün, bir meydanda sıra dayağından geçirilen insanlar, Ocak Başkanı’nın müdahalesiyle ve duyurmasıyla bile yapılan zulme engel olabiliyor, yapanların cezalandırılmasını ve haklarının korunmasını sağlayabiliyordu. Güya sivillik lehine, aydın despotizminin bürokratik mevcudiyeti ve zihniyeti değil de siyaset geriye itilince, koskoca bir boşluk oluştu ve demokrasinin temelleri yüzer gezer bir platforma dönüşüp hiçbir şeyi taşıyamayacak hale geldi.

Sonra “zaten biz böyleydik” mavalları... Asla” Biz böyle değildik. Menderes’in idamını engelleyemedik; ama idamından bir ay sonra, A’dan Z’ye tasfiye edilmiş bir kadronun bıraktığı boşluğa rağmen, onların takipçisi olan bir kadroyu Meclis’te çoğunluk seviyesine yükselttik, bir sonraki dönemde de tek başına iktidara getirdik. Yaşlı gözlerle meydanlarda divaneler gibi dolaşarak yaptı bunu insanlarımız. “Milli Bakiye” ucubesine rağmen başardı. Çünkü o korkunç darbe bile; aydın despotizminin yol kesiciliği, son derece derin ve geniş boyutlara varmış bulunsa dahi, siyaset–millet bağlarını tam olarak koparamamıştı.

Son izm–oryantalizm

Aslında 1960’larda başlayan sol yükseliş, aydın despotizminin o zamanki modasından başka bir şey değildi. Ve bir gün gelecek, oryantalizmden başka “izm” kalmayacaktı. Şuydu oryantalizmin Türkçesi: “Bunlar değişim ve gelişim yasalarının dışındadırlar. Sömürülerek ve zorla değiştirilirse gelişebilirler ancak!” Basitleştiriyorum ki kolay anlaşılsın. Hilmi Yavuz’un bu bahisteki önemli katkıları pek fark edilmiş değil.

Onlar ne düşünürlerse düşünsünler asıl ciddi sıkıntı, yerli oryantalistlerde; müzmin aydın despotizmi ile birleşen yerli oryantalistlerin, bütün varlığımızı bütün geçmişimizi “bir meş’um engel” gibi gösteren ürkütücü bir nihilist boşluğa açılarak liberallik taslamalarında.

... 27 Mayıs’ta Türkiye duvara toslayınca bizim de düzenimiz bozuldu, ve 2 odalı küçük ahşap evimizi satmak zorunda kaldık. Fakat bir DP milletvekilinin soyadı ile bizim soyadımız benzeşiyor diye, tapudaki işlem durduruldu! Bahçesi dahil 48 m²’lik minik bir ahşap ev için bu yapılır mı? Babam sadece gülümsedi: “Allah şaşırtmasın! Normaldir, daha antikasını da yaparlar! Kuşların, balıkların, rüzgarların, rüyaların, duaların, hülyaların, hürriyetine bile karşıdırlar...”

“Bizim kalbimiz, aklımız, kültürümüz baskıcıdır, dayatmacıdır, statükocudur, güzele, renklere, ışıklara, sevinçlere düşmandır” tekerlemesi, yerli oryantalistlerin aşağılık kompleksini yansıtan büyük bir iftiradır.

Bazı kavramların içinin boşaltılmasına karşı çıkmak; o kavramları reddetmek değil, korumaktır. Nurettin Topçu Hoca gıyaptaki bir hitabında “Demokratlığı, liberalliği kim kaybetmiş ki siz buldunuz? Bizde aydın olmanın birinci şartı milli iradeye ve demokrasiye inanmamaktır! Ya millet bu aydınları adam edip demokrasiyi gerçekten var edecek, ya da (şeklen var aslen yok) bir demokrasi oyunuyla bu yabancılaşmış aydınlar millete hakaret etmeyi sürdürecek.” demişti.

Asıl mesele

... Kırmızı pabuç, siyah önlük meselesi değil bu, çocuklar! Bu bir “var oluş” sevdasının hazin hikayesidir ve herkes bir noktasından başlayıp bir başka noktaya kadar bu hikayenin bir parçasında yaşıyor. Yaşadıklarınızı ve yaşanmışları karartırsanız bu hikayenin hüznünü duymaktan kurtulursunuz; ama sevdasından da mahrum kalırsınız. “Siz zaten yoktunuz ve yoksunuz” diyenler sevdanızı öldürerek sizi gerçekten yok etmek istiyorlar. Çocukluğunuzun kırmızı pabuçlarıyla beyaz kurdeleleriyle, cam kenarındaki fesleğenleriyle kavga ederek kazanabileceğiniz hiçbir şey yok. “Her (yerli) müsteşrik, sevdasını kaybeden insanın büyük yalnızlığı ve yabancılığı içindedir.” diyor Cemil Meriç. Not edin bunu!

02.08.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Rus popülizmi: İki taraflı keskin bıçak Murat Şengül (02.08.2002)

> Erken seçim; siyasî fırsatlar ve riskler Can Fuat Gürlesel (01.08.2002)

> Siyaset ve sivil toplum üzerine... Yusuf Engin (01.08.2002)

> Avrupa Birliği üyeliğine aykırı bir bakış Atilla Yayla (31.07.2002)

> İslam dünyası maalesef çok zayıf Mahatir Muhammed (31.07.2002)

> “Yeni”nin dayanılmaz cazibesi üzerinden bir Türkiye partisi M. Naci Bostancı (30.07.2002)

> Aşk üfürüzü Yalçın Çetinkaya (30.07.2002)

> ‘Köprü kurmak’ Mehmet S. Aydın (29.07.2002)

> Akıl ile kalbi buluşturan bir tavrın gerekliliği Nazife Şişman (28.07.2002)

> Ordunun devleti mi, devletin ordusu mu? Uri Avnery (28.07.2002)

> Seçim mi, istikrarsızlık mı? Salim Uslu (27.07.2002)

> “Taş” olmak Uğur Özakıncı (27.07.2002)

> Global sermaye hareketleri ve finansal krizler Muhammet Akdiş (26.07.2002)

> Sivil örgütler afetlerde daha etkin olamazlar mı? Abdullah Yılmaz (26.07.2002)

> Uzlaşma ruhu M. Şevki Aydın (25.07.2002)





Zaman'da Bugün
02 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.