|
NURİYE AKMAN |
 |
Hekimoğlu İsmail: Anam olsaydı, başımı göğsüne koyar ağlardım
Hekimoğlu İsmail ile sohbet etme fikri, gazetemle tanışıklığımı pekiştirme isteğimden doğdu. İster okuru, isterse çalışanı olsun, bana “Hoş geldin” diyen Zamancı’lara “Hoş bulduk” demenin değişik bir yolu olacağını düşündüm.
Gazetenin fikir emekçilerini tanımaya, yaşı ve tecrübesi nedeniyle tabii ki Hekimoğlu’ndan, asıl ismiyle Ömer Okçu’dan başladım. Bir süredir devam eden rahatsızlığı nedeniyle gazete çalışanları ve okurlarının “şefkat” odağı olması, listenin başına onu koymamın bir başka nedeniydi.
Vücudunun sol tarafı tutmuyor, zihni bazen kapanıyor, gözünden yaş hiç eksik olmuyor, konuşmamız sık sık hıçkırıklarıyla kesiliyor ama kendini çabuk toparlıyor, bir fazdan bir faza kolaylıkla geçiyor, ağlarken gülüveriyor. Onu, içinde bulunduğu zor duruma rağmen, diri, ateşli ve iddialı buldum. Çok zevk aldım sohbetinden.
Psikolojinin yasası; tevazu ne kadar büyükse, gururu da o kadar büyüyor insanın. “Ben dünyanın en büyük romancısıyım. Heykelimi dikmeleri lazım” dedikten sonra “Gerçi ziyaret etmezdim ben o heykeli” demesi müthiş bir samimiyet gösterisiydi. En kısa zamanda sağlığına kavuşmasını diliyorum.
Efendim büyük geçmiş olsun. Nasılsınız şimdi?
Sol tarafım komple tutmuyor. Sol el, sol ayakta iş yok. Canan canı dilemiş, vermemek olmaz. Allah kolumu istemiş, buyur Rabbim, baş üstüne. Canım istemiş, peki Rabbim baş üstüne. Anam olsaydı, başımı göğsüne dayar, ağlardım. (Ağlıyor). İslamiyet benim için bir ana oldu. Başımı dayadım ona, Rabbim sana sığınıyorum. İşte kalp sekteye uğradı. Dediler ki, “Bir daha tıkanma olursa gittin.” Yani doktorlar benden ümidi kesti. Ümidim kim? Allah. Her şey boş, mevki boş, makam boş, servet boş. Ana boş, baba boş, hepsi boş. Varolan yalnız Allah. Çünkü onların hiçbirinin bana faydası yok. Allah beni her şeyden geriye çekti, kendisine bağladı. Çok şükür.
Yani hastalığın da teselli ikramiyesi oluyor.
Günahlarıma kefarettir, bir. İkincisi, manen inkişaf ederim. Diyorlar ki, “Hastalığında yazdığın makaleler daha güzel.” Estağfurullah. Ben kim oluyorum ki, kader öyle yaptı. Doktor, “Bir daha kanama yaparsa beynini tedavi edemeyiz.” dediğinde şöyle düşündüm: Borcum var mı? Para borcum yok. Mal borcum yok. Kimseye kötülük ettim mi? Yok. Kimsenin hakkını yedim mi? Yok. Ölebilirim Rabbim. Necip Fazıl şöyle diyor: Tahtadan yapılmış bir uzun kutu/ Baş tarafı geniş, ayak ucu dar/ Çakanlar bilir ki bu boş tabutu/ Yarın kendileri dolduracaklar/ Her yandan küçülen bir oda gibi/ Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış/ Sanki bir taş bebek kutuda gibi/ Hayalim içinde uzanmış kalmış. Neydi devamı?
Cılız vücuduma tam görünse de/ İçim bu dar yere sığılmaz diyor/ Geride kalanlar hep dövünse de/ İnsan birer birer yine giriyor/ Ölenler yeniden doğarmış gerçek/ Tabut değildi ki bu, bir tahta kundak/ Bu ağır hediye kime gidecek/ Çakılır çakılmaz üstüne kapak..
Bir yerde de şöyle diyor: Bu ağır vebal kime gidecek?
Evet değiştirdi ama bence iyi yapmadı. O yolculuk nasıl canlanıyor gözünüzde?
Dünyadan ayrılacağım, ahiret hayatına devam edeceğim. İnanıyorum ki, Allah beni affedecek, peygamberimiz, sahabeler, evliyalar, enbiyalar da bana “Hoş geldin evladım” diyecekler. O ölüm kötü olur mu? Allah’ın affeden sıfatına sığınıyorum. Allah affetmezse yandın. Korkunç. Şimdi ben komadan çıktım, birisi dedi ki, “Ya abi Allah senden razı olsun.” Niye? Komadayken devamlı “Allah Allah” diyormuşum. Sonra hatırladım, beni sedyeye koyduklarında “Ben Allah Allah diyerek öleyim” dedim. Meğersem, o Allah demeyi, Allah komada da devam ettirmiş. İşte ölüm bu.
Hasta yatağınızda beklediğiniz, görüşmeyi arzu ettiğiniz birileri var mı?
Görüşmeyi arzu ettiğim ama gelmesini istemediğim biri var. Hem gelsin diyorum, hem gelmesin diyorum. (Ağlıyor)
Bu kadar hırpalamayın kendinizi ne olur. Meşhur bereniz nerede? Beresiz Hekimoğlu İsmail mi olur? (Bere geliyor) Hadi takın. Sizi ne kadar yakışıklı hale getiriyor biliyor musunuz?
Allah razı olsun. Evvela göstereyim içini. Nereden aldım bunu, ya İtalya’dır, ya Fransa yani.
Pedrito. İtalyan evet. Bunu imaj olsun diye mi aldınız?
Asla! Yani ben meşhur adam olmak istemem.
Olabilir, Attila İlhan da kepiyle çıkıyor.
Olabilir. O Attila İlhan. Ben zahiren, batınen, virane bir adamım. Ben tankçıydım evvela. 1950’de Zırhlı Birlikler Okulu’na girdim. O zaman, bunu takmak mecburiydi. Bu bereyi 22 sene taşıdım askeriyede. Bu bereyle dünyayı dolaştım. Amerika’da, Avrupa’da bere takan çok. Bizim buralarda pek yok. Ressamların yüzde 90’ı bere takar.
Sonradan da alışkanlık oldu, çıkarmadınız öyle mi?
Tabii, tabii. Ordudan 1972’de emekli oldum. Avrupa’yı İslamiyet’ten fazla bilirim, Allah beni affetsin. Yani hayatımı oraya harcadım. Avrupa ülkelerini bir bir dolaştım. Ordu beni dolaştırdı, orduya minnettarım.
Astsubayken füze eğitimi aldınız, hikayesini az insan bilir herhalde.
Eskiden beri fiziğe, kimyaya, elektroniğe çok düşkündüm. Altıncı Tugay’daydık, imtihan açtılar, bütün soruları bildim. Zaten komutanlar benden çok memnundu. Beni tuttular, füzeye verdiler. Sonra, 1960’ta Amerika’ya gönderdiler, 6 ay kaldım. Orada başarılı olduk. Türkiye’de de kurs gösterdiler, onda da başarılı olduk. Ve dediler, sen füzecisin. Ben füzeyi A’dan Z’ye kadar yapabilirim. Çok atış yaptım füzeyle. Amerikan personeli ile çok çalıştım.
Nurcu kimliğinizi bildikleri halde, orduda nasıl muhafaza ettiler sizi?
Efendim, ordunun bir genel kaidesi vardı bizim zamanımızda. Çalışkan, becerikli olan herkesi tutuyorlardı, harcamıyorlardı. Ben de çok çalışkan ve bilgiliydim. Beni defalarca komutana şikayet ettiler, “Bu Nurcudur, bunun işi gücü dindir.” dediler. Hem diyenler de subay, astsubaylar. Erler merler değil, MİT değil. Komutanın verdiği cevap şu: “Onun bana bilgisi lazım, ne olursa olsun, bana ne.”
Nurculuğun çıkış noktası ile bugünkü durumu nasıl görüyorsunuz?
Bediüzzaman, “Ben Nurculuğu kuruyorum” diye ortaya çıkmadı. Bu Nurculuk meselesini gençler çıkardı, mesela biz “Nurcuyuz” diyorduk. Yanlış halbuki. Şu anda bu ilmimle, “Nurcuyum” demek, doğru değil diyorum. Çünkü insan, “Müslüman’ım” derse sevap alır, “Nurcuyum” derse almaz. “Nakşiyim” derse sevap yok, “Kadiriyim” derse sevap yok.
Şu anda kaç grup Nurcu var?
Sayılmayacak kadar çok. Beni mesela Nurcuların lideri kabul ediyor bazıları. Estağfurullah, benim hiç öyle bir şeyim yok.
Sayılamayacak kadar çok grup olmaları, neyi gösteriyor?
Necip Fazıl’ın sözleri vardır: Bıçak soksan gövdeme, sıcacık kanım damlar/ Gir de bir bak ülkeme, başsız, başsız adamlar. İşte kimi gördükse hemen ona gittik.
Herkes liderlik kavgasına girdiği için, bu kadar çok bölünme oldu yani...
Tabii, tabii efendim. Bunun üstadın istediği şeyle hiçbir alakası yok. Nurcular Bediüzzaman’ı da, Fethullah Hoca’yı da anlayamadılar.
Hizmetin, benliğin öne çıkarılması kavgasına dönüşmesi nasıl oldu?
İlim arttıkça, gurur eksilir. Alim olacak ki adam, işe yarasın. Hissi gidenler, “Ben şuyum, buyum” der. Kaç adam çıktı, “Ben Mehdiyim!” diye bağırdı. Kim bunlar, serseri mi, deli mi? Ya Türkiye’yi ya dini bilmiyorlar.
Yani zaman içinde erozyona mı uğradı Nurculuk hareketi?
Tabii, bütün cereyanların kaderidir. Hangi cereyan çıktığı gibi kaldı, solda veya sağda? Marksizm çıktığı gibi mi? Bir Karl Marx bulamadılar, bitti. Biz bir Said–i Nursi bulamadık, bitti. Şimdi Nurcular ne yapıyor? Çay içiyor, Risale–i Nur okuyorlar, namaz kılıyorlar, tesbihat çekiyorlar. Bak ne mübarek adamlar. E güzel devam edin, haramdan kaçıyorsunuz. Ama bana göre bu Nurculuk olmaz. Benim anladığım Nurculuk su gibidir, her bitkinin imdadına koşar. Nurcu, şucu, bucu olmayacaktı. Tahkiki imanı temin eden insanlar olacaktı. İngiliz, Fransız ayırmayacaktı. Türk, Kürt ayırmayacaktı. Hepsine koşacaktı.
Şimdi öyle değil ama, değil mi?
Bak hemen söylüyorsun pat diye. Efendim falancasının giyimi şöyle, falancasının böyle. Ya sen ne yapacaksın giyimi? Anlamamışlar meseleyi. Niyazi Mısri şöyle diyor: “Bir damlaydı, saldık onu denize, damla bizi nice anlasın, umman olan anlar bizi.” Niyazi Mısri sonra kızmış herhalde, “Anlamaz hayvan olan, hayran olan anlar bizi” diye bağırmış.
Günümüz Nurcuları çok kızdırmış sizi.
Nurcu su olacak. Ada olmayacak. Ben falancayım, ben Hekimoğlu İsmail’im, dersem ben oldum ada. Hayır, ben İslam okyanusunda bir damla suyum. Bir Müslüman, ilimde, ahlakta, teknikte ileri gitmiyorsa, onun Müslümanlığı hiçbir işe yaramaz. Bırak onu. Cahil cühela, beceriksiz, ahlaksız “Müslümanlar”! Yok canım, bunlar İslam’ı yok eder. Her şeyimizle biz askeriz. Bir askerin en büyük silahı, en büyük düşmanı yine kendisidir. Topun düşmanı top, tankın düşmanı tanktır.
28 Şubat’ın Müslümanların kendilerine çekidüzen vermesine olumlu bir katkısı olmuş mudur?
Allah topraktan neler yaratıyor. Tabii, hadiselerden de çok iyi şeyler yaratır. Bana ne 28 Şubat tesir etti, ne 1960 ihtilali. Hiçbiri tesir etmedi. Değirmende doğan fare, gök gürültüsünden korkmaz. Zaten devamlı polis geziyordu, altı adım arkamızda.
Yani “Nereye gidiyoruz?” diye, oturup düşünmelerine yol açtı mı 28 Şubat?
Bediüzzaman diyor ki, “Bütün inkılaplar, bir nevi manevi yağmur yerine geçiyor.” İnkılap, değişiklik demektir. “Bütün değişiklikler” diyor ama. İyi, kötü hepsi yani. Marx olmasaydı ben olmazdım. Her şey zıddıyla gelişir. Marx’ın hayatına hayran oldum. Çok fakirlikte yaşadı, bütün dünya ona düşmandı, en tehlikeli durumlarda yürüdü, geri adım atmadı. Dava adamı böyle olur. Müslüman camia, çekingen, korkak. 28 Şubat’ta korktular, dağıldılar. Ya hapse gireceğim diye insan meydana çıkmalı. Padişah olacağım diye çıkmamalı.
28 Şubat yağmur gibi olmadı mı yani?
Türkiye’nin gelişmesinde 1960’ın da, 28 Şubat’ın da faydası oldu. Şimdi tıpta zehir de kullanılır, panzehir de. 28 Şubat o kadar önemli değil. Bizimkiler büyüttü.
28 Şubat’ta ordu bir muhtıra verdi, Erbakan hükümeti devrildi, özgürlüklerin askıya alındığı bir dönem yaşandı hatırlarsanız.
Ne demek devrildi, özgürlükler askıya alındı? Ben yaşıyorsam, benim davam var, ben ölmüşsem benim davam yok. O bakımdan, 28 Şubat ile hizmetler askıya alındıysa, demek ki işe yaramayan adamlar varmış hizmet namına. Allah eledi. Allah bizi kalbura koymuş böyle eliyor. İşe yaramayan gidiyor aşağıya.
Şirketleşmeyi teşvik eden bir insansınız. Pek çok “İslami” şirketin fikir babasısınız. Düşündüğünüz gibi bir sonuç verdi mi çabalarınız?
İslam’ın şirketi olmaz. Bugün, bizimkilerin kurduğu şirketlere bakın, birbirlerini yiyorlar. Bunlara nasıl İslami şirketler deriz? Yok yok; anlamıyor bu Müslümanlar İslamiyet’i. İslamiyet, “Allahu Ekber” demekle yetmiyor. Tabii Allah büyük ama, Müslüman da küçük. Çünkü parada, malda, makamda Müslümanca hareket edilmedi. Para bozdu, para Müslümanları paraladı, parçaladı hatta.
Pişman mısınız, “Şirketleşin” dediğinize?
Yok, hayır. Bir defa o şirketleri kurmak benim iradem dışımdaydı. Teşvik ettim. Demek kader beni o yolda çalıştırmış. İnsanları paranın mihengine vuracaksın. Parada Müslümanca hareket etmiyorsa, bırak gitsin! İşçinin hakkını yeteri kadar veriyorlar mı? Kaliteli mal üretebiliyorlar mı? İhracat yapabiliyorlar mı? Fakir–fukaraya sahip çıkabiliyorlar mı? Bugünün Müslüman’ı para kazanacak, ama kendi zengin olmayacak. Zenginlik felakettir Müslüman için. Ne kadar arkadaşım zengin olduysa, Allah hepsini imha etti.
Bu kriterler açısından kaç puan veriyorsunuz şirketlere?
100 üzerinden, 30.
Hangi menfaatler girdi işin içine?
Para, makam ve kadın.
Kadın nasıl etkiledi Müslümanları?
Kadın Avrupa’da cinsiyeti ile etkiler. Güzel bir kadındır, şirket müdürüne yakın olur, adam terfi eder. Bizde o olmadı. Bizde şöyle oldu: Şimdi şirket kurmuşuz. Bir ortak iyi para kazanmış, öbürü kazanamamış. Onun hanımı diyor ki, “Falancanın şusu busu var, senin niye yok?” O da gidiyor diyor ki, müdürüne, ortağına: “Benim paramı artırın.” Niye? “Ben yazlık alacağım, araba alacağım. Hanımıma şunları şunları alacağım.” diyor. O da diyor ki, “Kardeşim ben bu parayı sana veremem.” “Veremiyorsan ayrılıyorum.” diyor. Bak, kadın parçaladı şirketi.
Müslüman şirketlerde böyle mi oluyor?
Tabii. Kadınların hırsı şirketlere tesir ediyor. Diyelim ki, ben şirketin müdürüyüm. Elimde bir miktar para var. Bir arsa almayı uygun buluyorum, ticari yönden. Çünkü ileride kıymetlenecek. Benim hanımım diyor ki, işte “Falancanın evi var. Bana da alacaksın evi.” Ben de alıyorum. Gitti benim paralarım, yatırım yapamıyorum.
Kadınlar o şirketlerin üst düzey yönetiminde görev yapsalardı farklı mı olurdu?
Adamına göre değişir. Öyle kadın vardır ki, canavar gibidir. Öyle erkek vardır ki, o canavar gibidir. Ben, şahsen sosyal veya ekonomik hayatta, kadın erkek ayrılmasına pek taraftar değilim. Bak bu benim torunum Tuğba. “Çok güzel İngilizce öğren, tercümeler yap. Amerikan firmasına git çalış.” dedim. 10 sene evvel olsaydı, onu Amerikan kolejine verirdim. O zaman imkanım vardı. Türk kolejlerinde okutmaktansa, Amerikan kolejlerinde okutmayı tercih ederdim. Niye? Ben Amerikan kolejlerini daha ahlaklı buldum. Yani adamlar her şeyi biliyor. İçki içmesini de biliyor, arkadaşlık yapmasını da biliyor. Biz çökmüş bir milletiz.
Ne demek istediniz, içki içmesini de biliyor, çalışmasını da derken?
Şimdi Amerikalı mesela, benimle bir yere gidiyor. Diyorum ki, “Excuse me I am moslem.” “Yes, Sir” diyor. Ben diyorum ki, “Pray for my God– Allah’a ibadet edeceğim.” “Okey sir”, “Ben de içki içmeye gidiyordum, içmeyeceğim. Seninle yemek yiyeceğim.” diyor. Bizimki ne der bana? Bir söver, “Ben, kafayı çekeceğim. Sen de ne yaparsan yap.” der. İşte kültür farkı budur.
“Risale–i Nur’ların ticareti yapılıyor” diye üzüldüğünüz oluyor mu?
Tarihi bir seyir var. Biz hapse girmek için Risale–i Nurları yazdık, şimdikiler de para kazanıyor. Olur bunlar, normal. Ne diyelim?
Ne kadar hapiste yattınız?
Bir sene hapis verdiler, üç ay yattım. Tabii diğer ufak tefek, 10 günlük, beş günlük hapislerin sayısını unuttum. Hatta hapishanede diyorlardı ki, “Abi yatağı bırak da git.” Ben yatağı bırakır giderdim. Çünkü, nasıl olsa geleceksin tekrar.
Yarın: Muhafazakârlar yanlış
yönlendirildi |