Bölge Haberleri |
|
|
|
|
AHMED ŞAHİN |
 |
Günah işlemenin şartları
Belh’in gönül sultanı İbrahim (bin) Edhem’e gelen biri, halinden şikayette bulunarak der ki:
–Efendim, nefsimden şikayetçiyim. Günah işlememe konusunda karar alıyorum, ama yine de kararımda duramıyor, günaha giriyorum. Sonra da içimden feryatlarım arşa yükseliyor, vicdan azabı çekiyorum. Bana birazcık nasihatta bulunsanız da şu vicdan azabı çektiğim günahlarımdan kurtulsam, bir daha girmesem bana azap veren bu günahlara...
İbrahim Edhem günaha girmemesi için adamı düşündürmek ister. Ancak bu düşünceyi sağlamak için şöyle bir yöntemi tercih eder, der ki:
–Fazla üzülmene gerek yoktur. Şartlarını yerine getirirsen günah da işleyebilirsin, bir mahzuru olmaz. Yeter ki şartlarını yerine getir, ondan sonra işle günahlarını. Adam şaşırır. O güne kadar kimseden duymadığı bir söz. Hayretle sorar:
–Ne demek günah işlemenin şartlarını yerine getirmek? Böyle şart olur mu? Şartlarını yerine getireceksin, sonra günah işleyeceksin, olabilir mi böyle bir kolaylık?
İbrahim Edhem tebessüm ederek garanti verir:
–Sen, der, şartlarını yerine getir, gerisine karışma. İşleyeceğin günahın vebalini ben üzerime alıyorum. Yeter ki şartlarını yerine getir!
Adam iyice heyecanlanır, sormadan edemez:
–Neymiş günah işlemenin şartları? Şunu bir anlat da öğrenelim, ondan sonra rahatça işleyelim günahlarımızı öyleyse.
İbrahim Edhem de anlatır günah işlemenin en başta üç şartını. Der ki:
–İçinde günah işleme duygusu başlayınca iyice düşün; kendisine karşı günaha gireceğim Zat’ın bana verdiği rızkı da yemeyeceğim, de!.. Adam düşünmeye başlar:
–Bu mümkün mü? Ben Allah’ın ihsan ettiği rızkı yemezsem neyle yaşayacağım?
–Öyleyse, der İbrahim Edhem, hem verdiği rızkı yiyeceksin hem de rızkını yediğin Zat’a karşı gelecek, günah işleyeceksin, reva mı bu?
Adam acı bir tebessümle söylenir:
–Sen öteki günah işleme şartını söyle der, bu şartı yerine getirmem mümkün değil.
İbrahim Edhem de anlatır:
–İçinden günah işleme duygusu geçirirken O’nun mülkünden dışarıya çıkıp da günahı orada işlemeyi düşün. Sonra onun mülküne dön. Adam:
–Bu mümkün mü? der. Her yer O’nun mülküdür. Dışarısı yoktur ki!
İbrahim Edhem de hatırlatma yapar:
–Öyle ise, der, hem verdiği rızkı yiyeceksin, hem mülkünde oturacaksın, hem de rızkını yiyip mülkünde oturduğun Zat’a karşı gelecek, isyan edeceksin, mert adama yakışır mı bu?
Adam başını sallayarak:
–Sen der, öteki şartı söyle de, bir de ona bakalım. O da söyler:
–İçinden günaha yönelme arzusu geçirirken hemen düşün ve:
O’nun görmediği bir yere gitmeli, bu günahı görmediği bir yerde işlemeliyim, de. Adam ümitsizce dudaklarını büküp omuzlarını silker:
–Bu der, ötekilerden farksız bir şart. O’nun görmediği bir yer var mı ki gidip de günahı orada işleyeyim de sonra dönüp O’nun mülküne geleyim. İbrahim de sorularını şöyle sıralar:
–Peki der, hem verdiği rızkı yemeden yaşayamayacaksın, hem mülkünden dışarıya çıkamayacaksın, hem de görmediği bir yer bulamayacaksın, bütün bunlara rağmen yine de ona karşı gelerek günah işleyip isyan etmekten vazgeçmeyeceksin, mert adama yakışır mı bu? Söyle bakalım?
Adam daha fazla bekleyemez, iki elini birden yukarı kaldırarak bağırmaya başlar:
–Teslim oldum ey İbrahim teslim! der. Ben bu günah işleme şartlarının hiçbirini yerine getiremem. Öyle ise günaha hiç niyetlenmemeli, böyle bir nankörlüğe girmemeliyim. Vazgeçiyorum işlediğim bunca günahlardan. Tevbe estağfirullah!. diyerek başlar tevbe, istiğfara.
–Ne dersiniz, bu şartlar bizim için de geçerli mi? Biz de sıkça tevbe, istiğfar etmeli miyiz?
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.sahin@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ ÇOLAK |
 |
Sadako’nun kağıtları turna kuşları
Sadako Sasaki, 6 Ağustos 1945’te, ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının yüz binlerce kurbanından biri... Dünya yüzünün gördüğü en büyük kıyım gerçekleştiğinde, Sadako iki yaşındadır. O kara günde ölmez; 12’sine kadar da sağlıklı yaşar. Okulun koşu takımındadır ve yaşam dolu, başarılı bir çocuktur. 1955’te, ‘radyoaktif yağmur’un etkisiyle atom bombası hastalığına yakalanır ve ölümle pençeleşmeye başlar. Artık hastanededir ve hastalığının çaresi de yoktur. Çevresi de, kendisi de bilir kurtuluşun olmadığını. Sadako’yu hastane odasında ziyaret eden arkadaşlarından biri, kendisine altın renginde bir turna kuşu hediye eder. Sonra ona ‘Kağıttan Bin Turna Kuşu’ efsanesini anlatır. Japon geleneğine göre, eğer hasta birisi kağıttan bin turna kuşu yaparsa Tanrı bu kişinin dileğini gerçekleştirir ve onu sağlığına kavuşturur. Arkadaşları, oyalanması için Sadako’ya kağıttan bin turna kuşu katlamasını salık verir. Japoncada ‘turna’ yani ‘Tsuru’ uzun yaşamı, ümidi ve mutluluğu ifade eder. Ve Sadako, büyük bir umutla kağıttan turnalara verir kendini. Yüz, iki yüz, üç yüz, beş yüz... Günlerce uğraşır, tam 644 turna kuşu katlar. 645.’ye ömrü yetmez ve Sadako, 25 Ekim 1955 günü bin turnayı katlayamadan yaşama veda eder. Bin turnayı yapabilseydi kurtulacak mıydı bilinmez; ama o, inanmıştır turnalara. Şöyle konuşur onlarla: “Kanatlarınıza huzur yazacağım, böylece tüm dünyada uçabileceksiniz.”
Sadako’nun arkadaşları, eksik kalan 356 turnayı katlayıp bin turnayı tamamlar ve onunla birlikte toprağa gömerler. O günden bu yana turna, barışın ve nükleer silahsızlanmanın uluslararası sembolü olur. Sadako’nun ölümünden sonra, onun adına bir anıt dikilmesi için kampanya başlatılır. Anıt, 1958’de Hiroşima’daki Barış Parkı’na dikilir. Efsanevi Horai Dağı’nı simgeleyen kaidenin tepesinde Sadako, kollarını açmış, altın sarısı turnasını tutmaktadır. Anıtın çevresini, her yıl 6 Ağustos Barış Günü’nde, Japonya’dan ve tüm dünyadan gönderilen binlerce rengarenk kağıttan turnalar süsler. Heykelin kaidesine dünya çocuklarının ortak dileği kazınmıştır: “Bu bizim yalvarışımız, bu bizim duamız. Dünyada barış istiyoruz.”
Küçük Japon kızı Sadako’nun yaşamını, Eleanor Coerr “Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu” adıyla romanlaştırmıştır. Dünyanın pek çok ülkesinden çocukların okuduğu romanı, Beyaz Balina Yayınları, Zuhal Yeke’nin çevirisiyle geçtiğimiz günlerde Türkçeye kazandırdı. Yalnız çocukların değil, büyüklerin de severek okuyacağı bir kitap, gerçek bir yaşam öyküsü. Savaşın yıkıcılığı, atom bombasının insanlık onurunu yok eden ölümcül etkileri... Ve en önemlisi, küçücük bir kızın yaşama tutunma çabası, turnaların kanadına asılı kurtulma düşleri... Romanı okuyup bitirdiğinizde savaşa, bombalara lanetler ediyor, umuda bin elle sarılıyorsunuz. Ve turna kuşları katlamaya başlıyorsunuz kağıttan. Turna katlamak, kolay değil o kadar, umut gibi zor... Turnalar çoğaldıkça umudunuz artıyor. Sadako, o küçük kahraman, hafızanıza bir barış heykeli gibi kazınıyor. Elinde altın sarısı turnasını tutuyor Barış Parkı’nda. Bütün dünya çocukları, Sadako’nun anısını yaşatmak ve barışı haykırmak için her yıl, 6 Ağustos’ta onun anıtına kağıttan turnalar gönderiyorlar. Barış, küçük yüreklerden bir dua olup yükseliyor: Bir daha asla! Dünyanın hiçbir yerine bir bomba atılmasın ve hiçbir çocuk ölmesin...
Bu romanı okuyun, çocuklara da okutun... Ve kağıttan turna kuşu katlamayı öğretin onlara, ömür boyu barışa ve umuda sımsıkı sarılmaları için...
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.colak@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ BULAÇ |
 |
İslamiyet’in yayılması
Hollanda’nın Metro gazetesinin yayınladığı bir araştırmaya göre, İslam Amsterdam’da birinci din oldu. Yaklaşık 700 bin nüfusluk Amsterdam’da nüfusun yüzde 13’ü Müslüman, yüzde 10’u Katolik, yüzde 5’i Protestan, yüzde 1’i Yahudi ve yüzde 12’si “diğer dinler”e mensup insanlardan oluşuyor. Nüfusun yüzde 59’u ise “hiçbir din”e bağlı değil.
Ancak bu yanıltıcı bir kategoridir; çünkü özellikle Protestanlığın yaygın olduğu kuzey ülkelerinde kendini hiçbir dinle irtibatlandırmayanların önemli bir bölümü aslında Hıristiyan. Bunlar kiliseye bağlı veya kiliseye kayıtlı olmadıklarından “dinsiz” veya “hiçbir dine bağlı olmayanlar” şeklinde tasnif ediliyorlar. Kiliseye kayıtlı olmayanların veya başka bir ifadeyle “kilisesiz Hıristiyanlar”ın belirgin özelliği küçük gruplar halinde bir araya gelip İncil okumaları ve okuduklarından anladıklarına göre günlük hayatlarını tanzim etmeye çalışmalarıdır. Kuzey ülkelerinde “dinsiz gruplar” içinde çok sayıda “ateist” olsa da, her geçen gün “kilisesiz Hıristiyanlar”ın sayısında da önemli bir artış gözlenmektedir.
Araştırma, Hollanda’da doğan her dört çocuktan birinin Müslüman olduğunu haber veriyor. Gelecekle ilgili kestirimlerde bulunanlara göre pek de uzak olmayan bir gelecekte İslam, Hollanda yanında bütün Avrupa’da hızla yayılan bir din konumuna gelecektir.
Hollanda veya Avrupa’da Müslüman nüfusundaki artış sadece dışarıdan gelen göç veya Müslüman ailelerdeki yüksek doğumdan kaynaklanmıyor, Avrupalılar arasında da Müslümanlığı kabul edenlerin sayısında önemli bir artış oluyor. 90’ların ortalarında sadece “Müslüman Hollandalı Bayanlar” örgütünün 2 bin kayıtlı üyesi vardı.
Benzer bir artışın Afrika’da geometrik bir hızla sürüyor olması, öteden beri bilinen bir gerçektir. Dünyanın en yoksul ve açlık tehdidiyle yüz yüze yaşayan insanlarının yaşadığı bu kıtada Kilise’nin çok etkili misyonerlik faaliyetlerine rağmen İslamiyet herhangi bir destekten yoksun olarak hızla yayılmaktadır. Özellikle çoğunluk yönetimleri altında büyük sıkıntılarla yaşayan etnik azınlıklar, çözülmekte olan geleneksel dinlere mensup olanlar ve herhangi bir dine bağlı olmayanlar İslamiyet’i seçiyorlar. Nüfus hareketleri ve demografik yapılar üzerinde çalışanlar gelecekte İslamiyet’in Afrika’nın en büyük ve yaygın dini olacağını söylüyorlar.
Amerika’da İslamiyet’in kaydetmekte olduğu hız çok daha şaşırtıcı. ABD’de yaklaşık 7 milyon Müslüman yaşamaktadır. 11 Eylül’den sonra Amerika’ya İslam dünyasından göç ve genel gidişte belli bir yavaşlama olsa bile, İslamiyet’in yayılmasında herhangi bir durgunluk yok; tam aksine manidar bir hız gözleniyor. CNN’de yayınlanan bir programda verilen bilgilere göre, 11 Eylül’den geçtiğimiz temmuz ayına kadar ABD’de tam 34 bin kişi İslamiyet’i kabul etmiş bulunmaktadır. Amerikan siyasetçileri ve onların eşliğinde İslam aleyhinde yayın yapan medyaya rağmen İslamiyet’in ABD yurttaşları arasında kaydettiği hız birçok bilim adamına şaşırtıcı gelmektedir.
Bunun elbette açıklanabilir sebepleri var. Nitekim konuyla ilgili çok sayıda araştırma yapılıyor, çeşitli açıklama modelleri geliştiriliyor. Ama ortada birçok kişiye şaşırtıcı gelen durum Müslüman ülkelerde, mesela Türkiye’de de yaşanıyor. Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Akçay beldesindeki Altın Körfez Tatil Sitesi’nde yaşayanların durumu bunun tipik örneklerinden biri sayılır. Bu sitede yaşayan insanlar “sabah ezanından rahatsızlık duydukları”nı beyan ederek ezan okunmaması için müftülüğe başvurmuşlar. 110 imzalı dilekçede site sakinleri “Biz ezan sesi duymak istemiyoruz. Sabahın 4’ünde yorgun argın geliyoruz –tabii eğlenceden– tam uykuya dalıyoruz, ezan okunmaya başlıyor. Burası turistik bir yer, ne gereği var ezana?” deyip ezan okunmamasını istiyorlarmış. (1 Ağustos 2002, ZAMAN)
Kimbilir, belki Türkiye’de vur patlasın çal oynasın yaşayanlar ezan sesini susturmak isterlerken, Batı’da ezan sesleri yükselecek, hem de minarelerden. Dünyada din değiştirenler olduğu gibi, din de mekan ve havza değiştiriyor.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|
|
|
MEHMED NİYAZİ |
 |
Filistin ve Atatürk
İsrail’in Gazze Şeridi’nde öldürdüğü on beş kişinin ikisi bebek, sekizi çocukmuş. Terör çocuk, kadın, ihtiyar dinlemez; düştüğü yeri yakar. Bir de devlet tarafından organize ediliyorsa, felaket katmerleşir. Böyle bir facia için Ariel Sharon “Başarılı bir operasyon” dediğine göre suçu ortadadır. Ve dünya hiçbir şey yapmadan yeni kurbanlar bekliyor.
Sayın Fehmi Koru’nun belirttiği üzere Sharon tam bir zamanlama ustasıdır. Mescid–i Aksa’nın bulunduğu Musevilere kapalı bölgeleri basarak seçim kampanyasını başlatıp, iktidara geldiler. Daha dün İsrail Dışişleri Bakanı Shimon Peres, Filistinlilerle anlaşmaya vardıklarını, Batı Şeria’daki Beytüllahim ve El–Halil kentlerinden çekileceklerini açıklamıştı. Hatta açıklaması burada kalmamış, çekildikleri kentlerde Filistinliler düzeni sağlayabilirlerse, işgal altında tuttukları diğer bölgeleri de boşaltacaklarını ilave etmişti. Tam bu anda devreye Sharon girdi. Bu da bize Ortadoğu’da barış isteniyorsa, Sharon ve onun zihniyetinden arındırılması gerektiğini göstermektedir.
Bu hususta Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumunu anlamak mümkün değildir. Irak üreteceği silahlarla komşuları için tehdit oluşturacağından ona karşı operasyon hazırlıyor. İsrail ise ölüm saçıyor; neden ona karşı sadece kınama ile yetiniyor? İnsanlık açısından Saddam’la Sharon arasında ne fark var? Niçin birine silahlı hareket de, diğerine karşı sadece kınama?
Kendimi bildim bileli Birleşmiş Milletler İsrail’i kınıyor. İsrail de kınamalara aldırmadan insanları öldürüyor ve genişliyor. Son yıllarda devreye Avrupa Birliği de girdi; o da şimdi kınıyor. Devletler üstü kuruluşların görevi sadece kınamak mı? Başka ellerinden bir şey gelmez mi? İstedikleri yerleri kasıp kavurduklarının, İsrail’e geldi mi sükut etmelerinin köklü düşmanlıklara, korkunç tehlikelere davetiye çıkardığını bu büyük kuruluşların yetkilileri nasıl düşünmezler?
Kim ne derse desin, dünyada ümmetler arasında bir denge yok; denge olmayınca, metafizik bir hakimiyet de kendini göstermezse, adaletsizlik sultasını kuruyor. Bunu biraz Musevilik ve Hıristiyanlığın insan anlayışında aramak gerekiyor. Onlar da, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, “Günahsız bir insanı öldürmenin insanlığı öldürmek” olduğuna inanıyorlar mı? “Rabbi’l–âlemîn” yakarışıyla el açıyorlar mı? Eğer inanıyor ve aynı yakarışla el açıyorlarsa uykudaki bir bebeğin ölümüyle dehşete kapılmaları gerekir. Ne yazık ki, acı duyanları uyutmak için sadece kınama mesajlarına şahit oluyoruz.
İç meselelerimizle bunalmamıza rağmen Türkiye Ortadoğu’da daha aktif olmalıdır. Devletin gayesinin gücüyle orantılı olduğunu gözden kaçırmamak kaydıyla ağırlığımızı hissettirmeliyiz. Hiçbir ciddi devlet adamının çevresinde olup bitenlere, medeniyetini paylaşan milletlerin başına gelenlere bigane kalamayacağını Kemal Atatürk’ün şu cümleleri ne güzel ortaya koyuyor: “Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan–ı teessüftür.” dedikten sonra sözü Filistin konusuna getirip şunları söylüyor: “Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e karşı olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusu, yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakları yabancı hakimiyeti ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”
Atatürkçü geçinen, o sloganla manevî ve millî değerleri fütursuzca biçen büyük basınımızın(!) önemli bir kısmı Filistin’deki katliamlardan tek kelime bahsetmediklerini düşünerek, Mustafa Kemal’in 27/VII/1937 tarihinde yaptığı yukarıdaki konuşmayı okuduktan sonra, herhalde kendilerinin Atatürkçülükleri hakkında daha sağlıklı karar verirler. Tabii bunca katliama rağmen sütunlarında tek kelime yazmayan, önümüze getireceği maliyet faturasını bilmelerine rağmen, her fırsatta Arap düşmanlığını körükleyen köşe yazarlarımızın da aynı perspektiften durumlarını değerlendireceklerini ümit ediyoruz.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|
|
|
A. TURAN ALKAN |
 |
Dünyanın en pahalı ütopyası
Yahudilerin Filistin ihtirası ne kadar mâkul ve rasyonel? Yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri Yahudilerin Filistin toprakları üstünde müstakil bir devlet kurmak inadı ve kararlılığı, sivil Yahudiler de dahil bölge halkına ne kadar acı çektirdi ve bu uğurda başta ABD olmak üzere Batı dünyası ne kadar risk üstlendi ve fedâkarlığa katlandı? Bu soruların tek kelimeyle “ihtiras”tan başka aklî bir cevabı yoktur. İhtiras; gücünü inançtan ve tarihten, tarih ne kelime, esâtirden alan bir ihtiras. Neredeyse tarih öncesine dayanan ve ne ölçüde gerçek olduğu, “inanç”tan başka hiçbir kriterle ölçülemeyecek olan Filistin’de bir yurt edinme projesi, bütün bölgeyi ateşe sürükledi ve dünya diplomasisinde çok sert kamplaşmalara yol açtı. Dünyanın en pahalı ütopyasının bedelini, bölge ahalisi ile beraber bütün insanlık ödüyor ve ödeyecek. İsrail devleti, ütopik ve inanç menşeli bir muhteris rüyânın ürünü ve bu devlet, tarih boyunca misline pek az rastlanır karakterde teokratik bir yapılanma içinde.
Ortada “verilendirilmiş” bir vâkıâ mevcut: ABD, Irak’a saldıracak! Niçin? Bu suale, İsrail’in bölge güvenliğine katkıda bulunmaktan başka verilebilecek hiçbir cevap yoktur. ABD gibi bir dünya gücünün neredeyse bütün dış politika stratejisini İsrail’in güvenliğini ilk planda tutarak çizmeye kalkışması, –moda tâbirle– inanılır gibi değil. Yirminci yüzyılın akıl çağı olduğunu ileri sürenler feci şekilde yanılıyorlar; romantizm, ütopya ve efsaneler çağındayız ve bütün bölge ahalisi (tesadüfe bakınız; İslâm coğrafyasının tam merkezi), İsrail’in güvenlik endişeleri uğruna kurban edilmeye hazırlanan bir gürûh gibi addedilmekte.
Teokrasi, sadece İsrail’de tatbik edildiğinde “banal” görülmüyor; modernliğin âmentüsü sayılan laiklik, sadece İsrail söz konusu olduğunda “olmasa da olur canım” cinsinden bir toleransla görmezden gelinmekte. İmralı’da hayatının en konforlu ve gamsız günlerini geçiren teröristbaşının yattığı hapishaneye bile tesirini hissettiren “insan hakları savunuculuğu”, her nedense İsrail hudutlarının harîmine nüfûz edemiyor. Benî İsrail kıssalarının tarih olduğunu kim söylemiş; biz bu kıssaların şimdiki zamana kadar uzanan en kanlı epizotlarından birinin tam içinde yaşıyoruz. “Verilendirilmiş”, daha Türkçesi emr–i vâki haline getirilmiş olguların fevkine çıkmayı deneyelim ve manzaraya bakalım; gerçekten “inanılır gibi değil!”
Türkiye, Benî İsrail kavminin gördüğü esâtiri ve muhteris rüyânın neresinde duruyor? El cevap; coğrafi bakımdan tam kıyısında, siyâseten tam içinde. Yarım asır öncesinin siyâsi elitleri, İsrail’in kurulmasını vaktiyle hâhişkârlıkla karşılamışlardı; şimdikiler de aynı tavrı sürdürüyorlar: İstikrar denilen şey bu galiba. İsrail’in mevcut ve potansiyel bütün düşmanları –yine ne tesâdüf ki– İslâm toplulukları. İsrail kurulalıberi Batı dünyasındaki antisemitizm cereyanı hayli yatıştı; Batılılar, kendi Yahudilerini Filistin gettosuna iskân ve tavattun ederek kibarlaştılar ve ortaçağ dünyasından yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar sürdüregeldikleri köklü Yahudi aleyhtarlığından sıyrılıverdiler. İsrail aleyhtarlığı bugün, inanç ve tarihi geçmiş itibariyle antisemitizm ile hiçbir alâkası olmayan Ortadoğu’nun Müslüman toplumları üzerine silkelendi. Haksızlık mı diyorsunuz? Tarihin mantığında, Benî İsrail kavminin teşkil ettiği muazzam parantez haricinde hak kavramı yoktur; reelpolitik, daha doğrusu çıplak güç gösterisi ve boyun eğdirme vardır.
İşte tam bu ahval içinde Türk parlamentosunun, burnu kanamışçasına hararet ve heyecanla tartıştığı meseleye bakınız: “Apo’yu asalım mı besleyelim mi?” konusu bizim için o kadar önemli ki önümüzdeki seçimlerin en büyük kampanyasını bu boş dekikoduların teşkil edeceği muhakkak; halbuki, “Apo’yu asacağız” edebiyatı üzerinden iktidar ortağı olan partiler herkesten iyi bilmeliler ki, Apo’yu asabilmek, kibar tabirle “anakronik” bir dâvâdır. Geçiniz efendim geçiniz. Bu gibi incir çekirdeği doldurmaz cinsten kaybedilmiş dâvâlar üzerine kampanya kuracaklarına PKK’nın hangi tarihte, hangi bölgede nasıl zuhur ettiğine, aslında kimlerden yardım ve destek aldığına ve hangi sürecin sonunda Türkiye’nin İsrail ile pek samimi ittifak alâkaları peydâ ettiği meselesi üzerinde kafa yormalıydılar.
Irak’ın vurulacağı kesinleştikten sonra birdenbire Milli Güvenlik siyasetimizde önemli değişikliklere gidildiği haberi gündeme düşüverdi. Yunanistan ve Suriye “düşman” kopseptinden çıkarılmış; irtica ve bölücülük ise bir tehdit olarak formunu korumakta imiş. Böyle çok mahrem bilgilerin medya “tower”larına nasıl sızdığını merak etmişimdir hep. Dedikodu mu nedir; düşmansız n’aaparız biz?
....
Bizi modern zamanlarda yaşadığımıza inandıranlar yalan söylüyorlar! Kurûn–ı vusta, cilâlı taş devri, Kısas–ı Enbiyâ’nın geçtiği zamanların iç içe geçtiği kâbus dolu devirler idrak ediyoruz. Hadiselere karşı, idraki uyanık tutmaktan başka müdahale şansımız yok.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
t.alkan@zaman.com.tr
|
|
|
ZİYA PERVER |
 |
Okurlara cevaplar
Yaşar Alan-Tekirdağ: Askerlik borçlanmasını süresi içinde mutlaka ödeyin bu durumda sigorta başlangıcınız 28.07.1981 olacağından, 25 yıllık sigortalılık süresini tamamlayacağınız 28.07.2006’da SSK’dan emekli olacaksınız. Askerliği süresi içinde ödemezseniz bu kere 28.03.2008’de emekli olursunuz.
Mehmet Evren-İslahiye: Muhterem okurum, sanırım özürlülüğünüz doğuştan beridir var, bu nedenle Bağ-Kur’lu olmadan önce de aynı özrünüz var olduğundan malulen emekli olamazsınız; ama bundan sonra Bağ-Kur’u İB formu ile kapatıp SSK’ya prim ödemeye başlar ve 1.260 gün prim öderseniz (bu arada vergi indirim belgeniz yoksa bu belgeyi de mutlaka alın) SSK’dan 3,5 yıl sonra özürlüler gibi emekli olursunuz.
İhsan Yavaş-Vezirköprü: Bağ-Kur’a devam edeceksiniz, SSK ve Bağ-Kur (öderseniz askerlik) toplamında 25 tam yılı tamamlamak şartıyla 49 yaşında Bağ-Kur’dan emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçer ve 1.260 gün prim öderseniz (askerliğe gerek yok) yine 49 yaşında; ama 1.260 günden sonra prim ödemenize gerek kalmadan SSK’dan emekli olursunuz.
Ayşe Özcan-Alaşehir: 1971’den SSK’ya 300 gün prim ödedikten sonra 1992’de başladığınız Bağ-Kur’dan toplamda 15 tam yıl (5.400 gün) prim ödemek şartıyla Bağ-Kur’dan emekli olabileceğiniz gibi bundan sonra SSK’ya geçer ve 1.260 gün prim öderseniz, 3,5 yıl sonra SSK’dan emekli olursunuz.
Mehmet Kağızman: Bağ-Kur’a devam ederseniz, 47 yaşından sonra olmak kaydıyla 05.04.2008’de 25 yıllık prim ödeme süresi ile emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçer ve en az 1.260 gün prim öderseniz bu kere 45 yaşından ve 01.01.2005’ten sonra SSK’dan emekli olursunuz.
Yakup Ağkemik-G.Antep: 01.03.2002’de yeniden başladığınız SSK’ya 1.260 gün prim ödemek şartıyla 46 yaşında SSK’dan en az 5.075 gün sayısı ile emekli olabilirsiniz. Ya da gerek Bağ-Kur ve gerekse SSK’dan malulen emekli olabilmeniz için hastane sağlık kurullarından malul (çalışamaz) raporu almanız gerekir. Veya SSK’da 1.260 günü tamamlarken defterdarlığa başvurup vergi indirim belgesi alırsanız, yaşı beklemeden 1.260 günü tamamlayınca SSK’dan normal emekli olursunuz.
Necdet Sarı-Üsküdar: Bağ-Kur’a devam ederseniz 25 tam yıl prim ödeme süresini tamamlayacağınız 20.04.2007’de tam aylık ile ya da bugüne kadar ödediklerinizle (Bağ-Kur’u İB ile kapatırsanız) 58 yaşında kısmi aylık ile emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçseniz bile 20.04.2007’den önce emekli olamazsınız.
Ruşen Çakır-Akyazı: Askerlik borçlanması için 04.10.2000’den önce başvurmuşsanız, 10.09.2005’te yok 04.10.2000’den sonra askerlik borçlanması için müracaat etmişseniz bu kere 10.05.2007’de SSK’dan emekli olursunuz.
Hilmi Karslı-Ankara: Bağ-Kur’da 25 tam yıl prim ödemişseniz emekli olursunuz; ancak madem 15.08.1978’de başladınız, 25 yılınız 15.08.2003’te tamamlanacak.
Kamuran Arslan-İzmir: Siz, 46 yaşını tamamlayınca (23.05.2009) en az 5.075 gün sayısı ile emekli olursunuz. Eşiniz ise 38 yaşını tamamlayacağı gün 5.000 gün sayısı ile emekli olur.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
z.perver@zaman.com.tr
|
|
|
FİKRET ERTAN |
 |
Hazar’da yeni dönem
Kıyıdar 5 ülkenin yaklaşık 10 yıldır hukuken bölüşemediği Hazar Denizi bugünlerde Rusya’nın yapacağı dev askeri tatbikatla yeni bir dönemin eşiğine gelmiş bulunuyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in geçen nisan ayında yapılan Aşgabad Zirvesi’nin sonuçsuz dağılmasından hemen sonra yapılacağını ilan ettiği askeri tatbikat esasen önceki gün(1 Ağustos Perşembe günü) başladı da; ama başlayan, tatbikatın teorik olan birinci safhası. Bu safhada bölgedeki Rus kuvvetleri muhtemel tehditler karşısında birtakım taktik senaryolar geliştirerek bunlara teorik anlamda cevap verecekler ve bu safha da 8 Ağustos’a kadar devam edecek.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana Hazar’da yapılacak olan en büyük askeri tatbikatın ikinci safhası ise 7 Ağustos’ta başlayacak. İkinci safhaya 60 kadar savaş gemisi, devriye botu ve başka tip su üstü gemileri ile 4000’i Hazar filosundan denizciler olmak üzere toplam10 bin civarında asker katılacak.
Rusya’nın yaklaşık bir yıldır hazırlanmakta olduğu bu tatbikatta 4. Hava Ordusu, Federal Sınır Muhafızları Karargahı’ndan deniz ve hava ve 77. Deniz Piyade Tugayı’ndan önemli unsurlar da yer alacak. Saatte 70 knot hız yapabilen ve 70 ton kargo ve asker taşıyabilen çok hızlı hoovercraftların, Beriyev denen hızlı devriye botlarının ve Rusya’nın Hazar’ın en büyük gemisi diye övündüğü, denize yeni indirilen Tataristan adı verilen geminin de gövde gösterisi yapacağı tatbikat Bars (kar leoparı) denen acil müdahale savaş yönetim sisteminden yönetilecek, yönlendirilecek...
Rusya’nın Baltık ve Karadeniz filolarından getirdiği hızlı saldırı botları ve Baltık bölgesinden taşıdığı füze bataryaları ile de takviye edilen Hazar filosu ayrıca Bereg (kıyı) denen hareketli kıyı topçu sistemi ile donatılmış bulunuyor. Hem denizde ve hem de karada (Astrahan ve Dağıstan) yapılacak tatbikatta ara–bul–kurtar, terörle, uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele operasyonları gerçek cephaneler kullanılarak icra edilecek ve tatbikatın en dramatik bölümü Hazar’da birtakım küçük adaların teröristlerin elinden kurtarılması operasyonu olacak.
Rusya’nın Hazar’a askeri damgasını kesin bir tarzda vurmasını amaçlayan bu tatbikata Rusya diğer kıyıdar ülkelerinin bazılarını davet etti. Bunlardan Azerbaycan tatbikata birisi mayın arama gemisi olmak üzere 2 gemiyle katılırken Kazakistan ise 4 SU–27 savaş uçağı ile katılıyor. Diğer davetli kıyıdar ülke Türkmenistan’dan herhangi bir katılım yok; İran ise davet edilmediği halde tatbikata katılmak istemiş; ama Rusya, Sovyetler Birliği ile İran arasında 1924 yılında imzalanan ve Hazar’da Sovyetler Birliği’nden başkasının savaş gemisi bulundurmasını yasaklayan anlaşmayı öne sürerek İran’ın talebini reddetmiş. Rus RIA Novosti haber ajansı böyle diyor.
Bu konuda ve Rusya’nın başlayan Hazar tatbikatı konusunda İran’dan herhangi bir tepki de gelmedi. Hatta İran söz konusu tatbikatı kendi Mangistav bölgesinde devam ettireceğini açıklayan Kazakistan’a da bir şey demedi; hem bu hem de öteki konularda sessiz kalmayı tercih etti. Esasen İran geçen hafta Tahran’da Rus Hazar Temsicisi Viktor Kaljunin ile yapılan, yine sonuçsuz kalan Hazar’ın statüsü toplantısında da geçmişteki sert ve inatçı tavrından vazgeçmekte olduğu intibaını verdi. Geçmişte Rusya ile İran arasında 1924 ve 1940 tarihli anlaşmalardan başka herhangi bir anlaşmayı Hazar’da çözüm için asla kabul etmeyeceğini defalarca açıklayan İranlı yetkililer, bu defa bu anlaşmalara yine atıfta bulunmakla beraber, bunları çözüm için temel almadıkları yolunda mesajlar vermeyi de ihmal etmediler. Kısacası İran, Hazar ile ilgili tavrını yumuşatmaya karar vermiş ve kendi dışında gelişen olayları artık etkileyemeyeceğini kerhen de olsa kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni tavrı ister istemez benimsemesinde ise Türkmenistan hariç diğer kıyıdar ülkelerin İran’ın zamanın gerisinde kalan tavrından bıkıp kendi yollarında yürümeyi tercih etmeleri belirleyici oldu tabii. Sonuçta, İran ‘İnadım inat’ dedi; ama bundan hiçbir şey de kazanamadı. Üstelik Rusya’yı bugün anlattığım dev gövde gösterisine de bir tür zorlamış oldu. Bütün bunlar bize Hazar’da yeni bir dönemin başlamakta olduğunu işaret ediyor. Bu yeni dönem bizi de ilgilendiriyor şüphesiz.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.ertan@zaman.com.tr
|
|
|
FATİH URAZ |
 |
Adama göre mi forma, formaya göre mi adam?
Umarız ki hazırlık maçlarına büyük önem atfedenler sonuçları ve oynanan oyunun kalitesini gördükten sonra fikirlerini değiştirmişlerdir.
Eninde sonunda bir idman demek olan hazırlık maçlarını fazlaca ciddiye almak insanı kolaylıkla yanlış değerlendirmelere götürebilir. Adam denemek, sistem oturtmak, uyum sağlamak, dengeleri sağlamak derken gerçek manada sezon öncesi dönem zorlu bir dönemdir.
İşte kaliteli hoca burada devreye girer. Karar verilmesi gereken noktaya gelmeden tüm riskler alınır, notlar verilir ve sonrasında ısrar etme sürecine geçilir.
Olmak ya da olmamak sözcükleri boyut değiştirir ve "Adama göre mi forma yoksa formaya göre mi adam" günleri başlar. Konuyu şöyle de açabiliriz. Bir çok takımda alınan pahalı oyunculardan memnuniyetsizlik duyulabilir. Nispeten ucuz oyuncularda bu durum normal karşılanırken çuvalla para ödenen sporcularda duygular karışıktır. Acaba uyum süresi ne kadar sürecektir. Yoksa arkadaşları mı yıldız transfere anlayışsız davranmaktadır. Ya da paralar boşamı gitmiştir acep!
Hadi yöneticinin mazereti vardır. En iyi oyuncu alınmıştır, hocaya verilmiştir daha ne yapsınlar ki?
İşte hocanın karanlık günleri başlamıştır. Hem seyirci hem de yönetici pahalı transferi sahada görmek istemektedir. Hoca da bilmektedir ki, onu oynatsa takım maça 10 kişi başlayacak. Maazallah onsuz kazanamayacak olsa topun ağzına kendi gidecek. Adam sahaya çıkıp yürüse bu sefer niye adamı hazırlamadın yahut da hazır olmayan adamı niçin sahaya sürdün suçlamalarına maruz kalacak.
Halbuki sorunun cevabı basittir. Adama forma aranmaz, formaya adam aranır. Gelin görün ki ülkemizde bu kararı almak kolay değildir. Bir dakikanın içinde kendinizi sivil elbiselerle sokakta bulabilirsiniz.
Şimdi bir an için kendinizi F.Bahçe'de, Beşiktaş'ta hoca farzedin. Şu formlarıyla Ortega ve Zago'ya şans verir misiniz? Hayır vermem diyorsanız iyi ki hoca olmamışsınız yoksa bir süre sonra aç kalırdınız diyoruz.
Siz yoksa tüm takımlarda maç kadrosunu teknik direktörler mi kurar sanıyordunuz?
Netice itibarıyla şunu bilmelisiniz ki, hazırlık maçları ve sonuçları hiç mühim değildir. Yeter ki sonunda kadro seçimi iyi yapılabilsin ve çalışma dönemi boşa geçmiş olmasın.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.uraz@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
03 Ağustos 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|
|