Filistin ve Atatürk
İsrail’in Gazze Şeridi’nde öldürdüğü on beş kişinin ikisi bebek, sekizi çocukmuş. Terör çocuk, kadın, ihtiyar dinlemez; düştüğü yeri yakar. Bir de devlet tarafından organize ediliyorsa, felaket katmerleşir. Böyle bir facia için Ariel Sharon “Başarılı bir operasyon” dediğine göre suçu ortadadır. Ve dünya hiçbir şey yapmadan yeni kurbanlar bekliyor.
Sayın Fehmi Koru’nun belirttiği üzere Sharon tam bir zamanlama ustasıdır. Mescid–i Aksa’nın bulunduğu Musevilere kapalı bölgeleri basarak seçim kampanyasını başlatıp, iktidara geldiler. Daha dün İsrail Dışişleri Bakanı Shimon Peres, Filistinlilerle anlaşmaya vardıklarını, Batı Şeria’daki Beytüllahim ve El–Halil kentlerinden çekileceklerini açıklamıştı. Hatta açıklaması burada kalmamış, çekildikleri kentlerde Filistinliler düzeni sağlayabilirlerse, işgal altında tuttukları diğer bölgeleri de boşaltacaklarını ilave etmişti. Tam bu anda devreye Sharon girdi. Bu da bize Ortadoğu’da barış isteniyorsa, Sharon ve onun zihniyetinden arındırılması gerektiğini göstermektedir.
Bu hususta Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumunu anlamak mümkün değildir. Irak üreteceği silahlarla komşuları için tehdit oluşturacağından ona karşı operasyon hazırlıyor. İsrail ise ölüm saçıyor; neden ona karşı sadece kınama ile yetiniyor? İnsanlık açısından Saddam’la Sharon arasında ne fark var? Niçin birine silahlı hareket de, diğerine karşı sadece kınama?
Kendimi bildim bileli Birleşmiş Milletler İsrail’i kınıyor. İsrail de kınamalara aldırmadan insanları öldürüyor ve genişliyor. Son yıllarda devreye Avrupa Birliği de girdi; o da şimdi kınıyor. Devletler üstü kuruluşların görevi sadece kınamak mı? Başka ellerinden bir şey gelmez mi? İstedikleri yerleri kasıp kavurduklarının, İsrail’e geldi mi sükut etmelerinin köklü düşmanlıklara, korkunç tehlikelere davetiye çıkardığını bu büyük kuruluşların yetkilileri nasıl düşünmezler?
Kim ne derse desin, dünyada ümmetler arasında bir denge yok; denge olmayınca, metafizik bir hakimiyet de kendini göstermezse, adaletsizlik sultasını kuruyor. Bunu biraz Musevilik ve Hıristiyanlığın insan anlayışında aramak gerekiyor. Onlar da, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, “Günahsız bir insanı öldürmenin insanlığı öldürmek” olduğuna inanıyorlar mı? “Rabbi’l–âlemîn” yakarışıyla el açıyorlar mı? Eğer inanıyor ve aynı yakarışla el açıyorlarsa uykudaki bir bebeğin ölümüyle dehşete kapılmaları gerekir. Ne yazık ki, acı duyanları uyutmak için sadece kınama mesajlarına şahit oluyoruz.
İç meselelerimizle bunalmamıza rağmen Türkiye Ortadoğu’da daha aktif olmalıdır. Devletin gayesinin gücüyle orantılı olduğunu gözden kaçırmamak kaydıyla ağırlığımızı hissettirmeliyiz. Hiçbir ciddi devlet adamının çevresinde olup bitenlere, medeniyetini paylaşan milletlerin başına gelenlere bigane kalamayacağını Kemal Atatürk’ün şu cümleleri ne güzel ortaya koyuyor: “Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan–ı teessüftür.” dedikten sonra sözü Filistin konusuna getirip şunları söylüyor: “Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e karşı olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusu, yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakları yabancı hakimiyeti ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”
Atatürkçü geçinen, o sloganla manevî ve millî değerleri fütursuzca biçen büyük basınımızın(!) önemli bir kısmı Filistin’deki katliamlardan tek kelime bahsetmediklerini düşünerek, Mustafa Kemal’in 27/VII/1937 tarihinde yaptığı yukarıdaki konuşmayı okuduktan sonra, herhalde kendilerinin Atatürkçülükleri hakkında daha sağlıklı karar verirler. Tabii bunca katliama rağmen sütunlarında tek kelime yazmayan, önümüze getireceği maliyet faturasını bilmelerine rağmen, her fırsatta Arap düşmanlığını körükleyen köşe yazarlarımızın da aynı perspektiften durumlarını değerlendireceklerini ümit ediyoruz.
03.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|