ABD’nin Irak’a yapmayı planladığı yeni askerî harekat bir süredir dünya gündeminin en önemli konusu olmayı sürdürüyor. Muhtemel bir harekatın en can alıcı noktası ise Amerikan askerlerinin Bağdat’a girerek Saddam Hüseyin yönetimini devirmek istemesidir. Nitekim bugüne kadar bir çok üst düzey Amerikan yetkili bu konuda beyanatlar vermiştir. Amerikan yöneticileri son derece naif bir üslupla “Irak’a demokrasiyi getirmek” gibi ifadelerle kendilerine meşru bir zemin oluşturmaya çalışmaktadırlar. Muhtemel bir askerî harekâtın çeşitli yönleri tartışıladursun sorunun önemli bir yönü ihmal edilmektedir. Bağdat’a yönelik bir Amerikan askerî müdahalesi, başta Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler için, ne anlama gelmektedir? Irak sorunu içinde bulunduğumuz kısa sürecin ürün olarak okunamaz, aksine bu mesele İslam dünyasının tarihsel–sembolik dokusu ve sürekliliği içinde açıklanmak durumundadır.
Medeniyeti şehirler üretir. Her medeniyetin dayandığı ve varlığını borçlu olduğu şehirler vardır. Bu bakımdan Bağdat, İslam medeniyetini üreten şehirlerin başında gelir. 762 yılında Halif Mansur (hilafeti 754–755) tarafından Abbasi hilafetinin başkenti seçilen Bağdat başından beri İslam medeniyetinin merkez şehirlerinden birisi olmuştur. Başkentin 899 yılında Samarra’ya nakline kadar Bağdat İslam medeniyetinin altın çağının sembolü olmuştur. Ticaret, kültür ve diğer alanlarda Bağdat bu dönemde Constantinople ile kıyaslanacak bir zenginlik ve güç sembolü haline gelmiştir. Bağdat mimari, musiki, kelam, siyaset, fıkıh gibi İslam medeniyetini meydana getiren bütün alanlarda belirleyici olmuştur. Bağdat, Halife Harun Reşid’in şehridir. Bağdat, İslam medeniyetinin en önemli şahsiyetlerinden Nizamiye Medresesi Kelam Kürsüsü hocası Huccetü’l–İslam İmam Gazali’nin şehridir. 1534 yılında ise Osmanlı idaresine giren Bağdat, Türk–İslam İmparatorluğu’nun da sembol şehri haline gelmiştir. Bağdat’sız bir İslam medeniyet–coğrafyası düşünülemez. Şehirlerin tarihi aynı zamanda medeniyetlerin tarihidir. Medeniyetlerin tarih içindeki büyük dönüşümlerinin tezahürleri bütün açıklığı ile onları üreten şehirler üzerinde görülebilir. Dolayısı ile Bağdat’ın tarihi İslam medeniyetinin tarihidir. Günümüzün Bağdat’ını oluşturan ekonomik ve siyasal koşullar sembolik olarak İslam coğrafyasının anlaşılmasında anahtar rolündedir.
Muhtemel bir Amerikan işgali ile karşı karşıya olan Bağdat sembolik olarak İslam medeniyetinin günümüzdeki durumunu temsil etmektedir. Medeniyetleri şehirler inşa ettiği gibi, medeniyetler arasındaki ilişkiler de önemli şehirler aracılığı ile olur. Medeniyetlerin tarihin akışı içindeki büyük kırılmaları şehirlerde tezahür eder. Kudüs’ün bugünkü durumu buna en uygun örnektir. Ancak Kudüs ne kadar sembolik bir şehir olursa olsun, İslam medeniyeti için bir sınır şehridir. Halbuki Bağdat bir merkez şehirdir ve başından beri İslam medeniyetinin özünde varlığını sürdürmüştür. 21. yüzyılda Bağdat’ın Amerikan askerleri tarafından işgal edilmesi İslam medeniyetinin tarihinde çok kapsamlı bir sembolik iz bırakacaktır. Yabancı güçler tarafından denetimi ele geçirilmiş Bağdat’ın anlamı işgal edilmiş Kudüs şehrinden de derin izler bırakabilir. Medeniyeti meydana getiren şehirler bir ulusa ait olamazlar. İstanbul Türklerin, Mekke Arapların, Bağdat Iraklıların şehri değildir. Merkez şehirler bütün bir medeniyeti meydana getiren insan kütlesine aittir. Onlar bütün bir medeniyete aittir. İslam medeniyetinin özünü meydana getiren merkez şehirlerinden birisi olan Bağdat’ın Amerikan askerlerince işgal edilmesi, İslam medeniyetinin gerileme sürecinde en dip noktayı sembolik olarak meydana getirecektir. Bağdat’ın işgal edilmesi düşüncesi son derece kritik bir konudur ve Türkiye buna benzer bütün ihtimallerden olabildiğince uzak kalmak durumundadır. Bağdat’ın Amerikan askerlerince kontrolünü kolaylaştıran bir rol Türkiye’nin İslam coğrafyasında büyük bir olumsuz hatıra ile anılmasına neden olabilir. Bağdat bir medeniyetin merkez şehridir ve Amerikan yönetimi bütün bir medeniyetin parçaları ile sembolik bağlar içinde varolagelmiş bir sorun ile karşı karşıya olduğunun farkına varmak zorundadır.
Fatih Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
03.08.2002
|
Diğer Yorumlar
>
Küreselleşme ve dünya dinleri
Ümit Meriç (03.08.2002)
>
Bir sevda hikâyesi...
Ahmet Selim (02.08.2002)
>
Rus popülizmi: İki taraflı keskin bıçak
Murat Şengül (02.08.2002)
>
Erken seçim; siyasî fırsatlar ve riskler
Can Fuat Gürlesel (01.08.2002)
>
Siyaset ve sivil toplum üzerine...
Yusuf Engin (01.08.2002)
>
Avrupa Birliği üyeliğine aykırı bir bakış
Atilla Yayla (31.07.2002)
>
İslam dünyası maalesef çok zayıf
Mahatir Muhammed (31.07.2002)
>
“Yeni”nin dayanılmaz cazibesi üzerinden bir Türkiye partisi
M. Naci Bostancı (30.07.2002)
>
Aşk üfürüzü
Yalçın Çetinkaya (30.07.2002)
>
‘Köprü kurmak’
Mehmet S. Aydın (29.07.2002)
>
Akıl ile kalbi buluşturan bir tavrın gerekliliği
Nazife Şişman (28.07.2002)
>
Ordunun devleti mi, devletin ordusu mu?
Uri Avnery (28.07.2002)
>
Seçim mi, istikrarsızlık mı?
Salim Uslu (27.07.2002)
>
“Taş” olmak
Uğur Özakıncı (27.07.2002)
>
Global sermaye hareketleri ve finansal krizler
Muhammet Akdiş (26.07.2002)
|