|
NURİYE AKMAN |
 |
Muhafazakâr kesimde gardırop inkılabı oldu
Minyeli Abdullah’ı yazdığınız zaman, “Nurcu ağabeyler”, İslam’da roman yoktur diye, karşı çıkmışlar doğru mu?
“Ya sen ne yapıyorsun, roman gavur işidir.” dediler bana bazı Nurcular. “Sen Müslüman adamsın ya, ne kadar bozuldun.” dediler ya. “Peki” dedim, “tamam, yazmıyorum hadi.” Allah affetsin yalan söyledim. Gittim, gizliden gizliden Minyeli Abdullah’ı yazdım. Kitap çıktı. Bayram abi, “Ne güzel yazmışsın kardeş. Aferin devam et.” dedi. Hatta, Minyeli Abdullah’ın gelirini Bayram abiye bıraktım. Hizmete ver dedim. Şimdi ben dünyayı görmüşüm. Bir Çin’e gitmedim. Grönland Adası’na bile gittim. Sıcak sular fışkırıyor, buzların arasından. Avrupa’yı Avrupa yapan, romanlardır. Müslümanların romanları olsaydı, bu kötü hallere düşmezlerdi. Çünkü, romanda her şeyi söylersin, diğer kitaplarda söyleyemezsin.
Neden sizin gibi popüler bir romancı çıkmadı bu camiada?
Kim kuru ekmek yer, kim kuru masa üstünde yatar? Kim yırtık ayakkabıyla gezer? Hem adam yetiştirmek çok zordu. Söğüt değil ki, yetişsin hemen. Adam yetişecek.
Minyeli Abdullah’ın edebi değeri var mı, yoksa sadece ideolojik anlamda mı önemli?
Edebi değeri iki kaynak tespit eder. Biri edebiyat dünyası. İkincisi okuyucu. Avrupa’da öyle kitaplar vardır ki, edebi yönü hiç zikredilmez. Ama çok satılır. Alexandre Dumas’nın kitapları, Monte Kristo falan, kıyamet gibi satılıyor. Ben roman yazmadım, ben dertlerimi yazdım, ister beğensinler, ister beğenmesinler.
Halet–i ruhiyemi anlatıyorum ben. Biz Müslüman’ız, kendimizi ona buna beğendirmeyiz, biz kendimizi Allah’a beğendirmeye çalışırız.
Edebiyatçı olacaksanız, kendinizi kula beğendireceksiniz ama.
Edebiyat dünyasında isim yapmış insanlar beni çağırdılar. Dediler ki, “Edebiyata değer versene.” Dedim “Ne istiyorsunuz? Teşbih mi istiyorsunuz? Yapmışım. İstihale mi istiyorsunuz? Yapmışım. Düzgün cümleler mi istiyorsunuz? Yapmışım. Şiir var, masal var, kıssa var. Bütün türleri kullanmışım kitaplarımda.” “Doğru” dediler. Aşçı aşçıyı sevmez, romancı da romancıyı sevmez. Onun için öyle benim aleyhimde bulunuyorlar. Yoksa ben dünyanın en büyük romancılarından biriyim. Benim heykelimi dikmelilerdi. Gidip ziyaret de etmem ya.
Şaka mı yapıyorsunuz?
Hayır.
Ciddi olarak mı söylüyorsunuz?
Ben dünyayı bilen bir adamım. Ben dünyanın en büyük romancılarından biriyim. Kitlelere tesir etmişim. İnsanları sürüklemişim peşimden. İnsanları ağlatmış, güldürmüşüm. Bir nesli ayağa kaldırmışım. Minyeli Abdullah bir lokomotiftir. Minyeli Abdullah’tan sonra, yüzlerce roman yazıldı. Ama tutturamadılar tabii. Neden tutturamadılar? Geldim, gittim demekle roman olmaz. Ben roman yazarken, oturup ağlıyorum. Ağlıyorum hüngür hüngür. Gözyaşlarım kağıda dökülüyor.
Minyeli’den sonra, başka romanlar da yazdınız, “Bir Deliyle Evlendim”, “Maznun” gibi. Bu camianın en popüler yazarısınız. Edebi değerlerini tartışmak istemiyorum sizinle. Popülerliği nasıl algıladığınızı merak ediyorum.
Bana göre popüler olmak yanlış. İnsanı meşgul ediyor. Mektuplar, telgraflar, ziyaretler, davetler. Bizim işimiz bu değil ki. Benim işim kitap yazmak. Ama işte kader, bu hastalıkla beni böyle vurdu yere. Yoksa ben yeni bir roman yazacaktım: “Cumhuriyet Çocuğu”. Hayalimde tamam, fakat yazması az. Dedemden başlıyorum. Mektebe giden, eskimez yazıyla tahsil yapan dedem, onun torunu ben. O günkü çarşaflı hanımların manto giyip gezdiklerini biliyorum. Manto da çok kapalı görüldü, şimdi mayo giydirmeye çalışıyorlar. İşte mayodan mantoya diye bir roman. Ana tema cemiyetin değişmesi.
Muhafazakar kesimde ne gibi değişiklikler oldu?
Pastalar, çaylar, fincanlar, tabaklar, efendim, ayrı ayrı şahane yemekler. Bizim muhafazakar kesimde, gardırop inkılabı oldu, gerçek inkılap olmadı. Ruhta inkılap yok, ilimde yok, sanatta yok. Gardıropta inkılap var.
O cemiyetin fikir mimarlarından birisi sizsiniz, 40 yıldır. Attığınız tohumlar mı “kötüydü”, onlar mı sürmesini bilemediler?
Ben şunu söyledim, hâlâ söylüyorum. Avrupalı, Türk yok. Hıristiyan, Müslüman yok. Din sahibi insan var. O kadar. Amerika’da adama diyorum ki, ben namaz kılacağım. O diyor ki “Sen inanan bir adamsın”. Adam demiyor ki, “sen Müslümansın”. İnanan inanmayan var. Kur’an da öyle diyor. Bediüzzaman da öyle diyor. Yok Hıristiyanmış, yok Aleviymiş, yok şuymuş, yok buymuş. Bunlar yanlış. İnanan–inanmayan var.
Yani, çok büyük çöküş içinde mi muhafazakar kesim?
Çok, çok. Yanlış gidiyorlar. Liderler, onları yanlış yönlendirdi, onlar da liderleri anlamadılar. Nerede Bediüzzaman, nerede Nurcular, nerede Fethullah Hoca, nerede biz? Nefsimizin isteği, dinimizin isteğinden ağır basıyor. O zaman canımızın istediğini yapıyoruz. O zaman da din min gitti!
Üniversitelerdeki türban meselesine ne diyorsunuz?
Adam kızın başındaki örtüye bakıyor, beynine bakmıyor. Bu millet ayağa kalkar mı ya. Kızım, Kız Sanat Okulu’na gitti. Öğretmeni, “Başını açacaksın, yoksa diploma yok.” demiş. Kızıma dedim, “Kızım bu İslamiyet’e çokları, can verdi, mal verdi, sen diplomanı vermez misin?” “Verdim baba” dedi. Kızımın diploması hâlâ yok.
Şu anda düşündüğünüzde doğru buluyor musunuz bu kararı?
İslam’a hizmet etmenin fizibilitesi yoktur. Bizimle Kerbela Vadisi’ne hemdert olan gelsin, sınansın, Aksayı ferzanelerde fert olan gelsin.
Kız çocuklarını meslek sahibi olmaktan alıkoymak iyi bir şey mi yani?
İyi bir şey diyemem, kötü bir şey de diyemem, aksine.
Yani, “Kızlar, asla taviz vermesinler örtülerinden. Ziyanı yok, doktor olmasınlar, mühendis olmasınlar” mı diyorsunuz?
Kanunlar yolumu kesti, her şeyi söyleyemeyeceğim. Bu millet, fert fert ilme, ahlaka, tekniğe önem verirse kurtulur. Başka türlü kurtulamaz.
Bir çelişki olmadı mı şimdi? Fert fert ilim gerekiyor; ama kadını meslek sahibi olmaktan alıkoyuyor seçiminiz.
Efendim, mesele şu: Şu anda kızlar tahsil mi yapıyor, gezip tozuyorlar mı? Tahsil yapsalar, zanaat öğrenseler hay hay, buyur. Fakat günahlar serbest bırakılmış, sevaplar zincire vurulmuş.
Neden erkekler için “Acaba gezip tozuyorlar mı, okuyorlar mı?” diye sormuyorsunuz da...
Aynı aynı erkekler de ...
Ama o zaman kızların günahı ne? Örtülmesi “gereken” saçları var diye.
Doğru. Tamam. Çok doğru. Sizin söylediğinize tamamen katılıyorum. Ama Allah’ın dedikleri de var.
Kızlar, kocalarına mı bağlı kalsın, yoksa ayakları üstünde duracak bir meslekleri mi olsun, hangisi daha iyi?
Hanımlar ekonomik yönden bağımsız duruma gelmeli.
O zaman mutlaka okuması gerekiyor.
Okuması gerekiyor. İşte dedim torunuma, “İngilizce öğren” diye. Okuyan genç hanım, her şart içinde okur. Zaten o okuyacaksa, olumsuz dünyadan uzaklaşmış olur. Mesela kafeye gidemez, sokakta gezemez. Çünkü okuyacak, tahsil yapacak. Benim etrafımda hanımlardan çok müdür var, gazeteci var, sanatkâr var. Hepsine hürmet ederim.
Peki, o zaman niye açık açık söylemiyorsunuz? Kızlara söyleyin bunu, “Her hal ve şartta okuyun” deyin.
Yani bütün Diyanet’i karşıma mı alayım? Ben o yükü çekemem. Beni duman ederler. Desem ki “Hemen açsınlar başlarını”, Hekimoğlu İsmail biter. Halkın hükmü vardır. “Hanımlar başını açsın” diye ben fetva veremem. Bu kararı kişiler kendileri verecekler. Başını açanları da, öz kızım gibi öpmek isterim. Çünkü, onların hepsi İslamiyet’e hizmet ediyor.
Hekimoğlu İsmail bile bir konuda görüşünü açıkça söyleyemiyor, “Beni bitirirler” diyor.
Maalesef “dinsiz herif” derler, “din düşmanı” derler.
Mesela hemşireniz Hülya Hanım o fedakârlığı yapmış, Florence Nightingale mezunu. O da okurken başını açmış, şimdi başı kapalı ve size güzel güzel hizmet ediyor. Kötü mü yapmış yani?
İyi yapmış. Allah razı olsun.
Hülya Hanım, hastanızı sizden dinleyelim bir de.
Hülya Özkan: Biz Ömer amca ile hastadan ziyade, arkadaş gibi günlerimizi geçiriyoruz. O bana birikimlerini anlatıyor. Ben ona diğer hastalarla diyaloglarımı anlatıyorum. Bu hastalığı en kısa sürede nasıl geçirebiliz, beraberce onu atlatmaya çalışıyoruz.
Nasıl buldunuz, birbirinizi?
Tesadüfler. Ömer amcanın dişçisinin çalıştığı klinikte sorumlu hemşirelik yapıyordum. Oradan ayrılınca Ömer amcaya bakmaya başladım. Ben yoğun bakım hemşiresiyim aynı zamanda. Altı yıllık hemşireyim. Her gün buradayım. Yaklaşık beş aydır Ömer amca rahatsız, üç buçuk dört aydır da ben bakıyorum.
Tuğba, sen biraz anlat dedeni. Her gün mü not alıyorsun dedenin sözlerini?
Her gün yazıyorum, bir şeyler. Daha doğrusu dedem kasete okuyor. Ben onu dinleyip temize geçiriyorum. Hastalıktan evvel de her gün dedem ile görüşürdük. Fikir alışverişi yapardık kendisiyle. Dedemin çok şefkatli bir kalbi olduğunu biliyorduk; fakat dedem daha otoriterdi. Hastalığından sonra, çok daha duygusal bir insan olduğunu öğrendik. Dedem eskiden düşündüğü şeyleri içinde tutardı. Şimdi düşündüğü her şeyi söylediği için daha iyi anlıyoruz.
|