İki kıssadan hisse
Siyasi geleneğimizin ilginç bir ikilemi var. Oradan oraya savrulmaya müsait, günlük çıkarların peşinden giden, kolayca çelişkili koalisyonlara girişen, popülizan, oportünist; ve son kertede vatandaşların çoğuna süfli gelen bir karaktere sahip. Ancak bu ilkesizlik bir kırılganlığa veya zayıflığa işaret etmediği gibi; önemli bir dirence tekabül ediyor: Söz konusu siyasi ortamın kendine has bir mantığı, her türlü değişime direnen bir sistem yaratma gücü bulunuyor. Bu tablo askeri vesayetle pekişen, ona rağmen değil, onun sayesinde ayakta kalan bir yapı. Çünkü bu vesayet meşruiyet açısından sorumluluğu sivil siyasetin üzerinden alırken; askerleri de yasal açıdan sorumluluk dışı bir pozisyonda bırakıyor. Böylece ortaya hiçbir önemli meselede toplumsal tercihlere muhtaç olmayan bir ‘siyaset’ anlayışı çıkıyor. Türkiye’de kararlar zımnen, ‘derin’ bir uzlaşmanın sonucu oluşmakta; ve bu kararlar resmi ideoloji kılıfı içine alınarak ‘millileştirilmekte’. Bunun anlamı yönetici elitin kişisel, kurumsal ve ideolojik tercihlerinin, toplumsal talepleri ezip sindirmesi; hatta söz konusu elit tercihlere uyum göstermeyen toplumsal taleplerin bir biçimde sakıncalı, yani ‘gayrimilli’ ilan edilebilmesidir.
Bu sistem siyaseti siyasetten arındırdığı ölçüde, siyasetle ilişiği olmayan siyasetçileri de siyasete taşımakta. Modern Türkiye’nin siyasetçileri toplumun gerçek meseleleriyle mümkünse hiç uğraşmamaktan yanalar. Bu işler zaten bürokratik elite terk edilmiş durumda. Toplumun meselelerini dışarda bırakan bir ‘siyasete’ talip olanlar ise; doğal olarak her rüzgarla salınmaya daha müsait bir ruh haline ve çıkar beklentisine sahipler. Yolsuzlukların bu denli artmasının altında yatan sosyolojik temel de bu. Öte yandan önemli olan bu yolsuzlukların çapından ziyade, etrafı saran müdanaasızlık atmosferi. Yolsuzluk artık kimseyi yaralamıyor; çünkü herkes bu düzenin daha köklü bir yozlaşma içinde olduğunu; ve yönetici elitin siyasi ve ideolojik tutumunun bu durumun temel etkeni olduğunu biliyor.
Ne var ki siyasetin resmi ideolojinin yarattığı tahakkümcü bir kuşatma altına alınmasının doğal sonucu, bizzat siyasetin ve siyasetçinin yozlaşmasıdır. Dolayısıyla bugün siyasetçilerden şikayet edenler, yüzlerini Ankara’ya çevirip, bu siyasetçilerin nasıl ve niçin ‘siyasetçi’ haline geldiklerini sorgulamalı; ve nihayette bu sistemin kime yaradığı sorusunu sormalıdırlar. Böyle bir analizden çıkacak sonuç, Türkiye’nin tüm diğer sorunlarını önceleyen temel bir meselesi olduğunu ortaya koyar: Türkiye’nin temel meselesi, devletle toplum arasında ve ona paralel olarak askerle sivil arasında, otoriter zihniyetin biçimlendirdiği hiyerarşik bir vesayet sisteminin yerleşik kılınması ve bunun Cumhuriyet, Atatürk gibi sembollerle kutsanmasıdır. Bu nedenle ülke her geçen gün daha da süfli olaylara sahne olmakta; ama durumu görmezden gelen halkımız o çok istenen değişimi bir türlü gerçekleştirememektedir.
Bu tablodan çıkan kıssadan hisselerden biri burjuvaziye: Yukardaki meseleyi göğüslemeden ne kadar manipülasyon yapıp ‘oluşum’ yaratırsanız yaratın; bir hamle sonrasında hâlâ aynı yerde ‘geziniyor’ olacaksınız... İkincisi ise muhafazakârlara: Toplumun ve tarihin reel dokusundan, yani çeşitlilikten bir millilik türetmedikçe, hayalinizdeki millilik sizi yozlaşmanın payandası kılmaya devam edecek..
04.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|