Cuma günü Irak sorunu bitmek bilmeyen müdahale tartışmaları arasında 12’nci yılını doldurdu. Hatırlanacağı gibi 1990’da 1 Ağustos’u 2 Ağustos’a bağlayan gece Irak birlikleri pek çok noktadan Kuveyt sınırını aşmış ve çok geçmeden Irak, petrol zengini bu küçük ülkeyi topraklarına kattığını dünyaya ilan etmişti. Uluslararası hukukun temel prensiplerinin pervasızca ihlali anlamına gelen bu hareket kısa zamanda gereken tepkiyi görmüş, BM Güvenlik Konseyi aldığı bir dizi kararla Irak’a karşı bir koalisyon oluşturmuş ve bu ülkeye 15 Ocak 1991’e kadar Kuveyt’ten çekilmesi için süre tanımıştı.
Ancak ne yazık ki BM’nin blöf yaptığına inanan, kendi askerî gücüne aşırı güvenen, attığı birkaç füzeyle İsrail’i savaşın içine çekmeyi uman, ama hepsinden önemlisi dünyanın değiştiğini, Soğuk Savaş’ın bittiğini göremeyen Bağdat yönetimi direnmiş ve bugün halkının yaşadığı acılara neden olmuştu. Körfez bölgesine toplanan 680 bin kişilik müdahale gücü 16 Ocak’ta başlayan hava harekatını takiben, kısa süre içinde Irak birliklerini Kuveyt’ten çıkartmış, BM Güvenlik Konseyi ise 687 sayılı kararı ile Irak’ı çok aşağılayıcı bir ateşkes imzalamaya mecbur bırakmıştı.
34 maddelik bir talep listesini içeren bu karara kısa bir süre direnen Irak yönetimi sonunda kendinden istenenleri kabul etmek zorunda olduğunu anlamış ve böylece kapılarını BM’nin silah denetçilerine açmıştı. Açmasıyla birlikte de silah denetimi üstünde ısrarın ne kadar gerçekçi olduğu anlaşılmış, silah denetçileri bol miktarda kimyasal, biyolojik ve hatta nükleer savaş malzemesi bulmuştu. Irak yönetimi bile 166 bombayı ve 25 füzeyi biyolojik başlıklarla donattığını kabul etmişti.
Ancak Irak yönetimi yine de silah denetçilerine direnmiş, önlerine olmadık engeller çıkartarak sorunun uzamasına, halkının acı çekmesine, ülkenin fiilen üçe bölünmesine neden olmuştu. Doğal olarak Irak halkının çektiği acıların tek sorumlusu Saddam yönetimi değil. Farklı biçimlerle dahi olsa ambargoyu 12 yıldır ısrarla uygulayan başta ABD olmak üzere pek çok Batılı dostumuzun da katkısının büyük olduğunu görmezden gelemeyiz. Bizim bile 12 yıldır süren bu anormal durumdan bir şekilde yararlandığımızı söylemek mümkün.
Fakat artık bu anormal durum daha fazla uzayacağa pek benzemiyor. Irak, silah denetçilerini kayıtsız şartsız ülkesine kabul etmediği takdirde, hatta bazılarına göre etse bile, Bush yönetimi iç politikada da Irak işinin prim yapmasından yararlanarak bu ülkeye bir şekilde müdahale edecek. Şimdi müdahalenin meşruiyeti değil, niteliği tartışılıyor. Basına “sızdırılan” haberlerden, eğer gerçeklik payı varsa, henüz belli bir plan üstünde uzlaşılmadığı anlaşılıyor. Yönetim bölge ülkelerinin ve özellikle de Türkiye’nin nabzını yokluyor.
Türkiye’nin durumu ise çok hassas. Yapılacak müdahaleden kârlı çıkma olasılığı da var, zararlı çıkma olasılığı da. Bir uçta topraklarına toprak katması, Kuzey Irak petrolünden pay kapması, IMF’den yardım alması, askerî borçlarının üstünün çizilmesi mümkün. Diğer uçta ise istikrarsızlığa sürüklenmesi ve hatta işler sarpa sararsa parçalanması. Gerçek hayatta yaşanacaklar büyük bir olasılıkla ikisinin arasında bir yerde olacak, Türkiye bir taraftaki zararını başka bir tarafta kapatmaya çalışacak.
Fakat ne olursa olsun Türkiye pek çok zor seçimle karşı karşıya. Her şeyden önce yapılacak müdahalenin meşru temelleri çok zayıf olacak. BM Şartı’nın 2. maddesi hem güç kullanmayı hem de içişlerine karışmayı kategorik olarak yasaklarken ve Güvenlik Konseyi’nin bundan önce Irak’a ilişkin almış olduğu kararlar dahi böylesi bir müdahaleye cevaz vermezken, Türkiye’nin ABD’nin yanında yer alması birtakım problemler yaratacak. Üstelik doğabilecek bir gerginlikten dolayı başı Rusya ile boşu boşuna belaya girebilecek.
İkinci zor seçim Irak’ın komşumuz, Amerika’nın müttefikimiz ve “sponsorumuz” olmasıyla ilgili. Eğer ABD gerçekten müdahale eder de Saddam’ı devirirse mesele yok. Bu saatten sonra ‘kusura bakmayın biz vazgeçtik’ ya da ‘Irak ile uzlaştık’ derse, çok zor durumda kalırız. Bütün ilişkilerimiz çıkmaza girer, Irak ile olan ticaretimiz uzunca bir süre sekteye uğrar. Öte yandan Irak’ı kırmayalım desek, ABD’yi küstürmek, ondan da kötüsü yapılacak planların dışında kalmak, dolayısıyla da olayların akışını etkileyememek gibi bir sorunla karşı karşıya kalırız.
Üçüncü zor seçim müdahaleye katılım biçimiyle ile ilgili. Katılımı sadece üslerin kullanımıyla da sınırlandırılabiliriz, Kuzey Irak’a girip, daha doğrusu daha büyük bir askerî güçle müdahale edip, çıkarlarımızı aktif olarak da savunulabiliriz. Aktif olmanın riski Irak ordusunun direnmesi halinde kendimizi bir anda savaşın içinde bulmak olur. Özellikle de müdahalenin Filistin sorunu yüzünden kontrolden çıkması halinde, bütün Arap dünyasını bir anda karşımıza alabiliriz. Fakat buna karşılık kuzeydeki oluşumu kontrol edebilme, her halinden ilk fırsatta kurulacağı belli olan Kürt devletinin kuruluşunu engelleyebilme imkanına kavuşuruz.
Bunların hepsinin ötesinde ortada çoğunlukla ihmal edilen insani bir sorun da var. Müdahale dediğiniz şey silahla, topla, tüfekle, füzeyle oluyor. Mühimmat ne kadar akıllı olursa olsun, Afganistan’da gördüğümüz gibi masum siviller de ölüyor. Bizim dahil olacağımız bir müdahalede sivillerin ölmesi, özellikle de bunun bizim yüzümüzden olması çok ciddi sorunlar yaratır. Amerika’ya, İngiltere’ye söyleyemediklerini hiç şüpheniz olmasın ki bize söylerler.
Kuzey Irak’a “girmemizle” birlikte zaten gerilecek olan AB–Türkiye ilişkileri sivil kayıplarla kopma noktasına gelebilir. Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmek için yapılan tüm yasal değişiklikler bir anda anlamını yitirebilir. Bu yüzden Ankara her şeyi en ince detaylarına kadar hesap etmek ve adımlarını ona göre atmak zorunda. Çünkü bazen hiç ummadık bir taş baş yarabiliyor.
Neyse ki Türkiye can çekişen hükümetine, enerjisini başka işlere adamış Meclis’ine rağmen şimdiye kadar Irak konusunda iyi bir performans sergiledi. En azından Washington’a sırtının sıvazlanmasıyla yetinmeyeceğini hissettirdi. Fakat önce olimpik stat yapıp, sonra tam maç başlarken yol yapılmadığını fark eden bir ülkede yaşadığımızı da akılda tutmak şart. Bazen her şeyi düşündük, her şeyi hesapladık derken en önemli şeyleri unutabiliyoruz. İyisi mi biz yine Amerika’yı yapacağı operasyondan vazgeçirmeye çalışalım. Ne de olsa bir yerlere pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da var...
Dr., İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi.
05.08.2002
|