Körfez harekâtı (1990–1991) ve Türkiye: Turanı ırkından ve Oğuz boylarından olan Kuzey Irak’taki Kürtlere, Balkanlardaki Müslümanlar, Batı Trakya ve Orta Asya’daki Türkler gibi aynı yakınlığı ve ilgiyi gösteren 8’inci Cumhurbaşkanı Sn. Özal, mevcut “karma” sistem ve “bürokratik” yönetim yapısı ve bu yapı içinde söz sahibi olan kolektivist zihniyetli yönetici, bürokrat ve entellerce anlaşılamamış ve “bir koyup, üç alma” fikri ise hafife alınmıştır. Buna karşın, yurtdışında Sn. Özal’ı anlayanlardan Fransa’nın eski Türkiye Büyükelçisi Eric Rouleau’nun düşüncelerini, Sn. Çandar “Çıktık Açık Alınla” adlı eserinde şöyle nakletmiştir: “Sultan lakaplı Turgut Özal, Osmanlı devlet geleneğine yakın bir siyaset adamıydı. ‘Birlik içinde çoğunluk’ ilkesinin Osmanlı Devleti’ni asırlarca ayakta tuttuğuna inanmıştı ve bu ilkenin Türkiye Cumhuriyeti’ne de referans olabileceğini düşünürdü... Özal’ın uzun vadeli planı Türkiye’yi Iraklı, İranlı ve Suriyeli Kürtlerin doğal koruyucusu haline getirmekti... Böylece, Ankara, Ortadoğu siyasetinde de daha aktif bir rol oynamaya soyunuyordu...”
Ancak Körfez harekâtında Sn. Özal’ın fikirlerinin anlaşılamaması ve rağbet görmemesi, buna karşın ABD’nin kerhen desteklenmesi, bugün Kuzey Irakta “bağımsız veya federe bir Kürt devleti” kartının oynanmasına, ekonomik, siyasî, sosyal ve kültürel zararların oluşmasına yol açmıştır. Örneğin; 1990–1991 yıllarında; büyüme hızı % 9,3’ten % 0,3’e, fert başına milli gelir 2.700 dolardan 2.400 dolara, öngörülen turizm gelirleri 3,3 milyar dolardan 2,6 milyar dolara, borsa 5.750 puandan 3.115 puana düşmüş, faizler % 49,3’ten % 70,2’ye, dolar 2.680 liradan 3.595 liraya, enflasyon % 30’dan % 63,5’e yükselmiştir. Sonuç olarak Körfez harekâtının Türkiye’ye ekonomik bedeli 35 milyar dolar olmuş, ayrıca, binlerce mültecinin Türkiye’ye akın etmesine, Kuzey Irak’ta otorite boşluğundan yararlanarak bölgeye yerleşen PKK terör örgütünün güçlenmesine ve terör olaylarının yoğunlaşmasına, nihayet 30 bin insanın kanının akmasına, binlerce gencin sakat kalmasına ve 100 milyar doların Kuzey Irak, Güneydoğu ve Doğu Anadolu dağlarına gömülmesine yol açmıştır.
Irak harekâtının aslî sebepleri
Bugün tek süper güç olan ve Avrasya’nın öncüsü, dünya siyasetinin belirleyicisi konumunda bulunan ABD, Ortadoğu’daki menfaatlerini etkileyebilecek olaylara müdahale etmeyi kendisi için öncelikli görev addetmiştir. Bugün Irak’ta kitle tahrip silahlarına sahip olma arzusunu taşıyan ve kendisine hasım bir yönetimin iş başında bulunması ve bu yönetimin İsrail’in güvenliği için öncelikli tehdit oluşturması, ABD’nin Irak’a karşı yapacağı muhtemel bir harekâtın aslî sebebini oluşturacaktır. Saddam yönetiminin Birleşmiş Milletler’in kararlarını harfiyen uygulasa da, silah deneticilerini kayıtsız şartsız ülkesine davet etse de, okun yaydan her an çıkabileceği değerlendirilmiş ve baba Bush’un yarım bıraktığı harekâtı, oğul Bush’un tamamlayacağının emareleri ufukta görülmüştür.
Artık terörü önleme ve yeni dünya düzeninin öngördüğü demokratik sistem ve yönetim yapılarını oluşturma ve evrensel değerlere bağlı kalma adına, teröre yataklık eden veya terörü kınamayan kolektivist sistemlerin değiştirilmesi, Irak petrol rezervlerinin ve ulaşım hatlarının kontrol altında tutulması, ABD yöneticilerinin gündemine girmiştir. Nitekim, Irak’taki yönetimin devrilmesi için Kürt grupları, Türkmenler ve Saddam rejimine muhalif gruplar Londra’da bir araya getirilmiştir.
Jeostratejik oyuncular ve Türkiye
Ortadoğu’nun enerji kaynaklarından yararlanmak isteyen jeostratejik oyuncular, açık veya gizli yöntemlerle coğrafî, sosyal ve kültürel imkanlarından yararlanmak için Türkiye’nin ulusal güç ve unsurlarını kendilerine bağımlı hale getirmeye çalışmıştır. Nitekim Irak harekâtına etkili olabilecek jeostratejik oyunculardan; Avrupa Birliği (AB) kendi hukuk sistemi, ithalat ve ihracat kapasitesi ve teknolojisiyle, ABD sermaye, askerî silah, araç ve gereciyle, Rusya Federasyonu (RF) ise Mavi Akım projesiyle Türkiye’yi kendisine bağımlı kılmıştır. Buna karşın, Türkiye’nin bu üç jeostratejik oyuncuya karşı, sadece ve sadece Osmanlı Devleti’nden devraldığı coğrafî, sosyal ve kültürel gücünü, takip edici politikalar çerçevesinde ve sınırlı ölçülerde kullanabilmiştir. Bu üç büyük oyuncudan hiçbirisi, Türkiye’nin bir diğer jeostratejik oyuncu ile herhangi bir ortaklığa girmesini veya jeostratejik bir oyuncu konumuna gelmesini çıkarları açısından uygun görmesi düşünülmemiştir. Nitekim, bu üç büyük oyuncudan herhangi birinin çıkarlarını tehlikeye sokacak bir politika uygulaması halinde, ambargonun da ötesinde, Türkiye’nin sosyal ve kültürel farklılıklarının istismar edilmesi, ekonomik krize sürüklenmesi veya komşuları ile çatışma düzeyine getirilmesi kolayca mümkün olabilmiştir.
ABD’nin Irak’a karşı girişebileceği muhtemel bir harekâtı, jeostratejik oyuncu konumunda bulunan ülkelerden, sadece AB’nin ve özellikle RF’nin engelleme veya İran vasıtası ile Saddam rejimini destekleme imkanı ve kabiliyeti var gibi gözükmektedir. Ancak, ABD’nin, yeni dünya düzeni ile birlikte RF’ye G–8’ler içinde söz hakkı vererek onu kontrol altına alması, bu ülkedeki yeniden yapılanma gayretlerini ve ekonomik reformları desteklemesi, Orta Asya’da RF’ye engel çıkarmaması, Rus–Çeçen harbinde ABD’nin sessiz kalarak dolaylı yoldan RF’ye arka çıkması nedeniyle muhtemel bir Irak harekâtına karşı RF, zahiren tepki gösterse bile, engel olabilmesi ihtimal dahilinde görülmemiştir.
AB üyesi olmasına rağmen, ABD’nin gerçek dostu ve “stratejik ortağı” olan İngiltere, AB’nin diğer üyelerinin tepkileri ne olursa olsun, muhtemel bir Irak harekâtını kayıtsız şartsız destekleyeceği, nükleer güçten mahrum olan Almanya’nın ise, durumunu RF’ye göre belirleyebileceği değerlendirilmiştir. Fransa ise, bu harekâta karşı çıksa dahi, AB’yi bir bütün olarak muhtemel bir Irak harekâtına engel olması için ikna etmesi mümkün görülmemiştir. Ancak ABD’nin başta AB ülkeleri olmak üzere, dünya kamuoyunu Irak’a karşı girişeceği muhtemel bir harekât için ikna etmesi ve inandırıcı gerekçeleri ortaya koyması açık veya gizli bir şekilde talep edilecektir.
Körfez harekâtında Kuzey Irak’taki şartlar Türkiye lehine olmasına rağmen, üstleneceği riskler fevkalâde yüksek görülmüştü. O dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğu söz konusu olmadığı için, bölgede Türkiye’nin güvenliğine yönelik herhangi bir terör olayı da vuku bulmamıştı. Buna karşın, hava kuvvetleri, kitle tahrip başlıklarına sahip roket ve füzelerle desteklenen Saddam’ın düzenli ordu birlikleri ile muharebeye girme ihtimali daima ön plana çıkmıştı. Bugün ise Kuzey Irak’taki otorite boşluğu sık sık sınır ötesi harekâtını zorunlu kılmış, 3 milyona yakın Türkmen’in güvenliği sorun olarak ortada kalmış, bağımsız veya federe bir Kürt devleti kartı ortaya atılmış durumdadır. Buna karşın Körfez harekâtında karşılaşılacak yüksek düzeydeki riskler, bugün için geçerliliğini yitirmiştir.
Ayrıca, ABD Irak’a karşı bir harekâta girişmeye karar vermişse, jeostratejik bir oyuncu olamayan Türkiye, ABD’yi bu kararından vazgeçirmesi mümkün görülmediği gibi, kerhen de olsa belirli ölçülerde ABD’nin muhtemel harekâtını destekleyecektir. Muhtemel bir Irak harekâtına Türkiye, katılsa da katılmasa da, istese de istemese de Kerkük–İskenderun boru hattının kapatılması, turizmin darbe yemesi, Irak ile olan yıllık 1,2 milyar dolarlık ticaret hacminin ortadan kalkması kaçınılmaz olacaktır. Hepsinden önemlisi, Türkiye kendi güvenliğini yakından ilgilendiren Türkmenler ile Kuzey Irak’taki Kürtlerin durumunu kendi dışındaki ülkelerin insafına ve inisiyatifine terk etmiş olacaktır. O halde Türkiye’nin kendi çıkarlarını korumak için “stratejik ortaklık” kavramını çok iyi algılaması ve gereğini aktif olarak yerine getirmesi zorunlu görülmüştür. Türkiye’nin ABD’nin Irak’ta girişeceği muhtemel bir harekâtta, Saddam rejiminin değiştirilmesi halinde, Irak’ın toprak bütünlüğünü öngören tezine uygun bir yapılanmanın Kuzey Irak’ta gerçekleştirme şansını elde edebilmesi ve kaçınılması mümkün olmayan ekonomik zararlarını tazmin ettirebilmesi için gerekli politikaları oluşturması zorunlu görülmüştür.
Harekât sonrası Irak
Türkiye açısından tartışılacak en önemli konu, harekât sonrasında Irak’ın siyasî sistem ve yönetim yapısının nasıl oluşturulacağıdır. Irak’ın yeniden yapılandırılması, Türkiye’nin beka ve güvenliğini yakından ilgilendireceği için lider, yönetici ve bürokratların değişik seçenekler arasında bilhassa iki seçenek üzerinde tefekkür etmesi ve karar vermesi zorunlu görülmüştür.
Körfez harekâtında olduğu gibi Türkiye’nin bu harekâtı da zoraki ve asgarî ölçüde desteklemesi ve mümkün olduğu kadar savaşın dışında kalması, birinci seçeneği oluşturacaktır. Irak harekâtını icra edecek ABD ve bu harekâtın perde arkasında olan İsrail ile “stratejik ortaklık” oluşturan Türkiye’nin bu seçeneği benimsemesi, uğrayacağı zararları karşılayamayacağı gibi, harekât sonrasında Irak’ın yeniden yapılandırılması için gerekli inisiyatif ve söz hakkını da kaybettirebilecektir. Bu durumda Irak’ın siyasi sisteminin “katılımcı demokrasi”, yönetim yapısının ise ABD’nin uyguladığı başkanlık modelinin öngördüğü “eyalet/federe” yapı olabileceği değerlendirilmiştir. Nitekim İkinci Dünya Harbi’nden sonra, ABD’nin öncülüğünde 1949 Anayasası’nı kabul eden Almanya, siyasî sistem olarak katılımcı demokrasiyi, yönetim yapısı olarak da ABD’nin başkanlık modelinin öngördüğü eyalet/federe yapıyı kabul etmek zorunda kalmıştır. Aslında Katoliklerin çoğunlukta olduğu Bavyera eyaleti dışında, ırk, din, dil gibi sosyal ve kültürel farklılıkların yaşanmadığı Almanya’da yönetim yapısının 16 eyaletten teşkil edilmesi ilginç bir tarihî örnek oluşturmuştur. Irak’taki sosyal ve kültürel yapının ise, Almanya’ya nazaran eyalet yapısına çok daha müsait olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
Büyük şüpheler olmasına karşın, Türkiye’nin İngiltere gibi, “stratejik ortaklığı” tam olarak algılaması ve uygulama alanına sokması, ikinci seçeneği oluşturacaktır. Aslında ABD’nin girişeceği muhtemel Irak harekâtına Türkiye’nin aktif olarak katılması, Anadolu insanının uzun vadeli çıkarları açısından büyük yararlar sağlayacaktır. Bu durumda Türkiye, kendi siyasî sistemini katılımcı demokrasiye, yönetimini yatay yapılanmaya dönüştürememesine rağmen, harekâtın sonunda Irak’ın siyasî sisteminin katılımcı demokrasiye, yönetim yapısının ise parlamenter modelin öngördüğü; “malî” ve “idarî” özerkliği içeren “bölge”, “il”, “ilçe” ve “belde” esasına dayandırılması için ağırlığını koyabilme hakkına ve uğradığı ekonomik zararları tazmin ettirebilme imkanına sahip olacaktır. Ancak Türkiye, Irak’taki heterojen olan sosyal ve kültürel yapıyı homojenmiş gibi düşünür ve kendi “karma” sistemini ve “bürokratik” yönetim yapısını bir model olarak Irak’ta uygulatmaya çalışırsa, işte o zaman gelecek için istikrarsızlığın tohumlarını atmış, Türkiye ve Irak halkı için büyük haksızlıklar yapmış, harekâta vereceği aktif destek de boşa gitmiş olacaktır.
Emekli General
06.08.2002
|