Gelişmekte olan ülkelerin dış politikalarını güç eksenli yaklaşımlardan daha çok kimlik, kültür ve iç politika üzerinden farklılaşan yönelimler belirler. İç politik tavır alıştaki köklü değişimler dış politikayı önce doğrudan, hemen arkasından ise uzun dönemli algılamaları değiştirmesi sebebiyle dolaylı olarak etkiler. Türkiye’nin yüzü kurulduğu dönemden itibaren Batı’ya yönelik olmasına karşılık dış politika içe kapalı ve territoryal bir milliyetçi ideoloji ile şekillendirilmiştir. Uzunca bir süre uluslararası ortamın da yardımı ile milliyetçilik ve Batılılaşma arasındaki gerilim ortaya çıkmamış ve bu sebeple kendine özgü bir Batı söylemi Türk dış politikası içerisinde yerini bulmuştur. Bir yanda çağdaşlaşma çabaları doğrultusunda Batı ile entegrasyon savunulurken, diğer taraftan Batı’ya karşı içkin bir düşmanlığın devam etmesi bu çerçevede açıklanabilir.
Türk dış politikasını belirleyen dünya görüşünün bilinç haritasının “güven” ve “tehdit” ifade eden bölge ve ülke algılamaları vardır. Genelde ulus–devlet dış politikalarında bulunulan coğrafyadan kaynaklanan tarihî–kültürel tecrübe ile şekillenen bu algılamalar kimi zaman da ulus–devlet yöneticileri tarafından iç sorunlara dış sebepler bulma amacıyla kendiliğinden üretilirler. Türkiye özelinden bakıldığında İran ve Suriye, Kürt ayrılıkçılığı ve İslamî aşırılık sorunlarından ötürü “tehdit”, Türki cumhuriyetler ise tarihî–kültürel yakınlıktan ötürü “güven” ifade etmektedirler. İç politik yapılanma ile ulusal güvenliğin hukukî ve normatif alanları uzun bir süredir bu algılamayı sürdürür ve pekiştirir bir tarzda konumlandırılmışlardır. Avrupa ile ilişkiler ise en iyimser ifade ile gri tonunu korumuş, Yunanistan ile oldukça sorunlu, birçok diğer Avrupa ülkesi ile ise konjonktüre bağlı olarak ortaya çıkan sebeplerle çabucak gerginleşebilen bir seyir izlemiştir.
Avrupa Birliği uyum yasaları öncelikle ulusal güvenliğin hukukî zeminini değiştirmiş ve uzun dönemli ise içe kapalı milliyetçilik ve Batılılaşma arasındaki gerilimi ikincisi lehine değiştirecek bir yeniden yapılanmanın güçlü öncüllerini tesis etmiştir. İlke ve kuralların politikalarda köklü değişikliklere yol açmayacağı iddia edilebilir. Ancak, Türkiye’nin AB uyum yasaları her şeyden önce geç kalmış, yani zamanın ruhunun geriden takip edilmesi şeklinde de ifade edilebilecek olan girişimlerdir. Berlin duvarının çöküşü ile sona eren soğuk savaş, Türkiye’de AB uyum yasalarının kabulü ile sona ermiş, ülkenin önüne yeni ufuklar açılmıştır. Ayrıca kanunun hükmü gün geçtikçe daha fazla uluslararası toplum olmaya yönelen uluslararası ortamda azımsanamayacak bir öneme sahiptir ve sahip olunan hukuk ülkelerin uluslararası toplumun barışçı ve sorumlu birer üyeleri olma yönünde iradelerini göstermeleri açısından önemlidir.
Türkiye’nin komşuları AB sürecinde olumlu adımlar atılmasından oldukça memnundurlar ve Suriye ve İran’da en üst seviyede bu destek ifade edilmektedir. Avrupa Birliği ile komşu olmak, Türkiye’nin hemen yakınındaki Ortadoğu’da uluslararası topluma entegre olma, devlet yönetimlerinin rasyonalleşmesi ve demokratikleşme yönünde önemli katkılar sağlayacaktır. Sanılanın aksine Türkiye’nin kardeş cumhuriyetler ve bölgesel ilişkileri Avrupa Birliği’ne karşı bir alternatif değildir. Tam tersine Avrupa Birliği üyeliği Ankara’nın elini güçlendirecek ve bu ülkelerle daha iyi ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Daha gelişmiş Avrupa ülkeleri bir yana, bu duruma bir örnek AB uyum sürecinde komşuları ile ilişkilerinde beklenmedik mesafeler alan Bulgaristan’dır.
AB uyum yasaları ile devlet eliti önemli bir dönüşüme imza atmış, bir büyük ileri adımla ülkede çağını yakalayacak altyapıyı tesis etme yönünde önemli mesafe kat edilmiştir. Türkiye’de dış politika uzun bir süredir “devlet işi” olarak algılanmıştır. AB uyum sürecinde dış politika eliti toplumsal talepleri dış politikaya taşımayı, yani bürokratik–otoriter dış politika geleneğinden taviz vermeyi kabul etmiştir. Toplumsal dinamizmi harekete geçirecek tedbirleri almakla devlet rasyonalitesini ve ufku açık tavrını ortaya koymuştur. Bu çaba arkasında mobilize olacak Türk halkı çağdaşlaşma ve Batı ile entegrasyon ve dolayısıyla çağının meydan okumalarına karşı güçlü, istikrarlı ve barış vaat eden bir ülke inşası hayalini yerine getirebilecektir. Böyle bir Türkiye 1980’lerde Ortadoğu’ya, 1990’ların başında ise Türki cumhuriyetlere örnek model olarak sunulanın ülkenin ötesinde bir ufku yakalamaya namzettir.
Doç. Dr., Fatih Üni. U. İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
06.08.2002
|
Diğer Yorumlar
>
Irak harekâtı ve Türkiye
Korkmaz Tağma (06.08.2002)
>
12 yıllık sorun
Mensur Akgün (05.08.2002)
>
Neo-liberalizm
Alev Alatlı (04.08.2002)
>
Hayat memat meselesi
Elif Şafak (04.08.2002)
>
Küreselleşme ve dünya dinleri
Ümit Meriç (03.08.2002)
>
Bağdat... Bağdat
Gökhan Bacık (03.08.2002)
>
Bir sevda hikâyesi...
Ahmet Selim (02.08.2002)
>
Rus popülizmi: İki taraflı keskin bıçak
Murat Şengül (02.08.2002)
>
Erken seçim; siyasî fırsatlar ve riskler
Can Fuat Gürlesel (01.08.2002)
>
Siyaset ve sivil toplum üzerine...
Yusuf Engin (01.08.2002)
>
Avrupa Birliği üyeliğine aykırı bir bakış
Atilla Yayla (31.07.2002)
>
İslam dünyası maalesef çok zayıf
Mahatir Muhammed (31.07.2002)
>
“Yeni”nin dayanılmaz cazibesi üzerinden bir Türkiye partisi
M. Naci Bostancı (30.07.2002)
>
Aşk üfürüzü
Yalçın Çetinkaya (30.07.2002)
>
‘Köprü kurmak’
Mehmet S. Aydın (29.07.2002)
|