Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

AHMET SELİM



Anlamak samimiyet ister

Yazıya gelmediği düşünülen; ama her vesileyle bir değer hükmü yapıştırılarak atıfta bulunulan çok önemli meselelerimiz vardır bizim. Mesela eskiden kız çocuklarını geri kafalılık yüzünden fazla okutmadığımız, bir mütearife gibi tekrarlanır durur.

Acaba öyle mi? Cevabını bulmamız pek zor değil. Fakat bir şartı var; samimiyet! Samimiyetle düşünecek ve samimiyetle okuyacak isek, her mesele gibi bu da çözülür. Ne var ki “samimiyet” denilen şey göründüğü ve telaffuz edildiği kadar basit değil. Samimiyet de sabır gibi zora düşüldüğünde, imtihan şartları ağırlaştığında gerçekleştirilebilirse makbuldür. İmtihan kaldırmayan samimiyet ve sabır tavırlarının da pek bir anlamı yoktur.

Önce bir noktayı yine işaretleyeyim: Ben, üniversitede asistanlığa başlamış bir ablamızdan almıştım özel derslerimi. Beş yıl, bazen sabahın üçüne kadar İngilizcematematik çalıştığımız olurdu. Yani öyle kapılarını kapatmış bir aile falan değildik... Aşağıda anlatacaklarımı okurken bu notun zihninizde bulunmasında fayda var.

Karma eğitim

... Bizim zamanımızda, her nasılsa orta dereceli okullar karma değildi. Karmayı üniversitede gördük. Orta dereceden hatırladığım sadece şuydu: Okul arkadaşlarımın sonradan hiç hatırlamak istememesine rağmen, bizimkiler çıkış saatlerinde (yüz metre ötedeki) kız lisesinin önüne gidip bir şeyler yapmaya çalışırlardı ve (kendi beyanlarına göre) sivil polisler de koruyucu tedbir almak zorunda kalırlardı. Hatırlatınca kızıyorlardı, ama gerçek buydu.

Hep karşı çıkardım. Bence arkadaşlık, vesilenin tabiiliği çerçevesinde olur. Aynı okulda okuyabiliriz, konuşabiliriz, o çerçeve içinde birçok şeyi paylaşabiliriz. Kız lisesinin önüne gidip yılışık tavırlar takınmanın bununla ne alâkası vardı? Ne alâkası olduğu, bir sonraki kademede, (üniversitede) çıktı ortaya.
Tabii ki ekseriyet böyle değildi; ama, görüntüye dekora bu kesim hakimdi... İsim versem, “sen hatıraları çok önemli bulursun, niçin gölgelendirdin?” diyecekler. Vermeyeyim... 1960’lı yıllar; iki büyük fakülte yan yana, iç içe... Üst koridorları ileride birleşiyor... Son derece güzel bir yapı... O koridorlarda düşünerek dolaşmak ayrı bir güzel; fakat sürdürmek mümkün değil. Çünkü her pencerenin önünde bir içli dışlılık manzarası var. Arkadaşlık mı? Değil. Daha ötesinde bir ciddiyet mi? Hayır. Sadece cıvıklık. Rahatsız edici bir cıvıklık. (Tasvirden uzak duruyorum.)

O zamanlar bu çeşit gözlemlerimi, ilkokulu yeni bitirmiş bir kız çocuğunun ağabeyi olmak hassasiyeti içinde yapıyordum. Artık, babamın yanında benim de ağırlığım vardı çünkü.
“Beşerî yön, ideolojik bahislerden önce gelir” diyordum ve fikren yakın olduğum bazı arkadaşlarımla bile bu konuda anlaşamıyordum. Gerçek yiğitlik gönül adamlığıdır; gönül adamı gönül eğlendirmez, kendi gönlüyle de başkasının gönlüyle de oynamaz. İnsanı önemsemeyenin mukaddesi olur mu? İnsanlık önde gelir, çağdaşlık sonra; ona göre ve de ondan sonra. İnsanı oyuncak eden bir çağdaşlık tasavvur olunabilir mi?

Gönül adamı sorumludur

Gönül adamı, sorumlu adamdır; kendini de muhâtabını da korumak durumundadır. Sınırları kasden önemsenmemiş arkadaşlıkların, başka şekillere dönüştüğünü ve şok tedavileriyle depresyon yıkımlarıyla noktalandığını gördüm. a) dekor kirliliği b) sinsi özendirmeler c) iyi niyet görüntülü riyakârlıklar; iç içe geçmiş daireler halinde birilerini çalkalayıp duruyordu. Onuncu yıl buluşmasında okul arkadaşlarıma “bu konuda ebedi samimiyetsizlersiniz, hâlâ aynısınız ve bazı şeyleri hatırlamak bile istemiyorsunuz” demiştim. Kantinler, koridor pencereleri, kafeler, sinemalar, vs, vs,... Beylerin hafızası, girintisi, çıkıntısı olmayan bir boru haline gelmiş! Hatırlamıyorlar! Yıllar yılı periyodik olarak oyalayıp durduğu biçare sevginin bir gün otobüs durağında küt diye düştüğünü ve karlar içine hıçkırıklarla gömülüp kaldığını hatırlamıyordu adam! Çünkü bugünkü bazı mahkumiyetlerini kendini aldatarak tolere edebilmesi için geçmişini hatırlamamak zorundaydı... Evet, ben “erkek samimiyetsizliği” diye bir kavramın varlığına ve birçok analizlerin bu sebeple havada kaldığına inanıyorum.

... Dalıpdalıp gidiyordum. Şimdi hepimiz ihtiyarlamış sayılabileceğimiz için, söylememde mahzur yok: Küçük kardeşim hem estetik hem etik açılardan, tanıdığım en üstün örneklerden biriydi. Onu risklerle dolu bir ortama sevk etmeye gönlüm razı olamadı ve meselenin başörtüsü ile de ilgisi yoktu. Bunu anlamak günümüz şartlarında belki biraz zor; ama imkânsız değil.

Özel hocam

Bir çelişki görüntüsü oluşmasın: “Özel hocam” oralardan gelip geçmiş, onun gibi gelip geçmeye denilecek söz yok. Ama o, kahramanlık örneği gibi bir şeydir. Öylesini kaç kişi başarabilirdi? Yaşama sevinciyle örülmüş büyük bir disiplini bir hayat tarzı ve şahsiyet üslubu haline getirerek teminat dengelerini koruyacak ve sarp geçitleri bu şuurla aşacak... Babam bile ihtilaflı bir bahsi tartıştığımızda söz ona gelince gülümseyerek “Öylesine takdir var da imkân yok!” derdi.

İki–üç basit cümleyle sosyolojik ahkâm elde etme kolaycılığı, çok can sıkıcı bir şey. “Düşünce saygısızlığı”nı çağrıştıran bir pervasızlık.

En küçük yeğenim ünlü bir üniversitenin felsefe bölümünü tercih etmek istiyor ve ben yutkunuyorum. “Para kazandırmaz” demeye utanıyorum! “Sen para kazan da felsefeyi ben öğretirim” de diyemiyorum! “Kimi okudunuz lisede?” Ahmet Aslan’ı. “Onun başka bir kitabı var, gördün mü?” Yok. Felsefe; fizik ve matematik gibi değil. Hocaların duruşlarını ayırıp kıyaslayacaksın, asli metinlere uzanacaksın, kendince bir yorum gücüne ulaşacaksın; felsefe tarihini, tarihin kültürel–sosyal–iktisadî yönlerini tanıyacaksın... Felsefe bir “sürekli iştigal” alanı... Üniversite bunları katlayıp cebine koymaz adamın. “Ekonomik bağımsızlık” nimetini erkeklere kazandırdık da sadece kızları mı ihmal ettik? Hadi bu sözele merak salmış diyelim. Bir başka yeğenim bilgisayarla ilgili yüksek matematikler tahsil eğledi ama, sıradan bir işte tutunmaya çalışıyor. Ataerkil olsan ne çıkar, anaerkil olsan ne yazar. Unutup kaybettiğimiz insanın, cebiyle ve tersinden cinsiyetiyle uğraşarak hangi meselemizi çözebiliriz biz?

Milyonlarca adet yanlış yaparak söylüyoruz bir doğruyu. Bir yanlışlıklar çuvalını bir yere tutturabilmenin kancası mesabesindeki bir doğru kıvrımının müspet anlamı olabilir mi? Gel de hatırlama “doğruyu söylüyor; ama bâtılı murâd etmekte” sözünü!

Vücut dilini, “Ellerini kavuşturursan kapalısın! Hoş geldiiin deyip ellerini yelpaze gibi açarsan gönlün açık demektir” komedisine çevirdiler. Tavır dilinden duruş dilinden üslubun kelimeler ötesi dilinden söz eden yok. “Obje gibi malzeme gibi bakıyorsun insana. Kendini kendinle öyle doldurmuşsun ve içinde başkasına o kadar yer kalmamış ki, özgüven zannettiğin şeyin bir kıyas körlüğü olduğunu bile fark edemiyorsun.” dedirtebilir insana bir tek fotoğraf, bir tek cümle. Tavır–duruş–bakış dili; kültür–fizik taklidinin değil, derunî kültür keyfiyetinin konusudur.

Bu manzaralar, babalarımızın annelerimizin dün okutamadıkları kız çocuklarından dolayı değil, daha sonra yükselen kemmiyet oranlarının keyfiyetçe yetersiz ve özsüz kalması yüzünden oluşmuş sonuçlar cümlesindendir. Dünü hiç anlamaya çalışmayan cinsel, formel, parasal (paracı) takıntılar, bizi insanın, ailenin, hakikatin ve hayatın bütünlüğünden o kadar uzaklaştırdı ki; bir Batılı’nın “okudukça cehâletimiz artıyor” diyerek dile getirdiği tersliklere hiçbir anlam veremeden insanın unutulmuşluğunda kendimizi bir sürüklenmişlik çaresizliğine salıverdik. “Aileyi tutalım, ötesini düzeltiriz” diyordu babam. Acaba yanlış mı söylüyordu? Onun üniversitede okumayan kızları; 5 tane çocuğu, dersane ve okul parası ödemeden, yani her kademedeki puanlarının yüksekliği sayesinde kazanılmış imkânlarla, kendi başöğretmenlikleri altında, en iyi okullarda, 1–2 yabancı dili ana dili gibi bilecek bir donanımla ve kavgasız, bunalımsız, ihtilâtsız, sapmasız bir sıhhat dengesini koruyarak yetiştirmeyi başardılar. Asli eğitim ve rehberlik rolü kendilerindeydi, eşlerinde değil. Bu, Pirenne’nin tabiriyle “eğitimin sürekliliğini ve gerçekliğini içten sağlama eğitimi” bir üretkenlik değeri taşımıyor mu? Ve bu tercihin o günkü imkânlar ve şartlar dahilinde bir rasyonel çerçevesi ve tutarlılığı yok mu? Acaba biz bugün, formel artılarımızla ve onları muallakta bırakan ihmallerimizle bir rasyonel çerçeveye sahip miyiz?

Hem hassasiyetimiz fazlaydı, hem de zaruretlere mukavemet gücümüz. Bugün hem hassasiyetimiz azaldı, hem mukavemetimiz. Tanpınar, hamle gücünü bile mukavemet gücüne bağlıyordu. Belki bunun hassasiyet kaynağı üzerinde yeterince durmuyordu. Dayanma ve direnç rezerviniz tükenmeye yüz tutmuşsa, bırakın acıları ve sıkıntıları; başarıyı, zenginliği, sevinci ve mutluluğu bile taşımayazsınız. Diplomaları, unvanları, emanetleri hiç taşıyamazsınız.

... Bir yanda hakikatin mânâ sağanağı, bir yanda tekabüllerini cümlelere sarıp yetiştirme heyecanı. Yağmur saçımdan başımdan süzülüyor, zihnim sunuş planına ait açıklayıcı kavram zenginliklerinin hücumuna mâruz. Böyle durumlarda “vakit var mı, yer yetecek mi?” diye heyecanlanıp durmuşumdur hep. Bir defasında “vakit ver hoca, ben bunu çözerim!” itirazıyla âdap dışına çıkmıştım da Beygo hoca yaptıklarıma bakıp “Haklıymışsın, gidiş yolun doğru. Ver kağıdını, tamamlanmış saydım gitti!” demişti. Yazıda öyle saymak olmaz ve birleştirerek okumak yeter. Aynı konudaki yazılarımı birlikte değerlendirmenizi rica ediyorum.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Önceki Yazıları

> (07.08.2002) - Pres tek silah değildir...

> (04.08.2002) - İlk intibâlar...

> (02.08.2002) - SERBEST VURUŞ - Şov değil, istikrar

> (01.08.2002) - Akıl ve merkez

> (31.07.2002) - SERBEST VURUŞ - Beşiktaş Kulübü’nün 100. yılı

> (28.07.2002) - Seçime doğru

> (27.07.2002) - SERBEST VURUŞ - Normalleşme ihtiyacı

> (25.07.2002) - Demokrasi ne demek?

> (24.07.2002) - Kabiliyetini geliştirme kabiliyeti

> (21.07.2002) - Siyasetin dramı





Zaman'da Bugün
07 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Anadolu Finans Kurumu

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.