Anlamak samimiyet ister
Yazıya gelmediği düşünülen; ama her vesileyle bir değer hükmü
yapıştırılarak atıfta bulunulan çok önemli meselelerimiz vardır bizim. Mesela
eskiden kız çocuklarını geri kafalılık yüzünden fazla okutmadığımız, bir
mütearife gibi tekrarlanır durur. Acaba öyle mi? Cevabını bulmamız
pek zor değil. Fakat bir şartı var; samimiyet! Samimiyetle düşünecek ve
samimiyetle okuyacak isek, her mesele gibi bu da çözülür. Ne var ki “samimiyet”
denilen şey göründüğü ve telaffuz edildiği kadar basit değil. Samimiyet de sabır
gibi zora düşüldüğünde, imtihan şartları ağırlaştığında gerçekleştirilebilirse
makbuldür. İmtihan kaldırmayan samimiyet ve sabır tavırlarının da pek bir anlamı
yoktur. Önce bir noktayı yine işaretleyeyim: Ben, üniversitede
asistanlığa başlamış bir ablamızdan almıştım özel derslerimi. Beş yıl, bazen
sabahın üçüne kadar İngilizcematematik çalıştığımız olurdu. Yani öyle kapılarını
kapatmış bir aile falan değildik... Aşağıda anlatacaklarımı okurken bu notun
zihninizde bulunmasında fayda var. Karma eğitim
... Bizim zamanımızda, her nasılsa orta dereceli okullar karma değildi. Karmayı
üniversitede gördük. Orta dereceden hatırladığım sadece şuydu: Okul
arkadaşlarımın sonradan hiç hatırlamak istememesine rağmen, bizimkiler çıkış
saatlerinde (yüz metre ötedeki) kız lisesinin önüne gidip bir şeyler yapmaya
çalışırlardı ve (kendi beyanlarına göre) sivil polisler de koruyucu tedbir almak
zorunda kalırlardı. Hatırlatınca kızıyorlardı, ama gerçek buydu.
Hep karşı çıkardım. Bence arkadaşlık, vesilenin tabiiliği çerçevesinde olur.
Aynı okulda okuyabiliriz, konuşabiliriz, o çerçeve içinde birçok şeyi
paylaşabiliriz. Kız lisesinin önüne gidip yılışık tavırlar takınmanın bununla ne
alâkası vardı? Ne alâkası olduğu, bir sonraki kademede, (üniversitede) çıktı
ortaya.
Tabii ki ekseriyet böyle değildi; ama, görüntüye dekora bu kesim hakimdi... İsim
versem, “sen hatıraları çok önemli bulursun, niçin gölgelendirdin?” diyecekler.
Vermeyeyim... 1960’lı yıllar; iki büyük fakülte yan yana, iç içe... Üst
koridorları ileride birleşiyor... Son derece güzel bir yapı... O koridorlarda
düşünerek dolaşmak ayrı bir güzel; fakat sürdürmek mümkün değil. Çünkü her
pencerenin önünde bir içli dışlılık manzarası var. Arkadaşlık mı? Değil. Daha
ötesinde bir ciddiyet mi? Hayır. Sadece cıvıklık. Rahatsız edici bir cıvıklık.
(Tasvirden uzak duruyorum.) O zamanlar bu çeşit gözlemlerimi,
ilkokulu yeni bitirmiş bir kız çocuğunun ağabeyi olmak hassasiyeti içinde
yapıyordum. Artık, babamın yanında benim de ağırlığım vardı çünkü.
“Beşerî yön, ideolojik bahislerden önce gelir” diyordum ve fikren yakın olduğum
bazı arkadaşlarımla bile bu konuda anlaşamıyordum. Gerçek yiğitlik gönül
adamlığıdır; gönül adamı gönül eğlendirmez, kendi gönlüyle de başkasının
gönlüyle de oynamaz. İnsanı önemsemeyenin mukaddesi olur mu? İnsanlık önde
gelir, çağdaşlık sonra; ona göre ve de ondan sonra. İnsanı oyuncak eden bir
çağdaşlık tasavvur olunabilir mi? Gönül adamı sorumludur
Gönül adamı, sorumlu adamdır; kendini de muhâtabını da korumak durumundadır.
Sınırları kasden önemsenmemiş arkadaşlıkların, başka şekillere dönüştüğünü ve
şok tedavileriyle depresyon yıkımlarıyla noktalandığını gördüm. a) dekor
kirliliği b) sinsi özendirmeler c) iyi niyet görüntülü riyakârlıklar; iç içe
geçmiş daireler halinde birilerini çalkalayıp duruyordu. Onuncu yıl buluşmasında
okul arkadaşlarıma “bu konuda ebedi samimiyetsizlersiniz, hâlâ aynısınız ve bazı
şeyleri hatırlamak bile istemiyorsunuz” demiştim. Kantinler, koridor
pencereleri, kafeler, sinemalar, vs, vs,... Beylerin hafızası, girintisi,
çıkıntısı olmayan bir boru haline gelmiş! Hatırlamıyorlar! Yıllar yılı periyodik
olarak oyalayıp durduğu biçare sevginin bir gün otobüs durağında küt diye
düştüğünü ve karlar içine hıçkırıklarla gömülüp kaldığını hatırlamıyordu adam!
Çünkü bugünkü bazı mahkumiyetlerini kendini aldatarak tolere edebilmesi için
geçmişini hatırlamamak zorundaydı... Evet, ben “erkek samimiyetsizliği” diye bir
kavramın varlığına ve birçok analizlerin bu sebeple havada kaldığına inanıyorum.
... Dalıpdalıp gidiyordum. Şimdi hepimiz ihtiyarlamış sayılabileceğimiz için,
söylememde mahzur yok: Küçük kardeşim hem estetik hem etik açılardan, tanıdığım
en üstün örneklerden biriydi. Onu risklerle dolu bir ortama sevk etmeye gönlüm
razı olamadı ve meselenin başörtüsü ile de ilgisi yoktu. Bunu anlamak günümüz
şartlarında belki biraz zor; ama imkânsız değil. Özel hocam
Bir çelişki görüntüsü oluşmasın: “Özel hocam” oralardan gelip geçmiş, onun gibi
gelip geçmeye denilecek söz yok. Ama o, kahramanlık örneği gibi bir şeydir.
Öylesini kaç kişi başarabilirdi? Yaşama sevinciyle örülmüş büyük bir disiplini
bir hayat tarzı ve şahsiyet üslubu haline getirerek teminat dengelerini
koruyacak ve sarp geçitleri bu şuurla aşacak... Babam bile ihtilaflı bir bahsi
tartıştığımızda söz ona gelince gülümseyerek “Öylesine takdir var da imkân yok!”
derdi. İki–üç basit cümleyle sosyolojik ahkâm elde etme
kolaycılığı, çok can sıkıcı bir şey. “Düşünce saygısızlığı”nı çağrıştıran bir
pervasızlık. En küçük yeğenim ünlü bir üniversitenin felsefe
bölümünü tercih etmek istiyor ve ben yutkunuyorum. “Para kazandırmaz” demeye
utanıyorum! “Sen para kazan da felsefeyi ben öğretirim” de diyemiyorum! “Kimi
okudunuz lisede?” Ahmet Aslan’ı. “Onun başka bir kitabı var, gördün mü?” Yok.
Felsefe; fizik ve matematik gibi değil. Hocaların duruşlarını ayırıp
kıyaslayacaksın, asli metinlere uzanacaksın, kendince bir yorum gücüne
ulaşacaksın; felsefe tarihini, tarihin kültürel–sosyal–iktisadî yönlerini
tanıyacaksın... Felsefe bir “sürekli iştigal” alanı... Üniversite bunları
katlayıp cebine koymaz adamın. “Ekonomik bağımsızlık” nimetini erkeklere
kazandırdık da sadece kızları mı ihmal ettik? Hadi bu sözele merak salmış
diyelim. Bir başka yeğenim bilgisayarla ilgili yüksek matematikler tahsil eğledi
ama, sıradan bir işte tutunmaya çalışıyor. Ataerkil olsan ne çıkar, anaerkil
olsan ne yazar. Unutup kaybettiğimiz insanın, cebiyle ve tersinden cinsiyetiyle
uğraşarak hangi meselemizi çözebiliriz biz? Milyonlarca adet yanlış
yaparak söylüyoruz bir doğruyu. Bir yanlışlıklar çuvalını bir yere
tutturabilmenin kancası mesabesindeki bir doğru kıvrımının müspet anlamı
olabilir mi? Gel de hatırlama “doğruyu söylüyor; ama bâtılı murâd etmekte”
sözünü! Vücut dilini, “Ellerini kavuşturursan kapalısın! Hoş
geldiiin deyip ellerini yelpaze gibi açarsan gönlün açık demektir” komedisine
çevirdiler. Tavır dilinden duruş dilinden üslubun kelimeler ötesi dilinden söz
eden yok. “Obje gibi malzeme gibi bakıyorsun insana. Kendini kendinle öyle
doldurmuşsun ve içinde başkasına o kadar yer kalmamış ki, özgüven zannettiğin
şeyin bir kıyas körlüğü olduğunu bile fark edemiyorsun.” dedirtebilir insana bir
tek fotoğraf, bir tek cümle. Tavır–duruş–bakış dili; kültür–fizik taklidinin
değil, derunî kültür keyfiyetinin konusudur. Bu manzaralar,
babalarımızın annelerimizin dün okutamadıkları kız çocuklarından dolayı değil,
daha sonra yükselen kemmiyet oranlarının keyfiyetçe yetersiz ve özsüz kalması
yüzünden oluşmuş sonuçlar cümlesindendir. Dünü hiç anlamaya çalışmayan cinsel,
formel, parasal (paracı) takıntılar, bizi insanın, ailenin, hakikatin ve hayatın
bütünlüğünden o kadar uzaklaştırdı ki; bir Batılı’nın “okudukça cehâletimiz
artıyor” diyerek dile getirdiği tersliklere hiçbir anlam veremeden insanın
unutulmuşluğunda kendimizi bir sürüklenmişlik çaresizliğine salıverdik. “Aileyi
tutalım, ötesini düzeltiriz” diyordu babam. Acaba yanlış mı söylüyordu? Onun
üniversitede okumayan kızları; 5 tane çocuğu, dersane ve okul parası ödemeden,
yani her kademedeki puanlarının yüksekliği sayesinde kazanılmış imkânlarla,
kendi başöğretmenlikleri altında, en iyi okullarda, 1–2 yabancı dili ana dili
gibi bilecek bir donanımla ve kavgasız, bunalımsız, ihtilâtsız, sapmasız bir
sıhhat dengesini koruyarak yetiştirmeyi başardılar. Asli eğitim ve rehberlik
rolü kendilerindeydi, eşlerinde değil. Bu, Pirenne’nin tabiriyle “eğitimin
sürekliliğini ve gerçekliğini içten sağlama eğitimi” bir üretkenlik değeri
taşımıyor mu? Ve bu tercihin o günkü imkânlar ve şartlar dahilinde bir rasyonel
çerçevesi ve tutarlılığı yok mu? Acaba biz bugün, formel artılarımızla ve onları
muallakta bırakan ihmallerimizle bir rasyonel çerçeveye sahip miyiz?
Hem hassasiyetimiz fazlaydı, hem de zaruretlere mukavemet gücümüz. Bugün hem
hassasiyetimiz azaldı, hem mukavemetimiz. Tanpınar, hamle gücünü bile mukavemet
gücüne bağlıyordu. Belki bunun hassasiyet kaynağı üzerinde yeterince durmuyordu.
Dayanma ve direnç rezerviniz tükenmeye yüz tutmuşsa, bırakın acıları ve
sıkıntıları; başarıyı, zenginliği, sevinci ve mutluluğu bile taşımayazsınız.
Diplomaları, unvanları, emanetleri hiç taşıyamazsınız. ... Bir
yanda hakikatin mânâ sağanağı, bir yanda tekabüllerini cümlelere sarıp
yetiştirme heyecanı. Yağmur saçımdan başımdan süzülüyor, zihnim sunuş planına
ait açıklayıcı kavram zenginliklerinin hücumuna mâruz. Böyle durumlarda “vakit
var mı, yer yetecek mi?” diye heyecanlanıp durmuşumdur hep. Bir defasında “vakit
ver hoca, ben bunu çözerim!” itirazıyla âdap dışına çıkmıştım da Beygo hoca
yaptıklarıma bakıp “Haklıymışsın, gidiş yolun doğru. Ver kağıdını, tamamlanmış
saydım gitti!” demişti. Yazıda öyle saymak olmaz ve birleştirerek okumak yeter.
Aynı konudaki yazılarımı birlikte değerlendirmenizi rica ediyorum.
07.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|