Düvel–i Muazzama’dan AB’ye
AB üyeliği çerçevesinde süren Avrupa–Türkiye ilişkileri 150 yıllık bir tarihin günümüzde aldığı “yeni şekil”dir. “Dünün Avrupa’sı” “bugünün AB’si”dir. AB “düvel–i muazzama” geleneğine bağlı kalarak “daha çok reform” talep etmeye devam edecek, Türkiye de hiçbir zaman bu taleplere tam olarak cevap vermek istemeyecektir. Açık olan şu ki, tarih tekerrür ediyor. Tanzimat’tan bu yana esasta hiçbir şey değişmemiş sanki.
Şimdi bundan sonra işleyecek sürece yakından bakalım ve her gelişmeyi dikkatle izleyelim. Uyum yasaları Meclis’ten geçtiğine göre AB Komisyonu eylül ayında “İlerleme Raporu” hazırlayacak ve rapor ekim ortalarında yayınlanacak. Türkiye’ye müzakerelerle ilgili bir tarihin verilip verilmeyeceğine aralık ortalarında Kopenhag’da yapılacak toplantıda karar verilecek. ‘İlerleme Raporu’ ve müzakere tarihi açısından uyum yasalarının önemi görmezlikten gelinemez. Kopenhag toplantısı her bakımdan önemlidir; çünkü AB, bu yılın sonunda genişleme sürecine nokta koymuş olacak.
Cevabı merak edilen soru şudur: Bu toplantıda Türkiye’ye bir tarih verilecek mi? Şimdilik Türkiye “aday statüsüne sahip ülke” sıfatıyla önüne konan reform taleplerinin önemli bir kısmını yerine getirdi. Yaygın ifadeyle “şimdi top AB’nin ayağında”. Ancak verilen ilk işaretlerden anlaşılan şu ki, top AB’nin ayağında uzun süre kalacak gibi görünüyor. AB Komisyonu, uyum yasalarının geçmesinden memnun olduğunu belli etmekle beraber, herhangi bir müzakere tarihi beklentisine dair hiçbir imâda bulunmuyor. Yetkililer paketin pratikte uygulanması için siyasi iradeye bakacaklarını ve süreci yakından izleyeceklerini söylüyorlar. Haksız da sayılmazlar; çünkü yasak olmasına rağmen işkence bütünüyle kalkmış değil, ifade özgürlüğünü kısıtlayan mevzuat ve uygulamalar devam ediyor. Taramalar başlayınca aradaki fark çok daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.
Tanzimat’tan bu yana işleyen süreç ana dinamiklerini koruyarak devam etmektedir. Uyum yasalarının çıkmasından hemen sonra AB çevreleri “Türkiye’nin ödevlerini tam olarak yerine getirmediğini, bu yüzden Brüksel’in hemen olgunluk diploması vermeyeceğini” söylemeye başladılar. İfadenin kendisinde müthiş bir aşağılama var: “Ödevi yerine getirmek, olgunluk diploması vermek...” 19. yüzyılda da benzer ifadeler kullanılıyordu. Tabii ki şimdi Türkiye’nin önüne reform paketinin uygulanmasını izlemenin dışında başka konular da çıkarılacak. Bunların başında aslında üyelik süreciyle doğrudan ilişkili olmayan “Kıbrıs sorunu” gelmektedir. Kıbrıs bütün beklentileri törpülemeye yeten önemli bir konudur. AB’de Türkiye’yi istemeyenler ve Türkiye’deki AB karşıtları, eğer isterlerse –ki çoğu zaman işbirliği içinde olurlar– sadece bu konu dolayısıyla süreci baltalayabilirler.
Resmi çevreler tarafından ifade edilmese de, dolaylı yollarla ve elbette resmi çevrelerin görüşü olarak medya aracılığıyla başka önemli konulara da işaret edilmektedir. Bunu BBC “uyum yasaları”yla ilgili yaptığı yorumda açıkça dile getirdi: “AB, Ankara’nın müzakerelere başlamak konusunda artan beklentilerini törpüleme niyetinde. Çünkü Türk devletinin diğer aday ülkelerden farklı bir kültürü var. Güvenilirliği yok ve ordu ile güvenlik güçleri ellerinde çok fazla güç tutmayı sürdürüyorlar.”
Söz konusu uyum yasaları belli bir ölçüde “devletin baskıları”nı kaldırmaya matuftur; uygulamada nasıl bir şekil alacaklarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak sorun çok daha derinlerde ve taraflar bunu açıkça dile getirmiyorlar. “Devleti güvenilir bulmayan ve ordu ile güvenlik güçlerinin ellerinde fazla güç tuttuğunu” söyleyen AB, bu aşamadan sonra hangi reform paketini öne çıkaracak, asıl merak edilmesi gereken konu budur.
Nüfus, din, devlet geleneği ve sosyo–ekonomik yapı farkı var ki, bunlardan kaynaklanan sorunlar –istenirse– AB sürecini daha bir yüzyıl uzatmaya yeter. Değişen tek şey, bugün toplumun önemli bir bölümünün de “düvel–i muazzamanın reform talepleri”ne sempatiyle bakıyor olmasıdır.
07.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|