Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

AHMED ŞAHİN



Güzellikte de imtihan var, çirkinlikte de...

Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:

– Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

Sonra da ilave etmiş.

– Bak demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim vardır. Onları yaratan öyle yaratmış, öylesine münasip görmüş. Benim tercihim değil...

Evet, insanların yüz güzelliği, yahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allâh–ü azimüşşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından sorumludur. Onunla iftihar eder, yahut da üzüntü duyar.

Şu kadarı da var ki, insanlar çirkinlikle imtihan oldukları gibi güzellikle de imtihan olurlar. Hatta denebilir ki, güzellikle imtihan olup da kaybedenler çirkinlere nisbetle daha fazladır. Bu bakımdan fizikî güzellik bazı şımarık kimselerde bir bedbahtlığı da beraberinde getirmektedir.

Nitekim güzellikte Hazret–i Yusuf aleyhisselam bile imtihana tabi tutulmuş, nihayet Rabb’inin yardımıyla büyük bir günah musibetine maruz kalırken kurtulabilmiştir.

Böylesi imtihanlara tabi olanlardan biri de Tabiin’den Süleyman bin Yesâr olmuştur. Onun da tıpkı Yusuf aleyhisselam gibi fizikî güzelliğe sahip olduğu, imtihanı da bu yüzden meydana geldiği Hilyetü’l–Evliya’da şöyle nakledilmiştir:

Süleyman bin Yesâr, bir arkadaşıyla “Ebva” denen yerde konaklamışlardı. Arkadaşı yakındaki alışveriş yerinden bir şeyler almak üzere çadırdan ayrıldığı sırada Süleyman’ı geriden gözetleyen bir bedevi kadını hemen çadırın kapısına gelerek:

– Buraya kadar gelir misin? diye seslendi.

Süleyman, serili sofradan yiyecek isteyeceğini düşünerek bazı şeyleri alıp da kadına doğru yürürken kadının ikazı farklı oldu:

– Ben yiyecek falan istemiyorum, seni istiyorum seni. Karşı çadıra gel. Kimsecikler yok yanımda!

Süleyman yine bir imtihana tabi tutulduğunu düşünerek bağırmaya başladı:

– Defol buradan şeytanın elçisi. Şimdi arkadaşım gelir, ikimiz de rezil oluruz!

Kadın beklemediği bu karşılıktan ürkerek peçesini yüzüne kapayıp çadırına dönerken Süleyman da içeriye girip ağlamaya başladı. Bu sırada aldığı şeylerle gelen arkadaşı durumu dinleyince o da ağlamaya başladı. Süleyman şaşırmıştı.

– Sen niçin ağlıyorsun? deyince aldığı cevap şöyle oldu:

– Kardeşim, sen gerçekten de bir iffet abidesiymişsin. İyi ki ben muhatap olmadım böyle bir imtihana. Muhtemeldir ki kaybedebilirdim. Allah sana senin güzelliğin kadar iman kuvveti lütfeylemiş demek ki.

Süleyman oradan kalkıp Medine’ye varır, o gece rüyasında Yusuf aleyhisselamı görür. Karşıdan kucağını açarak gelen Hazret–i Yusuf ona şöyle hitap eder:

– Gel seni kucaklayayım iffet abidesi kardeşim. Güzelliğin de kendine göre imtihanı vardır. Sen de benim gibi imtihanlara tabi tutuluyor, bunu da kazanıyorsun, tebrik ederim seni.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.sahin@zaman.com.tr





MUSTAFA ÜNAL



Seçimi ‘ekonomi şehitleri’ belirleyecek

Siyasetin son tartışma konusu olan ‘Avrupa Birliği’ acaba seçim sonuçlarını nasıl etkiler?

Hesabını buna göre yapan partiler var. ANAP, bu blokun öncüsü... Ama yalnız değil. İsmail Cem’in YTP’si de ANAP kadar Avrupalı. DSP de, DYP de öyle... Bu partiler seçime AB bloku oluşturarak girer mi? Bu yönde çabalar var. Kemal Derviş’in sol eksendeki geniş cephe arayışı giderek bu noktaya kayıyor.

Anlaşıldı ki, sol partileri bir çatı altında toplamak mümkün değil. Derviş de bu gerçeğin farkına varmış olmalı.

AB blokunu oluşturmak daha kolay. Başbakan adayları da hazır: Kemal Derviş. Henüz kararını vermemekle birlikte DSP’nin tazyiklerine rağmen bakanlıktan ayrılmamakta direnen Derviş, bu role hazır görüntü içinde.

Baraj riski bulunan ‘ANAP, YTP ve DTP’ bu blokun temel partileri olarak görünüyor. DTP’den kasıt, Mehmet Ali Bayar. Seçimlere ayrı ayrı girmeleri durumunda yüzde 10’luk ülke barajını aşmaları çok güç...

İtiraf etmek gerekirse AB bloku bir ideal birliktelikten değil ‘baraj korkusundan’ doğuyor. Ana gerekçe gibi sunulan AK Parti’ye alternatif oluşturma düşüncesi daha geri planda...

Partileri AB ekseninde birleştirme projesinin siyaset dışında İstanbul ağırlıklı destekçileri de var.

Hayata geçirilmesi için Fransa veya İtalya modeli öngören ittifakları sağlayacak biçimde Seçim Yasası’nda değişikliklerin yapılması gerekiyor. Mevcut yasa ittifaklara imkan vermiyor.

ANAP lideri Mesut Yılmaz girişimlere başladı. Dün ilk görüşmesini Bülent Ecevit’le yaptı. Diğer liderlerle de bir araya gelecek.

Meclis’ten ittifak yasasını geçirmek çok güç. Başbakan Ecevit DSP’nin ittifak arayışlarına ve yasasına karşı olduğunu açıkladı. DYP, MHP ve AK Parti de karşı. Geriye sadece Saadet kalıyor. ANAP, YTP ve Saadet’in oyları yeterli değil.

Eğer ittifak yasası çıkmazsa tek alternatif; ANAP, YTP ve DTP’nin mutabık kalacakları bir partinin listelerinden seçimlere girmek... Bunun kendi içinde sıkıntıları var. Özellikle ANAP ve YTP bu sıkıntıları kolaylıkla aşamaz.

Ben Avrupa blokunun halkta büyük karşılığı olduğunu düşünmüyorum, dolayısıyla seçim sonuçları üzerinde belirleyici faktör görmüyorum.

Avrupa Birliği’nin toplumda hiç karşılığı yok değil, elbette var. Fakat bu karşılık seçim sonuçlarını şekillendirecek boyutta değil.

ANAP–YTP ve DTP blok halinde seçime girse bile büyük oranda oy almaları, iktidar namzeti olarak sandıktan çıkmaları zayıf olasılık.

Aynı şekilde Avrupa Birliği’nin karşısında konuşlanan MHP de AB’yi istemeyen, hararetle bölücübaşı Abdullah Öcalan’ın idamını savunanların tek adresi değil. Öcalan’ın idamı, Güneydoğu’da evladını şehit veren aileler bir önceki seçimde çok önemli faktördü.

DSP ve MHP’nin ipi önde göğüslemesinin nedeni ‘Güneydoğu’ya karşı aldıkları ‘şahin’ duruştu. Kabul edilmeli aşağı yukarı her mahalleye, her köye düşen şehitlerin yakınları oyların yönlenmesinde etkili oldu.

3 Kasım seçimlerinde sonucu tayin edici en önemli faktörün, işyerini yitirenlerden, işini kaybedenlerden oluşan ‘ekonomi şehitleri’ olduğunu düşünüyorum. İşsizleri bu kapsamda değerlendirmiyorum.

Son dönemde işyerini kapatmak zorunda kalan esnaf, işini yitiren işçi Güneydoğu’da yakınını kaybeden aileler kadar acılı ve yaralı. Toplumun nabzına kulak verildiğinde bu acılı halin öfkeye ve siyasal tavra dönüştüğü açıkça görülür.

Bu kitle, şehit düşmelerinin nedeni olarak, ekonomiyi krizden krize sürükleyen DSP, ANAP ve MHP’den mürekkep hükümet partilerini görüyor. Ekonomi şehitlerinin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Ve çevrelerini etkileme gücüne sahipler.

Seçim sonuçlarını bu kez büyük oranda ekonomi şehitleri tayin edecek. Anketlerin çoğunda ortaya çıkan tablo bu gerçeği ifade ediyor. Seçim stratejisini Avrupa Birliği veya karşısında belirlemek isteyen partilerin hesabını buna göre yapmasında yarar var.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: m.unal@zaman.com.tr





AHMET SELİM



Anlamak samimiyet ister

Yazıya gelmediği düşünülen; ama her vesileyle bir değer hükmü yapıştırılarak atıfta bulunulan çok önemli meselelerimiz vardır bizim. Mesela eskiden kız çocuklarını geri kafalılık yüzünden fazla okutmadığımız, bir mütearife gibi tekrarlanır durur.

Acaba öyle mi? Cevabını bulmamız pek zor değil. Fakat bir şartı var; samimiyet! Samimiyetle düşünecek ve samimiyetle okuyacak isek, her mesele gibi bu da çözülür. Ne var ki “samimiyet” denilen şey göründüğü ve telaffuz edildiği kadar basit değil. Samimiyet de sabır gibi zora düşüldüğünde, imtihan şartları ağırlaştığında gerçekleştirilebilirse makbuldür. İmtihan kaldırmayan samimiyet ve sabır tavırlarının da pek bir anlamı yoktur.

Önce bir noktayı yine işaretleyeyim: Ben, üniversitede asistanlığa başlamış bir ablamızdan almıştım özel derslerimi. Beş yıl, bazen sabahın üçüne kadar İngilizcematematik çalıştığımız olurdu. Yani öyle kapılarını kapatmış bir aile falan değildik... Aşağıda anlatacaklarımı okurken bu notun zihninizde bulunmasında fayda var.

Karma eğitim

... Bizim zamanımızda, her nasılsa orta dereceli okullar karma değildi. Karmayı üniversitede gördük. Orta dereceden hatırladığım sadece şuydu: Okul arkadaşlarımın sonradan hiç hatırlamak istememesine rağmen, bizimkiler çıkış saatlerinde (yüz metre ötedeki) kız lisesinin önüne gidip bir şeyler yapmaya çalışırlardı ve (kendi beyanlarına göre) sivil polisler de koruyucu tedbir almak zorunda kalırlardı. Hatırlatınca kızıyorlardı, ama gerçek buydu. Hep karşı çıkardım. Bence arkadaşlık, vesilenin tabiiliği çerçevesinde olur. Aynı okulda okuyabiliriz, konuşabiliriz, o çerçeve içinde birçok şeyi paylaşabiliriz. Kız lisesinin önüne gidip yılışık tavırlar takınmanın bununla ne alâkası vardı? Ne alâkası olduğu, bir sonraki kademede, (üniversitede) çıktı ortaya.

Tabii ki ekseriyet böyle değildi; ama, görüntüye dekora bu kesim hakimdi... İsim versem, “sen hatıraları çok önemli bulursun, niçin gölgelendirdin?” diyecekler. Vermeyeyim... 1960’lı yıllar; iki büyük fakülte yan yana, iç içe... Üst koridorları ileride birleşiyor... Son derece güzel bir yapı... O koridorlarda düşünerek dolaşmak ayrı bir güzel; fakat sürdürmek mümkün değil. Çünkü her pencerenin önünde bir içli dışlılık manzarası var. Arkadaşlık mı? Değil. Daha ötesinde bir ciddiyet mi? Hayır. Sadece cıvıklık. Rahatsız edici bir cıvıklık. (Tasvirden uzak duruyorum.)

O zamanlar bu çeşit gözlemlerimi, ilkokulu yeni bitirmiş bir kız çocuğunun ağabeyi olmak hassasiyeti içinde yapıyordum. Artık, babamın yanında benim de ağırlığım vardı çünkü.

“Beşerî yön, ideolojik bahislerden önce gelir” diyordum ve fikren yakın olduğum bazı arkadaşlarımla bile bu konuda anlaşamıyordum. Gerçek yiğitlik gönül adamlığıdır; gönül adamı gönül eğlendirmez, kendi gönlüyle de başkasının gönlüyle de oynamaz. İnsanı önemsemeyenin mukaddesi olur mu? İnsanlık önde gelir, çağdaşlık sonra; ona göre ve de ondan sonra. İnsanı oyuncak eden bir çağdaşlık tasavvur olunabilir mi?

Gönül adamı sorumludur

Gönül adamı, sorumlu adamdır; kendini de muhâtabını da korumak durumundadır. Sınırları kasden önemsenmemiş arkadaşlıkların, başka şekillere dönüştüğünü ve şok tedavileriyle depresyon yıkımlarıyla noktalandığını gördüm. a) dekor kirliliği b) sinsi özendirmeler c) iyi niyet görüntülü riyakârlıklar; iç içe geçmiş daireler halinde birilerini çalkalayıp duruyordu. Onuncu yıl buluşmasında okul arkadaşlarıma “bu konuda ebedi samimiyetsizlersiniz, hâlâ aynısınız ve bazı şeyleri hatırlamak bile istemiyorsunuz” demiştim. Kantinler, koridor pencereleri, kafeler, sinemalar, vs, vs,... Beylerin hafızası, girintisi, çıkıntısı olmayan bir boru haline gelmiş! Hatırlamıyorlar! Yıllar yılı periyodik olarak oyalayıp durduğu biçare sevginin bir gün otobüs durağında küt diye düştüğünü ve karlar içine hıçkırıklarla gömülüp kaldığını hatırlamıyordu adam! Çünkü bugünkü bazı mahkumiyetlerini kendini aldatarak tolere edebilmesi için geçmişini hatırlamamak zorundaydı... Evet, ben “erkek samimiyetsizliği” diye bir kavramın varlığına ve birçok analizlerin bu sebeple havada kaldığına inanıyorum.

... Dalıpdalıp gidiyordum. Şimdi hepimiz ihtiyarlamış sayılabileceğimiz için, söylememde mahzur yok: Küçük kardeşim hem estetik hem etik açılardan, tanıdığım en üstün örneklerden biriydi. Onu risklerle dolu bir ortama sevk etmeye gönlüm razı olamadı ve meselenin başörtüsü ile de ilgisi yoktu. Bunu anlamak günümüz şartlarında belki biraz zor; ama imkânsız değil.

Özel hocam

Bir çelişki görüntüsü oluşmasın: “Özel hocam” oralardan gelip geçmiş, onun gibi gelip geçmeye denilecek söz yok. Ama o, kahramanlık örneği gibi bir şeydir. Öylesini kaç kişi başarabilirdi? Yaşama sevinciyle örülmüş büyük bir disiplini bir hayat tarzı ve şahsiyet üslubu haline getirerek teminat dengelerini koruyacak ve sarp geçitleri bu şuurla aşacak... Babam bile ihtilaflı bir bahsi tartıştığımızda söz ona gelince gülümseyerek “Öylesine takdir var da imkân yok!” derdi.

İki–üç basit cümleyle sosyolojik ahkâm elde etme kolaycılığı, çok can sıkıcı bir şey. “Düşünce saygısızlığı”nı çağrıştıran bir pervasızlık.

En küçük yeğenim ünlü bir üniversitenin felsefe bölümünü tercih etmek istiyor ve ben yutkunuyorum. “Para kazandırmaz” demeye utanıyorum! “Sen para kazan da felsefeyi ben öğretirim” de diyemiyorum! “Kimi okudunuz lisede?” Ahmet Aslan’ı. “Onun başka bir kitabı var, gördün mü?” Yok. Felsefe; fizik ve matematik gibi değil. Hocaların duruşlarını ayırıp kıyaslayacaksın, asli metinlere uzanacaksın, kendince bir yorum gücüne ulaşacaksın; felsefe tarihini, tarihin kültürel–sosyal–iktisadî yönlerini tanıyacaksın... Felsefe bir “sürekli iştigal” alanı... Üniversite bunları katlayıp cebine koymaz adamın. “Ekonomik bağımsızlık” nimetini erkeklere kazandırdık da sadece kızları mı ihmal ettik? Hadi bu sözele merak salmış diyelim. Bir başka yeğenim bilgisayarla ilgili yüksek matematikler tahsil eğledi ama, sıradan bir işte tutunmaya çalışıyor. Ataerkil olsan ne çıkar, anaerkil olsan ne yazar. Unutup kaybettiğimiz insanın, cebiyle ve tersinden cinsiyetiyle uğraşarak hangi meselemizi çözebiliriz biz?

Milyonlarca adet yanlış yaparak söylüyoruz bir doğruyu. Bir yanlışlıklar çuvalını bir yere tutturabilmenin kancası mesabesindeki bir doğru kıvrımının müspet anlamı olabilir mi? Gel de hatırlama “doğruyu söylüyor; ama bâtılı murâd etmekte” sözünü!

Vücut dilini, “Ellerini kavuşturursan kapalısın! Hoş geldiiin deyip ellerini yelpaze gibi açarsan gönlün açık demektir” komedisine çevirdiler. Tavır dilinden duruş dilinden üslubun kelimeler ötesi dilinden söz eden yok. “Obje gibi malzeme gibi bakıyorsun insana. Kendini kendinle öyle doldurmuşsun ve içinde başkasına o kadar yer kalmamış ki, özgüven zannettiğin şeyin bir kıyas körlüğü olduğunu bile fark edemiyorsun.” dedirtebilir insana bir tek fotoğraf, bir tek cümle. Tavır–duruş–bakış dili; kültür–fizik taklidinin değil, derunî kültür keyfiyetinin konusudur.

Bu manzaralar, babalarımızın annelerimizin dün okutamadıkları kız çocuklarından dolayı değil, daha sonra yükselen kemmiyet oranlarının keyfiyetçe yetersiz ve özsüz kalması yüzünden oluşmuş sonuçlar cümlesindendir. Dünü hiç anlamaya çalışmayan cinsel, formel, parasal (paracı) takıntılar, bizi insanın, ailenin, hakikatin ve hayatın bütünlüğünden o kadar uzaklaştırdı ki; bir Batılı’nın “okudukça cehâletimiz artıyor” diyerek dile getirdiği tersliklere hiçbir anlam veremeden insanın unutulmuşluğunda kendimizi bir sürüklenmişlik çaresizliğine salıverdik. “Aileyi tutalım, ötesini düzeltiriz” diyordu babam. Acaba yanlış mı söylüyordu? Onun üniversitede okumayan kızları; 5 tane çocuğu, dersane ve okul parası ödemeden, yani her kademedeki puanlarının yüksekliği sayesinde kazanılmış imkânlarla, kendi başöğretmenlikleri altında, en iyi okullarda, 1–2 yabancı dili ana dili gibi bilecek bir donanımla ve kavgasız, bunalımsız, ihtilâtsız, sapmasız bir sıhhat dengesini koruyarak yetiştirmeyi başardılar. Asli eğitim ve rehberlik rolü kendilerindeydi, eşlerinde değil. Bu, Pirenne’nin tabiriyle “eğitimin sürekliliğini ve gerçekliğini içten sağlama eğitimi” bir üretkenlik değeri taşımıyor mu? Ve bu tercihin o günkü imkânlar ve şartlar dahilinde bir rasyonel çerçevesi ve tutarlılığı yok mu? Acaba biz bugün, formel artılarımızla ve onları muallakta bırakan ihmallerimizle bir rasyonel çerçeveye sahip miyiz?

Hem hassasiyetimiz fazlaydı, hem de zaruretlere mukavemet gücümüz. Bugün hem hassasiyetimiz azaldı, hem mukavemetimiz. Tanpınar, hamle gücünü bile mukavemet gücüne bağlıyordu. Belki bunun hassasiyet kaynağı üzerinde yeterince durmuyordu. Dayanma ve direnç rezerviniz tükenmeye yüz tutmuşsa, bırakın acıları ve sıkıntıları; başarıyı, zenginliği, sevinci ve mutluluğu bile taşımayazsınız. Diplomaları, unvanları, emanetleri hiç taşıyamazsınız.

... Bir yanda hakikatin mânâ sağanağı, bir yanda tekabüllerini cümlelere sarıp yetiştirme heyecanı. Yağmur saçımdan başımdan süzülüyor, zihnim sunuş planına ait açıklayıcı kavram zenginliklerinin hücumuna mâruz. Böyle durumlarda “vakit var mı, yer yetecek mi?” diye heyecanlanıp durmuşumdur hep. Bir defasında “vakit ver hoca, ben bunu çözerim!” itirazıyla âdap dışına çıkmıştım da Beygo hoca yaptıklarıma bakıp “Haklıymışsın, gidiş yolun doğru. Ver kağıdını, tamamlanmış saydım gitti!” demişti. Yazıda öyle saymak olmaz ve birleştirerek okumak yeter. Aynı konudaki yazılarımı birlikte değerlendirmenizi rica ediyorum.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr





ALİ BULAÇ



Düvel–i Muazzama’dan AB’ye

AB üyeliği çerçevesinde süren Avrupa–Türkiye ilişkileri 150 yıllık bir tarihin günümüzde aldığı “yeni şekil”dir. “Dünün Avrupa’sı” “bugünün AB’si”dir. AB “düvel–i muazzama” geleneğine bağlı kalarak “daha çok reform” talep etmeye devam edecek, Türkiye de hiçbir zaman bu taleplere tam olarak cevap vermek istemeyecektir. Açık olan şu ki, tarih tekerrür ediyor. Tanzimat’tan bu yana esasta hiçbir şey değişmemiş sanki.

Şimdi bundan sonra işleyecek sürece yakından bakalım ve her gelişmeyi dikkatle izleyelim. Uyum yasaları Meclis’ten geçtiğine göre AB Komisyonu eylül ayında “İlerleme Raporu” hazırlayacak ve rapor ekim ortalarında yayınlanacak. Türkiye’ye müzakerelerle ilgili bir tarihin verilip verilmeyeceğine aralık ortalarında Kopenhag’da yapılacak toplantıda karar verilecek. ‘İlerleme Raporu’ ve müzakere tarihi açısından uyum yasalarının önemi görmezlikten gelinemez. Kopenhag toplantısı her bakımdan önemlidir; çünkü AB, bu yılın sonunda genişleme sürecine nokta koymuş olacak.

Cevabı merak edilen soru şudur: Bu toplantıda Türkiye’ye bir tarih verilecek mi? Şimdilik Türkiye “aday statüsüne sahip ülke” sıfatıyla önüne konan reform taleplerinin önemli bir kısmını yerine getirdi. Yaygın ifadeyle “şimdi top AB’nin ayağında”. Ancak verilen ilk işaretlerden anlaşılan şu ki, top AB’nin ayağında uzun süre kalacak gibi görünüyor. AB Komisyonu, uyum yasalarının geçmesinden memnun olduğunu belli etmekle beraber, herhangi bir müzakere tarihi beklentisine dair hiçbir imâda bulunmuyor. Yetkililer paketin pratikte uygulanması için siyasi iradeye bakacaklarını ve süreci yakından izleyeceklerini söylüyorlar. Haksız da sayılmazlar; çünkü yasak olmasına rağmen işkence bütünüyle kalkmış değil, ifade özgürlüğünü kısıtlayan mevzuat ve uygulamalar devam ediyor. Taramalar başlayınca aradaki fark çok daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

Tanzimat’tan bu yana işleyen süreç ana dinamiklerini koruyarak devam etmektedir. Uyum yasalarının çıkmasından hemen sonra AB çevreleri “Türkiye’nin ödevlerini tam olarak yerine getirmediğini, bu yüzden Brüksel’in hemen olgunluk diploması vermeyeceğini” söylemeye başladılar. İfadenin kendisinde müthiş bir aşağılama var: “Ödevi yerine getirmek, olgunluk diploması vermek...” 19. yüzyılda da benzer ifadeler kullanılıyordu. Tabii ki şimdi Türkiye’nin önüne reform paketinin uygulanmasını izlemenin dışında başka konular da çıkarılacak. Bunların başında aslında üyelik süreciyle doğrudan ilişkili olmayan “Kıbrıs sorunu” gelmektedir. Kıbrıs bütün beklentileri törpülemeye yeten önemli bir konudur. AB’de Türkiye’yi istemeyenler ve Türkiye’deki AB karşıtları, eğer isterlerse –ki çoğu zaman işbirliği içinde olurlar– sadece bu konu dolayısıyla süreci baltalayabilirler.

Resmi çevreler tarafından ifade edilmese de, dolaylı yollarla ve elbette resmi çevrelerin görüşü olarak medya aracılığıyla başka önemli konulara da işaret edilmektedir. Bunu BBC “uyum yasaları”yla ilgili yaptığı yorumda açıkça dile getirdi: “AB, Ankara’nın müzakerelere başlamak konusunda artan beklentilerini törpüleme niyetinde. Çünkü Türk devletinin diğer aday ülkelerden farklı bir kültürü var. Güvenilirliği yok ve ordu ile güvenlik güçleri ellerinde çok fazla güç tutmayı sürdürüyorlar.”

Söz konusu uyum yasaları belli bir ölçüde “devletin baskıları”nı kaldırmaya matuftur; uygulamada nasıl bir şekil alacaklarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak sorun çok daha derinlerde ve taraflar bunu açıkça dile getirmiyorlar. “Devleti güvenilir bulmayan ve ordu ile güvenlik güçlerinin ellerinde fazla güç tuttuğunu” söyleyen AB, bu aşamadan sonra hangi reform paketini öne çıkaracak, asıl merak edilmesi gereken konu budur.

Nüfus, din, devlet geleneği ve sosyo–ekonomik yapı farkı var ki, bunlardan kaynaklanan sorunlar –istenirse– AB sürecini daha bir yüzyıl uzatmaya yeter. Değişen tek şey, bugün toplumun önemli bir bölümünün de “düvel–i muazzamanın reform talepleri”ne sempatiyle bakıyor olmasıdır.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.bulac@zaman.com.tr





İBRAHİM KIBRIZLI



Bu Beşiktaş iş yapar!

100. kuruluş yılında taraftarlarına şampiyonluk yaşatma hedefinde olan Beşiktaş’ın iki sezon önceki kadrosu ile bugünkü kadrosu karşılaştırıldığında, Tayfur, Bayram, Ali Eren, Yasin ve Ahmet Dursun dışındaki isimlerin hemen hepsinin yeni olduğu gözlemleniyor.

Geçtiğimiz sezon kadroya dahil edilen İlhan Mansız, Tümer, İbrahim, Tamer, Ahmet ve Ronaldo’ya bu sezon da Sergen, Serdar, Tolga, Niyazi, Göksel, Zafer, Ali Cansun, Cordoba, Pancu, Zago, Amaral, Nouma dahil edildi.

Beşiktaş’ın Mircea Lucescu yönetiminde yeni sezon için oluşturduğu kadro kağıt üzerinde değerlendirildiğinde tatmin edici. Ancak, yurt dışı ve içinde geçirilen hazırlık dönemlerinde oynan maçlar baz alındığında, henüz lige hazır olmadığı bir gerçek.

Lucescu’nun Beşiktaş’a uygulatmayı hedeflediği sistem ve ideal onbir yavaş yavaş şekilleniyor. Beşiktaş’ın bu sezon 4/3/1/2 sisteminin uygulayıcısı olacağının söylenmesi yanlış olmaz. Bu sisteme göre, kalede Cordoba tek isim. Dörtlü savunmanın göbeğinde Zago’nun yanında Ronaldo, Ali Eren veya Tolga’dan birinin oynaması bekleniyor. Sol kanatta şimdilik İbrahim banko gibi. Sağ kanatta ise Tamer, Niyazi hatta Tolga ve Ali Eren arasında ciddi bir yarış yaşanıyor. Uzun zamandır yaşanan önlibero açığı Amaral ile kapatılacağa benziyor. Orta üçlünün sağında Tümer’in, solunda da Bayram, Ahmet, Serdar’dan birinin oynaması güçlü ihtimaller. Ancak bu üçlünün aynı zamanda sol kanatta İbrahim’i zorlayacağı akılda tutulmalı. İkili forvetin gerisinde oynayacak hücuma dönük orta saha konumunda Sergen rakipsiz. Ahmet Dursun, Ali Cansun, Pancu, İlhan Mansız ve Nouma arasında, İlhan ile Nouma forvette oynayacak ikili olmaya en yakın oyuncular olarak görünüyor.

Her şeye rağmen Beşiktaş ile ilgili kesin bir yorum yapılabilmesi için henüz vakit çok erken. Yeni bir teknik adam ve birçok yeni oyuncudan oluşan bu kadronun oturması için zamana ve sabra ihtiyaç duyulduğu kesin. Ayrıca sakatlıkları dolayısıyla bir türlü ideal takım tertibini sahaya sürememenin getirdiği zorluklar unutulmamalı.

Özellikle Sergen, İlhan Mansız, Ahmet Dursun, Nouma ve Zago gibi yeni sezonda kendilerinden çok şeyler beklenen kaliteli oyuncuların sakatlıklarının iyileşmesi ve oynaması sonrası ancak genel bir değerlendirmenin yapılabilmesi mümkün.

Fakat, ilk defa bu sezon Beşiktaş’ın kenarda beklemek zorunda kalacak olan oyuncularının da sahada mücadele edenler ayarında olduğu açık. Böylesine güçlü bir bank’a sahip olunması mutlaka önemli bir avantaj. Bu ayrıntı gözden kaçırılmamalı...

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: i.kibrizli@zaman.com.tr





ÖMÜR GÖKSEL



Lige 48 saat kala

Futbolda dünya 3.sü olmuş Türkiye’de iki gün sonra ligler başlıyor. Yenilenme ülkemizin her köşesinden fışkırırken, futbolda da Dünya Kupası’nın getirdiği bir show yeniliği ve dostluk göze çarpıyor. Stadlar yepyeni ve dopdolu.

Çok iyi transferler yapan Fenerbahçe.

Eksiklerini teker teker görerek kapatan Galatasaray.

Transfer politikasını, neredeyse 365 güne taşıyan Beşiktaş. En büyük transferi Samet Aybaba olan Trabzonspor, her ne kadar Türkiye liginin favorilerinden görünüyorlarsa da, bana göre Galatasaray ve Fenerbahçe lig ipini göğüslemeye daha yakın iki namzet. Hedefler büyüdü. Şampiyonlar Ligi’ni artık esas ligimizin üstüne çıkarmalıyız. Ancak oraya giden yol, Türkiye liglerinden geçiyor.

Daha maçlar başlamadan yazılı ve görsel basında kavgalar, yangına körükle gidercesine başladı bile. Basın ve Tv programları adeta seviyelerini düşürmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Oysa küfürsüz ve kavgasız bir lige nasıl hasretiz.

Bu yıl hakemlere verilen yetki sonsuz. Küfürler yüzünden ikinci anons yapılırsa, küfür eden taraftarın sahası kapatılacak. Şayet üçüncü kez anons yapılırsa, takım bir sonraki maçını seyircisiz oynayacak. Yöneticiler, televizyoncular ve amigo yazarlar; göreviniz çok büyük. Çirkin reyting kavganız yüzünden sporu, spordan uzaklaştırarak ülkeyi çok kötü yerlere sürüklüyorsunuz. Medya sorumluluğu çok mühimdir. Sorumsuz ve ne dediğini bilmeyen, tahrik tohumları ile kitleleri birbirine sokan Tv programlarındaki katılımcılar, çok dikkatli olmalıdırlar. Konuşulan her sözün beyin süzgecinden geçmesi lazımdır. Tahrik tohumlarından uzak ve kaliteli konuşan Ali Dürüst, Atilla Kıyat ve Mete Düren gibi yöneticilere, Türk sporunun çok ihtiyacı var. Bu seviyede konuşabilen, kalitesi tartışılamayacak diğer yönetici kardeşlerimin isimleri, şu anda aklıma gelmemişse, kendilerinden özür dilerim.

Ortega’lı ve Revivo’lu Fenerbahçe, Felipe’li ve Mondragon’lu Galatasaray, Nouma’lı ve Cordoba’lı Beşiktaş, dünya 3.sü ülkemiz liginin yabancı yıldızları. Doğru orantıda düşünürsek, bu yıldızların takviyesi ile takımlarımız, Şampiyonlar Ligi ve UEFA’da 3.lükten daha iyi bir derece elde etmelidirler.

En büyük görev hakemlerimize düşmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan hakem tenkitleri programlarından etkilenmemelerini tavsiye ederken, takımlarına gönül veren taraftarlara, küfürsüz, hoşgörülü bir sezon temenni ederim.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: o.goksel@zaman.com.tr





AHMET SELİM



Pres tek silah değildir...

Taktikler statik olmamalı. Bir sezonda değil, bir maç içinde bile değişkenlik gerekebilir.

Pres yaparak alan daraltmak, etkili bir silahtır. Fakat hem yegâne silah değildir, hem de sürekli olarak kullanılmasının önemli mahzurları kendini gösterebilir.

B. Münih–Milan maçını zaman zaman seyrettim.

“Takım karakteri” olgusu zor meselelerden biri. Alman ekolü içinde bir Bayern gerçeği var ve benim bildiğim 40 yıldır var. Nasıl oluyor da, ülkesinin futbolundan ayrı olarak böyle bir karakter, onca değişime ve akıp giden yıllara rağmen süreklilik kazanabiliyor?

Mesela; B.Münih, fazla agresif görünmez ve pek pres yapmaz. Buna karşılık, yumuşak ve derin bir mukavemeti vardır. Paniğe kapılmaz, disiplini son saniyeye kadar korur. Tekniği Alman ortalamasının üstündedir. İleriye kaçırabileceği hünerli adamları hep bulunur. Kontratak özelliği daima canlıdır; gollerini genellikle rakiplerinin çoğu kendi sahasından henüz ayrılıp yerleşmeye çalışırlarken başlattığı akınlarla gerçekleştirir.

Kırk yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle. Milan’ı adeta bir kadife eldivenle sımsıkı kavrayarak yendi! Milanlılar B. Munchenliler yanında; hırçın, telâşlı, bireysel kaabiliyetlerini son haddine kadar zorladığı halde sonuç alamamanın huzursuzluğunu yansıtan delikanlılara benziyordular... Oliver Kahn da tam bu takıma yaraşan bir kaleci görünümündeydi.

Demek ki pres yapmadan da oluyor. Hatta Bayern gibi “bir siz gelin, bir biz gelelim!” cinsinden eski “şovalye tavrı”nı sürdürenler bile var.

Galatasaray Avrupa’da presle bir farklı özellik oluşturmaya ve bazı eksilerini bu yolla kapatmaya mecburdu. “Piranalar” denilen özel orta saha kadrosu da buna müsaitti. Ama hep aynı şeyi yapamazsınız. Formdaki halleriyle Okan–Emre–Suat gibi isimleri bir araya getirmek, iradeyle seçimle başarılabilecek bir iş değil. Başkalarını aynı işe zorlarsanız; taşıyamazlar, tartamazlar.

Bence Fatih Terim’in önündeki mesele budur.

Baliç’in henüz ayak uyduramadığı görülüyor. Her şeyden önce fiziği uygun değil. Keskin solaklar, pek dengeli koşamazlar. Prekazi de öyleydi. Daraltılmış alanda, yapışarak dalıp çıkarak iş göremez Baliç; ama Prekazi’nin yaptıklarını yapabilir. Terim’in dar alan dalaşmasına uygun olan bir Berkant da, Baliç’in yapabileceklerini yapamaz.

Acaba işi biraz çoğullaştırmanın zamanı gelmedi mi? Pres, ara sıra patlayan ve aynı anda başlatılarak bir fırtına gibi yaşanıp sonuç alındıktan sonra bırakılan bir taktik rezerv olarak kullanılamaz mı? Pressiz zamanlarda, devreye başka taktik zenginlikler sokulamaz mı? “Bu bize uymuyor” denilmek yerine, bazı oyuncular o zenginlik içinde değerlendirilemez mi? Ve acaba aslolan da bu değil mi?

Milli Takım, Brezilya maçında hücum presi yapınca onlar ne yaptı? Teknikleri sayesinde, telaşlanıp da top kontrolünü kaybetmediler; bizi adeta kendi sahalarındaki pres çukuruna sıkıştırıp, açılan ve boş kalan alanlara adam kaçırarak savunmamızın yalnızlığından faydalandılar. Yani bizim pres geri tepti! Demek ki presi aciz bırakıcı taktik ve teknik çareler vardır. Biz o türlü çarelerden (o alternatiflerin özelliklerinden) pres adına uzak duramayız, durmamalıyız.

Santrfor sıkıntısının bir sebebi de, orta alan futbolcularının presten başkaldırıp forvete geçememeleridir. Arif, presten yan çizip ileriye kaçtığı için forvete hareketlilik getirebiliyor ve iyi de oluyor. Ümit Karan, pres vizesi için boş deparlarla yorulmasa, gerçek kimliğini daha iyi gösterebilir; fakat bu fırsat ona verilmiyor.

Bir de şu var: Galatasaray, uzun ve derin toplarla çıkmasını, pres şartlanmışlığı yüzünden neredeyse unutur gibi oldu. Presten daha kolay yollar da vardır; topu kapıp orta sahayı havadan geçmek gibi. Alanı genişletmek de yerine göre çok faydalıdır!

...Hâsılı, bir çeşitlenmeye gidiş rengi gerekiyor. Oyunu kanatlardan hızla akıtmak, rakip hücumdan dönerken onları derin toplarla gafil avlamak ve futbolun benzeri birçok kolay güzellikleriyle donanımlı hale gelmek; hem farklı oyunculardan yararlanma imkânları kazandırır, hem de dışarıda bizi tek yönlülük zaafiyetinden kurtarır. Değişken olabilmenin etkisi, pres’inki kadar şaşırtıcı bir alternatiftir.

Fatih Terim yeni bir terkip yeni bir inşa arayışına doğru yol almak durumundadır. Bu aynı zamanda, (önce Fatih Terim’in ihtiyacını hissettiği) yeni bir heyecan yeni bir motivasyon demektir. En hareketli anlarında bile düşünceli bir hali var; bir şeyleri nasıl olduracağına dair sıkıntıları bulunduğu hissediliyor.

Çözüm, anlattığım yerdedir ve Fatih Terim’in bu virajı da geçeceğinden eminim.

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr





FİKRET ERTAN



Madalyayı çoktan hak etti...

Eski Başkan Bill Clinton’ın İsrail’i, Yahudileri çok sevdiğini, onlara yaranmak için başkanlık döneminde neler yaptığını bilirdik; ama onun İsrail için ölmeye bile hazır olduğunu doğrusu bilmezdik. Şimdi öğreniyoruz ki Başkan Clinton, başkanlığı sırasında eline tüfeğini alıp İsrail’in saflarında savaşmaya hazırmış.

Bizim gazetelerin bazılarında yer alan habere göre Clinton ‘Irak’ın saldırması halinde İsrail için silahlanıp savaşacağını ve gerekirse ölebileceğini, Irak, Ürdün Nehri’ni geçip İsrail’e girerse, hemen elime tüfeğimi alıp cepheye koşarım, savaşıp, ölürüm.’ demiş geçen gün. Bu haber biraz eksik bir haber. Clinton, gerçekte şöyle demiş: ‘Irak ya da İran orduları Ürdün Nehri’ni geçtikleri takdirde İsrailliler benim şahsen elime bir tüfek alıp mevzileneceğimi ve savaşacağımı ve öleceğimi bilirler.’

Clinton, apaçık bir yaranma arzusunu belirten bu sözlerini geçen hafta pazartesi günü Kanada’nın Toronto şehrinde adam başı 1000’er dolar ödeyip kendisini dinlemeye gelen 350 kadar Yahudi karşısında sarf etmiş ve bu sözlerinin hemen ardından ayakta alkışlanmış. Toronto Hadaşah–WIZO adlı bir Yahudi hayır kuruluşunun şahsa ait bir özel evde organize ettiği bu toplantıda Clinton ayrıca isteyenlere imza vermiş ve konuşmasını yapmadan önce saksofon da çalmış. Haberi veren Toronto Star adlı gazete, Clinton’ın konuşma ücretinin, adını saklayan birisi tarafından ödendiğini ve Clinton’ın konuşma ücretlerinin 125.000 dolar civarında olduğunu da yazıyor.

İsrail için ‘savaşır, ölürüm’ diyen Başkan Clinton’ın, kendi ülkesi Vietnam’da savaşırken askerden kaçtığını herkes biliyor; ama fazla bilinmeyen bir konu onun askere gitmemek için yalan söylediği ve torpil yaptırdığı... Hatırladığıma göre, 1992 yılında askerden kaçtığı Amerikan medyasında konu edildiğinde Clinton’ın okuduğu Arkansas Üniversitesi’ndeki askere alma ve eğitim dairesi (ROTC Birimi) Başkanı Albay Eugene Holmes, Clinton’ın 1969 yılında kendilerine yalan söylediğini ve Vietnam’a gitmemek için kendileri üzerinde siyasi baskı yaptırdığını açıklamıştı.

Başkan Clinton işte o dönemden bu yana işine geldiğinde yalan söyleyen birisi. O kadar ki meşhur Monica Lewinsky skandalı sırasında ve sonrasında başkan iken televizyonlardan halkına yalan söylemiş, sonra işler değişince yalanını itiraf etmiş, Amerikan halkından hiçbir şey ifade etmeyen bir de özür dilemiş, Kongre tarafından görevinden azledilmekten zor kurtulmuştu.

Aynı Clinton, 8 yıllık başkanlık döneminde İsrail’e görülmedik destek vermiş, birçok yakın yönetici ve danışmanlarını Yahudilerden seçmişti; hatta görevinin son günü çıkardığı özel af ile Marc Rich gibi bir kanun kaçağını ve dolandırıcılıktan suçlu 4 Hasidik Yahudi’yi affetmişti. Bu özel af ile aklanan Rich konusunda 2001 yılının Şubat ayında bir televizyonda ‘Şimdi size Marc Rich’in affında neyin beni etkilediğini söyleyeyim isterseniz... İsrail beni bu konuda derinden etkiledi.’ demişti. Sonradan ortaya çıkan gerçeklerden de İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın Clinton ile yaptığı özel telefon konuşmalarında Rich’in affı için Clinton’dan ricacı olduğu ve ona Rich’in İsrail’in milli güvenliğine yaptığı muazzam katkılardan övgüyle söz ettiği; İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres’in, eski maliye bakanlarından Yakov Neeman’ın, Kudüs Belediye Başkanı Ehud Olmert’in, MOSSAD eski başkanlarından Sabatay Şavit’in ve birçok başka İsrailli ünlü ve nüfuzlu şahsiyetin Rich’in affı için Clinton’a özel muktupla başvurdukları anlaşılmıştı. İsrail ile Filistin heyetleri arasında yapılan ünlü Camp David Zirvesi sırasında Clinton’ın taraflar arasında anlaşma sağlanması halinde İsrail ile Amerika arasında yeni bir güvenlik anlaşması yapılması için elinden geleni yapacağına söz verdiği de bir ay kadar önce ortaya çıkmış ve bu da Clinton’ın İsrail’i ne kadar sevdiğini açıkça ve bir kere daha ortaya koymuştu.

Bütün bunlardan sonra ne diyelim? İsrail kendisini ölmeye hazır olacak kadar seven, kendisine sayısız hizmetlerde bulunan Bill Clinton’a bir madalya vermeli. O yaptıklarıyla büyük bir madalyayı çoktan hak etti bile...

07.08.2002

Yazarımızın E-Postası: f.ertan@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
07 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Anadolu Finans Kurumu

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.