Batı karşısında Anadolu’nun zor günler yaşadığı Kurtuluş Savaşı’nda milletin kaderini eline alarak yaptığı gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi bir kez daha büyüklüğünü gösterdi. Şu ya da bu sebeple artık milletin gönlüne yer etmiş ve neredeyse yarım asırlık bir devlet politikası olmuş Avrupa Birliği (AB) konusundaki kilitlenmeyi çözmek için Meclis açıkça olaya el koydu. Türkiye’nin Avrupa ile yaptığı pazarlıklarda gereksiz yere elini zorlaştıran meseleleri halletti. Sırça köşklerinde Meclis’i karalamayı alışkanlık haline getirmiş olanların ise yüzü bir daha karardı. Milletvekillerinin şahsî menfaatlerinden başka hiçbir şeyi düşünmediklerini, seçim kararından sonra kimsenin Meclis’e uğramayacağını iddia edenlere siyasiler gece gündüz çalışarak en güzel cevabı verdi.
Gerek yıllardır üzerine yazıp çizdiğimiz bir konunun önemli bir aşaması olduğu için, gerek siyasi tarihimizde önemli bir dönüm noktası olduğu için TBMM’nin AB uyum yasalarıyla ilgili olağanüstü toplantısını olağanüstü bir heyecanla izledim. Milletvekillerini cumartesi sabahı 06.30’a kadar çalışarak tamamladıkları çalışmalarında 2 saatlik uyku dışında yalnız bırakmadım.
Siyasetin iflas ettiği anda büyük bir hamle
Siz neler hissettiniz bilmiyorum; ama vekillerimizin sergilediği bu son tablo karşısında en az ay–yıldızlı millilerimizin Dünya Kupası’ndaki futboluyla gurur duyduğum kadar gurur duydum. Siyasetin iflas ettiği, Türkiye’nin kendinden beklenen en küçük reformu dahi yapacak kudrete sahip olmadığının içerde ve dışarda yaygın olarak dillendirildiği bir ortamda gelen bu hamle, içeriği ne kadar tartışılsa da göz doldurdu.
AB’nin gerçekten Türk milletinin bu teveccühünü hak ettiğine inandığım için mi? Asla. Bu kararlar alındı diye 10 seneden önce AB’ye tam üye olacağımıza inandığım ya da Avrupa’nın yerli yersiz isteklerinin sona ereceğini sandığım için mi? Hayır.
Heyecanımın en önemli sebebi, yüce Meclis’in her şeyden umudun kesildiği bir andaki bu çıkışıyla AB’nin yıllardır kullandığı maskeyi çekip kaldırmış olması. Türkiye’nin AB ile tam üyelik, serbest dolaşım ve ekonomi gibi gerçek değeri olan herhangi bir meseleyi ele almak istediğinde hemen önüne sürülen bahaneler büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Bütün vatanperver insanlar gibi ben de çıkan yasalardan dolayı bazı tedirginlikler yaşıyorum, ama öyle geliyor ki şimdi asıl paçası tutuşması gereken Avrupa. Şimdiye kadar bu konularda gerekli adımlar atılamadığı için, yani ifade özgürlüğü konusunda sorunlar olduğu için, uygulanmadığı halde idam cezasının yürürlükte olduğu için, bireysel özgürlüklerle ilgili sıkıntılar olduğu için Türkiye ciddi olarak Avrupa ile asıl meseleleri konuşamıyordu. Şimdi taraflar, özellikle de AB gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacak. Aslında Türkiye’nin çağdaş dünyaya uyum için zaten atması gereken, çoğu vatandaşlarının da arzusu olan bu düzenlemelerle bahaneler ortadan kalkmış oluyor. Bu düzenlemeler yapılmadan önce herhangi bir Avrupalı yetkiliye “Türkiye’yi oyalıyor musunuz, yoksa gerçekten üye yapacak mısınız?” diye sorduğumuzda şu standart karşı soruyla karşılaşırdık: “Türkiye Avrupa Birliği üyeliği konusunda ciddi mi?” Uyum yasalarından sonra bu tarz kimseyi kesmeyecek.
Meclis bu atılımla içe ve dışa dönük cesur bir adım atmış oldu. 1999’da açılırken bir üyesinin bildiği diller arasına Kürtçeyi de eklediği için büyük tartışmaların yaşandığı Meclis, bölücülerin, teröristlerin istismar etme riskine rağmen Kürtçenin özel kurslarda öğrenilmesi ve Türkçe dışındaki dillerde yayın yapılabilmesini yasal hale getirdi. (Başörtüsüyle ilgili bir adım atılmamasının, AB’nin önceliklerindeki çarpıklığı açıkça gösterdiğini not edelim) Olağanüstü halin 4 ay sonra tamamen kaldırılacak olmasıyla birlikte bu adımlar 30 bin şehidin acısı bağrına basarak yaraları tedavi etme sağduyusunu ve tepkisel değil pro–aktif bir tavrı gösteriyor.
AB’ye dönük atılan adımlar da aynı yaklaşımın sonucu. AB’nin 15 yıl boyunca mücadele ettiğimiz terör konusunda bütün dostane olmayan tutumuna, Karen Fogg’un artık milletimizin malumu olan elektronik postalarına, Verheugen’in Kıbrıs’la ilgili beyanatlarına, Avrupa Parlamentosu’nun sözde Ermeni soykırımı konusundaki girişimlerine, insan haklarına çifte standartlı yaklaşımına rağmen Türkiye’nin en azından şimdilik bunları bir kenara iterek AB’ye yaklaşmak için gerekli adımları atması Avrupa’daki Türkiye düşmanlarını utandıracak, başta sayıları 4 milyonu bulan soydaşlarımız olmak üzere Türkiye dostlarını sevindirecek yine pro–aktif bir adım. Brüksel’de Türkiye–AB ilişkilerini izleyen bir uzman, Ermeni lobisi, PKK uzantıları ve Türkiye’nin tüm düşmanlarının Avrupa kamuoyunda kozlarını yok edecek bu demokratikleşme adımlarının atılmaması için dua ettiğini söylüyordu. Şimdi bu çevrelerin ve onları kendi çıkarları için kullananların yakıtı bitti.
Yeni yönetim anlayışı
Elbette olması gereken bu açılımların Brüksel’in ricasıyla, yumurta kapıya dayandıktan sonra değil, Türkiye’nin kendi değer ve dinamikleri doğrultusunda çoktan halledilmesiydi. Keşke Türk milletinin fertleri en tabii haklarını elde etmek için Brüksel’in aracılığına ihtiyaç hissetmeselerdi. Ama bunun hesabını vermesi gerekenler, her şeye rağmen sağduyusunu kaybetmeyen halk değil onları bu noktaya getirenler olmalı.
Sağı solu, Alevi’si Sünni’si ve Kürt’üyle Türk toplumunun kıymetini bilmesi ve fazla özgürlüğün fazla sorumluluk anlamına geldiğinin bilincinde olması kaydıyla Türkiye bu yasalarla yeni bir yönetim ve toplum anlayışına adım atmış oldu. Yönetimde ideolojik, tepeden inmeci kalıpların değil toplumun taleplerinin esas alınacağı, düzenin otorite ve korkuyla değil sorumluluk ve özgürlük esasları üzerine sağlanacağı bir yaklaşım bu. Meclis’in öncülük ettiği bu kararlarla Türk devleti, toplumun ergenliğini kabul etmiş oldu.
Alınan kararlar AB üyeliğinin yolunu açsın ya da açmasın, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) dışındaki bütün partilerin bu yeni toplum ve yönetim anlayışı üzerinde mutabık olmaları Türkiye’nin geleceği hakkındaki umutları güçlendirdi. Keşke MHP de bu yeni toplum ve yönetim anlayışının dışında kalmasaydı. 1999’da AB Helsinki zirvesinde Türkiye’ye adaylık için öne sürülen şartları kabul eden, teröristbaşının idamının bekletilmesine razı olan, Ulusal Program’ın altına imza atan, ortaklarına muhalefetle işbirliği içinde bu yasaların çıkarılması durumunda hükümeti bozmama sözü vererek aslında uyum paketi konusunda en büyük katkıyı sağlayan MHP rahatlıkla bu süreçte de yer alabilirdi. Zaten getirdiği eleştiriler ve taşıdığı endişeler aslında hem diğer partiler, hem de geniş bir vatandaş kesimi tarafından paylaşılan endişeler. Ama MHP mahsurları asgariye indirecek uzlaşmacı bir yaklaşım yerine karşı cepheyi oluşturmayı seçti. Mesela idamla ilgili düzenlemenin anayasaya yerleştirilmesi konusunda DYP ile AKP’ye destek olacağına ‘meydanlarda Öcalan’ı idamdan kurtaranları deşifre etme’ saikiyle Adalet Komisyonu’nda bu maddenin paketten çıkarılmasını engelledi. Tek başına muhalif kutup olunca, diğer partiler de ister istemez MHP’nin şimdiye kadar niçin bölücübaşını asmadığını, asamayan bir hükümette kaldığını, hükümetten ayrılmayarak AB uyum paketinin geçmesini engellemediğini sordular.
Özetlemek gerekirse alınan kararlar AB konusunda Türkiye samimiyetini ortaya koydu, test sırası şimdi AB’de. Bu kararlara rağmen Türkiye’yi oyalamayı sürdürerek ya da dışlayarak aslında şimdiye kadar bir aldatmaca içinde olduğunu da, samimi olduğunu da gösterebilir. Türkiye’nin yolunu belirleyebilmesi için testin sonucunu bir an önce görmesi gerekiyor.
Bu Meclis giderayak ortaya koyduğu yeni toplum ve yeni yönetim anlayışıyla tarihteki yerini aldı. Zaten Türk halkının kahir ekseriyeti de AB’yi mandacı bir zihniyetle değil; vatandaşından korkmayan, onun rüşdüne güvenen, milletiyle el ele vermiş bir yönetim anlayışına kavuşmak için istiyor. Bu anlayışı yakaladıktan sonra kanatlanacak olan bir Türkiye’nin AB’nin dışında kalıp kalmaması bizden çok Avrupa’yı ilgilendirmez mi?
Aksiyon Dergisi Dış Haberler Editörü
07.08.2002
|