George W. Bush’un başka bir ülke ile uluslararası hukuka meydan okuduğu için savaşa gitme düşüncesi çok komik. Bush iktidara geldiğinden beri, ABD pek çok uluslararası anlaşmayı yırttı, diğer ülkelerin 20 yıldır uyguladığı BM anlaşmalarını hiçe saydı.
Biyolojik silah anlaşmalarını ihlal ederek, yasa dışı yollardan kendi biyolojik silah denemelerini yaptı. Laboratuvarlarında silah gözlemcilerinin tam bir araştırma yapmalarını reddetti ve Irak’ta da kimyasal inceleme teşebbüslerini yok etti. Antibalistik füze anlaşmalarını yırttı, nükleer denemeleri yasaklama anlaşmalarını da çiğnemeye hazırlanıyor. Geçmişte, bazı devlet liderlerinin öldürülmesi de dahil, CIA’nın bazı gizli operasyonlar yapmasına izin verdi. Ufak çaplı silah anlaşmalarını sabote etti, uluslararası ceza mahkemesinin altını oydu, iklim sözleşmesini imzalamayı reddetti ve geçen ay da BM’nin işkenceyi önleme anlaşmasını etkisiz kılarak, yabancı gözlemcilerin Guantanamo Körfezi’ndeki kampta tutuklu bulunanları ziyaret etmesini engellemeye çalıştı. BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmadan Irak’a yönelik bir savaş hazırlığına girmesi de, Saddam Hüseyin’in BM silah denetçilerini kabul etmemesinden daha vahim sonuçlar doğuracaktır.
Fakat, ABD hükümetinin savaş ilanı aslında silah denetçileriyle ilgili değildir. Cumartesi günü, ABD’li yetkili John Bolton, ‘Today’ programında, ‘Bizim politikamız Bağdat’ta bir rejim değişikliğinde ısrardır ve denetçiler Irak’a gitse de bu politika değişmeyecektir.’ dedi.
ABD yönetiminin Saddam’ı devirme konusunda politikalarını haklı çıkarma gayretleri iki kez değişti. Birincisinde Irak’ın El–Kaide’ye yardım ettiğinden dolayı potansiyel hedef olduğu belirtildi. Bunun doğru olmadığı ortaya çıkınca ABD yönetimi Irak’ın kitle imha silahları geliştirmiş olabileceğini ve silah denetçilerinin ülkeye girmelerine izin vermediğinden dolayı hedef seçildiğini açıkladı. Şimdi, somut deliller bulunmayınca silah konusu da düştü.
Şimdiki sebep ise Saddam Hüseyin’in varlığı. Bu en azından varlığı kanıtlanabilirlik açısından avantajlı bir sebep (!). Şu anda gerçek olan bir şey var, önce Irak’la savaşa gidilecek, haklılığı ise sonra ispatlanacak. Petrol konusunda ise savaş stratejik bir amaç taşımıyor. ABD yönetimi Saddam’dan korkmuyor; ama halkını bununla korkutuyor. Irak’ın terörün sponsorlarından biri olduğuna dair bir kanıt yok. Saddam, bir ülkeye kimyasal silahla saldırınca nükleer bir taarruza maruz kalacağının fazlasıyla farkında. O, 10 yıl önceki gibi dünya için artık bir tehdit değil.
Fakat, ABD’nin savaşa gitmek için pek çok dahili sebebi var. Birincisi, eğer Irak’a saldırı düzenlenirse, terörle savaş bayrağı dalgalanmış olacak. İkincisi, süper güçlerin halkı savaşı sever. Bush, Afganistan’da yabancıları vururken, oy oranı yükseldi. Bu görüşten hareketle mali skandallardan bunalan Bush ve yardımcısının üzerindeki dikkatler başka yere yönelmiş olacak. Bu zaviyeden bakıldığında savaşın yakınlığının fayda sağladığı kesin.
ABD, çok büyük bir askeri endüstriyel komplekse sahip ve bunun ayakta kalması da çatışmalara bağlıdır. Belki de en önemli sebep, Beyaz Saray’ı kontrol eden şahinlerin sürekli bir savaşın bu konuda sürekli bir ihtiyaç doğurduğunu düşünmelerindendir.
Belki de teröristlerle ve diğer Arap ülkeleriyle sürekli bir savaş senaryosu Irak’ın işgalinden daha iyi bir formüldür. Şahinler biliyor ki, kim kaybederse kaybetsin kendileri kazanacak. Diğer bir deyişle ABD Irak’a saldırmak için hazırlanmıyorsa, başka bir ülke için hazırlanıyor olabilir. ABD savaşa gidecektir; çünkü savaşması gereken bir ülkeye ihtiyacı var.
Tony Blair de bir işgali destekleme konusunda pek çok sebebe sahip. Sürekli Saddam’ın omuzunda olarak diğer Avrupa ülkelerinden daha fazla bir liderlik kredisine sahip olacak. Başkanla yakın ilişkileriyle Avrupa içinde arabuluculuk konusunda yüksek bir rol sağlayacak ve gücün de tercümanı olacak.
ABD yönetimi başka ülkelere saldırdığında ceza görmediğini keşfettiği zaman, tabii ki kendi müttefikleri arasındaki bazı ülkeleri de tehdit edecektir. Kaynaklar için doymak bilmeyen istekler sömürgeci maceraları daha da teşvik eder, bu diğer yarı emperyal ülkelerin çıkar sahalarına da tecavüz etmesine sebep olur. Bu kaynakların kullanımının sonuçları konusunda sorumluluk almayı reddeder ve diğer ülkeleri çevresel felaketler konusunda tehdit eder. Diğer hükümetleri hakir görür ve stratejik amaçlarının önündeki engelleri kaldırmak için anlaşma ve sözleşmeleri dikte ettirir. Yeni üretim nükleer silahlar üretmeye başlar ve karşı taraftan herhangi bir saldırı olmadan onları kullanmaya hazırlanır. Ortadoğu’da da böyle bir cehennem ateşi yakılmak üzere ve dünyanın diğer ülkeleri de içine çekilmeye çalışılmakta.
ABD, diğer bir deyişle, emperyal güç gibi hareket ediyor. Emperyal güçler, daha güçlü bir direnişle karşılaşana kadar imparatorluğunu genişletir.
İngiltere eğer ABD ile özel ilişkileri terk eder ve ABD’nin dünya için tehdit olduğunu kabul ederse, bu, güçlü bir karşı koyma olabilir.
İngiltere ne askeri, ne de ekonomik anlamda ABD’ye karşı koyamaz; ancak bu karşı koyma diplomatik anlamda olabilir. ABD’ye karşı tek güvenli ve mantıklı cevap, işbirliği yapmamaktan geçer. İngiltere ve Avrupa diplomatik anlamda ABD’yi engelleyebilir. Biz Irak krizi ve İsrail–Filistin çatışması konusunda bağımsız çabalar gösterebiliriz.
Ekonomik kötü yönetimler, gangster kapitalizmi ve aşırı askeri harcamaların, dünyayı bir paspas gibi kullanan Amerika’nın gücünü sınırlayacağını umuyoruz.
(The Guardian, 06.08.2002)
07.08.2002
|