Bölge Haberleri |
|
|
|
| |
Müslüm Gürses için ‘şikeste beste’ |
Arabesk müziğin ‘babası’ Müslüm Gürses, bu akşam Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahneye çıkıyor. “Açıkhava Konserleri”nde ilk kez yer alan Müslüm Gürses için, mekânlar ve dinleyenlerin kimliği önemli değil aslında. O, her zamanki umursamaz tavrıyla, kendi şikeste (kırık) dünyasının sisleri arasından yine şarkılar söyleyecek. Müslüm Gürses’in hayatının bir “şikeste beste” olmadığını kim söyleyebilir?
Müslüm Gürses kırık birisi. Bunda “Müslüm Gürses hadisesi”ni sosyolojik olarak anlama çabalarının da, onun hakkında fikir yürütenlerin de hiç kuşkusu yok. Ancak Müslüm Gürses’i ya onu dinleyen ve homojenleştirilmiş bir şekilde sunulan kitleyle özdeşleştirmeye çalışan ya da daha genel bir modernleşme sürecinin toplumsal hiyerarşide oluşturduğu en diptekilerin arabeskteki bir sözcüsü olarak değerlendirmeye yönelen yahut da her ikisini birden yapan bu çalışmalar, onun bu kırıklığına ulaşmakta güçlük çeker ve kendi münferitliği içinde Müslüm Gürses’in kırıklığının ne anlama geldiği üzerinde düşünemez.
Müslüm Gürses’in kırıklığı, tıpkı kendi hayatının bir sis perdesi içinde gizli kalması gibi saklı bir kırıklık. Ancak yaydığı titreşimlerle, hiç de bir başkası ya da başkaları tarafından kırılmış, örselenmiş, eziyet çektirilmiş, zulme ya da gadre uğratılmış, ezilmiş, baskılanmış ya da en azından canı sıkılmış birinin kırıklığı gibi durmuyor üzerinde. Gerçekte, bütün bunlar olabilir de, olmayabilir de. Ama o, sanki sadece kırık ve o kadar... Saf bir kırıklık bu, sanki kırık olarak doğmuş ya da eğer sonradan edinildiyse, bunu üzerine iyi yakıştırmış bir kırıklık.
Onun için mekânlar ve kalabalıklar önemli değil
Ne demek hiç kimse tarafından kırılmamış olan bu saf kırıklık? Her şeyden önce, ona yakıştırılan bütün sıfatların doğrudan ya da dolaylı olarak ima ettiği asi olmak, kentte kırın temsilcisi olmak, kentin varoşlarında toplum hiyerarşisinin en dibinde yer alanların sözcüsü olmak, “delikanlı” olmak gibi daha çok sosyolojik içeriklerden devşirilmiş anlam kategorileriyle anlaşılamaz bir “hal içre” olmak demek. Ancak bu saf kırıklık, bozulmamışlık ya da dokunulmamışlık da, çok örselenmiş ve acı çekmişlik de içermeyen ya da aslında bütün bunlara kayıtsız bir kırıklık. Sanki bir adada ya da bir çölde tek başına yaşayan kişinin kırıklığı nasıl olursa öyle bir kırıklık. İşte bu nedenle Müslüm Gürses’i anlamaya çalışan bütün sosyolojik çabalar, bir anlamda güdük kalır. Onu sadece Gülhane’de düzenlenen şenlikte ve orada onu dinlemeye gelen bir kitleyle birlikte düşünür. Oysa Gürses, Esma Sultan Yalısı’nda da sahneye çıkmış; Leonardo Da Vinci’nin ünlü tablosu “Son Akşam Yemeği”nin sahneye taşınmasında, mankenlerin ve tanınmış yüzlerin Hz. İsa ve havarilerini oynadığı, melekleri canlandırdığı varsayılan kıyafetler giyinmiş erkek ve kadın mankenlerin ortalıkta dolaştığı bir ortamda, bir konser vermişti. Onu oraya davet edenlerin neyi amaçladığı, orada İsa’nın son akşam yemeğinde havarilerine eti diyerek ekmek ve kanı diyerek de şarap sunmasından yola çıkılarak davetlilere sanatçının kanı denilerek şarap ve sanatçının eti denilerek de “lahmacun” sunulmasından belki çıkarsanabilir. Ancak sahnedeki bir kilise korosunun susmasından hemen sonra “Bakma Bana Öyle” adlı şarkısıyla ortaya çıkıveren Müslüm Gürses, kendisine çevrilen yadırgayıcı bakışlara rağmen, ortamı hiç de yadırgamaz. Onun için böylesi “frapan bir sanat ortamı” herhangi bir yerde bulunabilecek herhangi bir yığından farksızdır. Bu şarkının tercih edilmesi ise, ne Gürses’in ortama ya da orada sanat diye sergilenene yabancılığından ne de orada bulunan davetlilerin ya da izleyicilerin “seçkinliği”nden dolayıdır. Müslüm Gürses, bunu düşünemez; ama üzerinde taşıdığı söz konusu kırıklık nedeniyle, “isabet” ettirdiğinden de bahsedilemez mi?
Müslüm Gürses’in kitlesi yoktur aslında
Aynı şekilde, “kitle”siyle özdeşleştirilebilecek bir kırıklık da değildir bu. Modernleşme süreciyle birlikte Anadolu’nun en ücra köşelerinden kalkıp çaresizlik içinde kentlerin varoşlarına sığınmış, her an isyana hazır, her haliyle marijinal kesimlerin sözcüsü olarak sunulması, bize Müslüm Gürses hakkında değil, olsa olsa bu kesimler hakkında bir şeyler söyler. Konserlerinde birden transa geçip göğüslerini açarak kendilerini jiletleyenlerin onunla özdeşleştirilmesi, olsa olsa medyanın bir açgözlülüğünün sonucu. Çünkü kendilerini jiletleyenlerin polis tarafından götürülürken orada bulunan “kitle”ye karşı mağrur bakışı ile medyanın fotoğraf makinelerinin ya da kameraların arkasına gizlenmiş mağrur bakışı aynı; ve çünkü Müslüm Gürses, konserlerinde birilerinin kendini jiletlediğini gördüğünde, “ben yokum” diyerek konseri yarıda kesip sahneyi terk edebilmektedir. Onlar için üzüldüğünü söylerken bile sanki bir trafik kazasında başına bir şey gelmiş birilerine üzüldüğünü söyler gibi yapabilmektedir bunu ve kendisiyle onlar arasında kurulmaya çalışılan ilişkiyi hiç anlayamamış gibi bakabilmektedir. İşte bu nedenle Müslüm Gürses’in “kitlesi” olamaz.
Üzerindeki kırıklığı bir adada ya da bir çölde tek başınaymış gibi taşısa da, kalabalıklar içinde bir münzevi de denemez Müslüm Gürses için. Zaten bu türden kırıklar münzevi olamayacak kadar “toplum içinde”dirler. Hatta bir Müslüm Gürses biyografisi yazılmaya kalkışılsa, tamamıyla bir sis bulutuyla karşı karşıya kalınır. Müslüm Gürses de kaçınır hayatından bahsetmekten.
Bu tür bir kırıklığın dili de yoktur. Kullandığı dil, kendisini söylemez; ne bulduysa onu söyler. Kendisine diller edinir. Kesintili bir dildir bu ve aslında tecrübenin dolayımından geçmemiştir. Bazen tam oturur, bazen abartı kaçar; ama kendine doğru çekilmekten ziyade hep kendinden uzaklaşır. Ama bazen de kendinden beklenileni söyler. Müslüm Gürses’in söylediği şarkıların sözlerinin, ona ait olmamasının bir nedeni budur. Bu tür bir kırıklığın bir dili olmaması nedeniyle de, çoğunlukla Unkapanı piyasasını iyi tanıdığından kendinden beklenen sözler yazmada usta olan Ali Tekintüre’nin “piyasaya göre” oluşturduğu şarkıları söyler; ama bir Alevi deyişi olan 'Haydar Haydar’ı ve başka Alevi deyişlerini de, Türk halk müziğinden birçok türküyü de, piyasada çok tutulan ve fantezi türünden arabeskin her çeşidine yayılan parçaları da, hatta Türk rock müziğinin sivrilen ismi Teoman’ın “Paramparça"sını da söyleyebilir ve bunların hiçbirisi, üzerine yapıştırılmış gibi durmaz. Ne “Kırk yılın başında halim hatırım/Sorulsa ne yazar sorulmasa ne” demesinden ve ne de Teoman’ın şarkısındaki modern ve kentli unsurlardan yola çıkılarak, Müslüm Gürses’in kırıklığı üzerine fikir yürütülebilir.
Kırık bir saz, kırık bir hayat...
Peki bu kırıklığı negatif unsurlarla yan yana konması dışında, pozitif ifadelerle dile getirmenin bir yolu yok mu? Var elbette; ancak bu “talk–show”larda veya “stand– up”larda birtakım “fani” şeyler hakkında söylediklerini, şarkı sözlerini, medyada çizdiği, filmlerinde oynamadan oynadığı portreleri bir kenara koymakla, yani Müslüm Gürses’in iç dünyasını bilmekle ulaşılabilecek bir bilgi. Buna ulaşmak da o kadar kolay değil. Elimizde onun hakkında gerçekten “kırık” bir imge var. Bir de, söyleyiş tarzını ister garipseyelim ister beğenelim, hiç de detone olmayan bir şekilde, hatta hayli başarılı bir biçimde söylediği şarkılar. Bu akşam, aynı tarzıyla Açıkhava’da “sahne” alacak Müslüm Gürses. Kelimenin müzik literatüründeki anlamıyla olmasa bile, diğer anlamıyla “şikeste” bir tarzda izleyenlerinin karşısına çıkacak. Ancak dışarıdan bir gözlemci için, Müslüm Gürses’in hayatının bir “şikeste beste” olmadığını kim söyleyebilir ki? Hem de Galip’in dizelerindeki gibi bir ‘şikeste beste’: “Aldım o hevesle kilkideste / Bu naz mı dedim şikeste beste.” Kırık bir kalem, kırık bir saz, kırık bir hayat; nazı çekildikçe, hiç de parçalanmış şeyler değildir bunlar.
|
|
Ahmet Demirhan
08.08.2002
|
|
| |
Genç sanatçılar, Atina’da ‘Kozmos’u tartışacak |
Atina’da yapılacak olan 11. Avrupa ve Akdenizli Genç Sanatçılar Bienali’nin Türkiye seçmeleri, Uluslararası Bienal Komitesi üyesi olan Sabancı Üniversitesi’nin oluşturacağı bir komisyon tarafından yürütülecek.
Avrupa ve Akdeniz ülkelerinin genç sanatçılarını, dünya kavramına getirilen yeni bakışları irdelemeye davet eden ve bu yılki konusu “kozmos”, Avrupa ve Akdeniz’in “kozmografileri” ve “kozmopolitanizm” olarak belirlenen bienal, 6 –15 Haziran 2003 tarihleri arasında yapılacak.
Görsel sanatlar, uygulamalı sanatlar, gösteri sanatları ve müzik olmak üzere dört sanat dalında yarışma açılacak olan bienale sunulan eserlerin sayıları Uluslararası Bienal Komitesi tarafından belirlenecek. Genç sanatçıların katılımı, bienale katılan yönetimlerin ya da kurumların var olduğu bölgelerde yerel seçmeler yoluyla gerçekleştirilecek. Türkiye’de ise bu seçmeler, Uluslararası Bienal Komitesi üyesi olan Sabancı Üniversitesi’nin oluşturacağı bir komisyon tarafından, nitelik ve yenilik ölçüleri göz önünde tutularak yürütülecek. Bienale görsel sanatlar dalında katılma hakkı kazanan sanatçıların çalışmaları 15 Ocak–14 Şubat 2003 tarihleri arasında “Geleceğe Esintiler” adlı sergide Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri’de sergilenecek.
15 Ağustos –15 Kasım tarihleri arasında başvuruların yapılacağı bienale katılmak isteyen sanatçılar, bienal şartnamesini Sabancı Üniversitesi’nin Karaköy’deki iletişim merkezinden alabilecekler.
Tel: 0 212 292 49 39
|
|
Kültür–Sanat
08.08.2002
|
|
| |
Avrupa Filmleri Festivali’ne başvurular başladı |
Ankara Sinema Derneği’nin de katkılarıyla bu yıl 8'incisi düzenlenen Avrupa Filmleri Festivali–Gezici Festival 11 Ekim’de başlıyor. Geçen yıl olduğu gibi dört şehri ziyaret edecek olan festival, 4 Kasım 2002’ye kadar sürecek.
Ankara Sinema Derneği tarafından TC Kültür Bakanlığı, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği ve Europa Cinemas’ın katkılarıyla düzenlenen Avrupa Filmleri Festivali, “Avrupa Filmleri”, “Toplu Gösteriler”, “Avrupa Kısa Filmleri (Kurmaca, Canlandırma, Deneysel)” bölümlerinden oluşuyor. Festivale eserleriyle katılmak isteyenlerin, 2001–2002 yılları arasında yaptıkları filmleri resmi “başvuru belgesi” ve tanıtım malzemeleriyle birlikte 15 Ağustos’a kadar festival bürosuna göndermeleri gerekiyor. Seçici kurul tarafından yapılacak elemenin sonuçları, 1 Eylül 2002 tarihine kadar başvuru sahiplerine bildirilecek.
|
|
Kültür Sanat
08.08.2002
|
|
| |
Altın Aslan'ın programı açıklandı |
Avrupa’nın en eski film festivali için geri sayım başladı. Bu yıl 29 Ağustos’ta başlayıp 8 Eylül’de sona erecek olan 59. Venedik Film Festivali’nin programı açıklandı. Meksikalı gerçeküstücü kadın ressam Frida Kahlo’nun hayat hikayesinden beyazperdeye aktarılan “Frida” ve Sam Mendes’in yönettiği “The Road To Perdition” festivalde yarışacak 21 film arasında dikkat çekiyor.
Aynı zamanda festivalin açılış filmi de olan “Frida”nın başrollerinde Salma Hayek, Edward Norton, Antonio Banderas ve Geoffrey Rush gibi isimler var. Filmin yönetmenliğini ise Aslan Kral filminden tanıdığımız Amerikalı kadın yönetmen Julie Taymor üstlenmiş. 143 filmin gösterileceği festivalin yönetmenliğini yıllarca Berlin Film Festivali’ni yöneten Moritz de Hadeln yapacak. Ayrıca festival organizatörleri bu yıl İtalyan yönetmen Dino Riso’ya bir onur ödülü vereceklerini açıkladı. 85 yaşındaki yönetmen, yaşamı boyunca imza attığı Poor But Beautiful, The Easy Life ve 1974 yılında en iyi yabancı film Oscar’ını alan Profumo di Donna ile büyük başarı yakalamıştı. Geçtiğimiz yılki festivalde Hindistanlı kadın yönetmen Mira Nair’in 'Muson Düğünü' adlı filmi 'Altın Aslan' ile onurlandırılmıştı.
|
|
Kültür Sanat
08.08.2002
|
|
| |
Bergama Vapuru'nda ikinci caz akşamı |
Bergama Vapuru’nda düzenlenen “Caz Akşamları”nın ikincisinde, piyanist Burçin Büke İzmirlilerle buluşacak.
14 Ağustos Çarşamba günü saat 19.30’da Pasaport İskelesi’nden kalkacak Bergama Vapuru’nda, cazseverler Körfez manzarası eşliğinde müzik dolu bir gece yaşayacaklar. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası solist sanatçısı Burçin Büke’nin piyanosu ile katılacağı konserde, kontrbasta Kürşat And, davulda Ayhan Öztoplu ve solist Mehmet Büyükkeskin sahne alacak. Geceye katılmak isteyen cazseverler, biletleri İzmir Sanat gişesinden temin edebilecekler.
|
|
İzmir, aa
08.08.2002
|
|
| |
Yedikule Zindanları, piyano ve ney sesiyle aydınlandı |
İstanbul’un tarihi mekânlarından Yedikule Zindanları, piyanist Fazıl Say ile DJ ve neyzen Mercan Dede’nin verdiği bir konser-partiye sahne oldu. Türkiye’de, klasik piyanonun bir DJ ile ilk kez bir araya geldiği gecede Fazıl Say da DJ’lik yaptı.
İstanbul’un, Bizans döneminde inşa edilmiş en önemli tarihi mekânlarından biri olan ve Osmanlı döneminde daha çok siyasi tutukluların hapsedildiği Yedikule Zindanları, önceki akşam bir ilke sahne oldu. Mahpuslarının arasında 2. Osman (Genç Osman)’ın da olduğu, şarkılarda “Yedi düvel zindanından beterdir Yedikule” sözleriyle nam salan Yedikule Zindanları’nda önceki akşam verilen konser–parti, sadece müzik türlerinin değil, birbirinden çok farklı kültürel kimliklerin de buluşmasıydı. Hakan Erdoğan Productions’ın düzenlediği konser–parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kültür politikası ile icrasında öncelikli olan klasik Batı müziğinin, geleneksel Türk tasavvuf müziğinin ve modern elektro müziğin birbirinden ayrı dinleyici kitlelerini de bir araya getirmesiyle ilgi çekiciydi.
Önceki akşam Fazıl Say ile Mercan Dede’nin birlikte verdikleri konser–parti, her iki sanatçı açısından bir ‘ilk deneme’ olmasının yanı sıra, klasik piyano ile bir DJ’nin buluşması bakımından Türkiye’de de ilk kez denenen bir organizasyondu.
Gece, dünya müzik çevrelerinde ‘Bach’ın en iyi yorumcusu’ olarak bilinen Fazıl Say’ın, Bach’ın “Fransız Süiti”, “Pevüd Füg” ve “Chaconne” adlı eserlerinin icrası ile başladı. Daha sonra Paganini’den çeşitlemeler sunan Fazıl Say, sevilen bestesi Âşık Veysel’in “Kara Toprak”ını çaldı.
Fazıl Say’ın bu kısa resitalinin oluşturduğu birinci bölümün ardından gelen bölümde ise Mercan Dede ile Fazıl Say, birlikte sahneye çıktılar. Özgün yorumu ve virtüözitesi ile dikkat çeken kanun sanatçısı ve besteci Göksel Baktagir’in bir eseri ile başlayan ikinci bölümde, bazı Batılı bestecilerin eserlerinin yanı sıra, Türk halk müziğinin özgün yorumcularından Erkan Oğur ve dünyaca ünlü ‘duduk’ sanatçısı Gasparyan’ın bir şarkısı, bugüne kadar pek çok sanatçının yorumladığı “Hiroşima” şarkısı, Genco Erkal’ın sesinden Nazım Hikmet’in bir şiiri de yer aldı.
İkinci bölümde çalınan eserlerde Arkın Ilıcalı, hem “Mercan Dede” kimliğiyle ney üfledi, hem “DJ Arkın Allen” kimliğiyle miks setinde DJ’lik yaptı. Mercan Dede’nin çok çeşitli enstrüman ve ritm kayıtlarını kullanarak eserlerde yaptığı düzenlemeye, Fazıl Say’ın usta parmaklarından çıkan piyano ezgileri eklendi. İkinci bölümün başında proje ile ilgili düşüncelerini açıklayan Mercan Dede’ye göre her ikisinin ortak noktası ses ve sesi yakalamaya çalışıyorlar: “Birbirinden farklı kaynaklardan gelen sesler bir araya geldiğinde anlık bir ahenk var ve biz onun peşindeyiz.”
Fazıl Say, DJ oldu
Konserin üçüncü bölümünde, Fazıl Say, piyanonun başından ayrılıp Mercan Dede’nin yanındaki miks masasına geçerek müzik hayatında bir ilke imza attı ve DJ oldu. Dört pikap, iki miks masası, altı CD çalardan oluşan sette her iki sanatçının birlikte DJ’lik yaptığı bölüm, bir parti havasında geçti. Dinleyicilerin büyük çoğunluğunun bulunmadığı bölümde, DJ Arkın Allen ve Fazıl Say, daha çok gençlerden oluşan dinleyicilere “hip hop”, “down tempo” ve dans müziği gibi ritmi yüksek ve interaktif müzikler çaldı.
Konser öncesinde bir Tv kanalında, proje ile ilgili olarak dünya genelinde insanların klasik müzik dinlemekten bıktığını belirten ve “Kaybolan ilginin geri dönüşü, günün geçerli sanatlarıyla yapılacak evliliklere bağlı.” diyen Fazıl Say’ın müzik kariyerinde nasıl bir yere oturacağını söylemek henüz erken. Fakat kendi deyimiyle her zaman ‘uçuk’ projelerin peşinde koşan DJ Arkın Allen ya da bir diğer adıyla Mercan Dede için bu konser–parti, bir DJ’nin deneyimi açısından hayli önemli... Klasik müzikle elektronik imkânlarla yorumlanan tasavvuf musikisi arasında kurulmaya çalışılan bu ‘evlilik’in, düşünüldüğü gibi Kapadokya, Ayasofya gibi tarihi mekânlarda verilecek konserlerle ya da bir albümle devam edip etmeyeceğini ise her iki sanatçının bu ilk deneyimle ilgili düşünceleri ve dinleyicilerin tepkisi belirleyecek.
|
|
Burhan Eren
/ İstanbul
08.08.2002
|
|
| |
Semih Balcıoğlu’nun çizgileri Sanal Müze’de |
Eczacıbaşı Sanal Müzesi (www.sanalmuze.org) yeni bir sergiyle sayfalarını ünlü karikatürist Semih Balcıoğlu’na açtı.
Semih Balcıoğlu’nun, ağırlıklı olarak son 30 yılı kapsayan ve siyaset dışı, evrensel temaları işleyen çalışmalarından seçilmiş 90 eserinin yer aldığı sergide, sanatçının seramik karikatürlerinin imgeleri ile İstanbul, palyaçolar ve Kapadokya karikatürlerinden de örnekler bulunuyor.
Bugüne kadar birçok dergi ve gazetede karikatürleri yayımlanan Balcıoğlu, Gabrovo Mizah Evi’nin yaptığı oylama sonucu dünyanın 106 çizerinden biri olarak kabul edildi. Türkiye’de üç boyutlu karikatürü gerçekleştiren ilk sanatçı olma özelliğini de taşıyan Balcıoğlu, bugüne kadar 55 kişisel sergi açtı.
Eczacıbaşı Sanal Müze danışmanı Haşim Nur Gürel, karikatür sanatını bir düşünce silahı olarak kullanıp, toplumu uyarmayı ve uyandırmayı, 60 yılı aşkın bir süredir kendisine görev edinmiş, uluslararası alanda aldığı sayısız ödülle etkinliğini yurtdışına taşımış bu usta sanatçıyı Sanal Müze’de ağırlamaktan onur duyduklarını söylüyor. Gürel, çok yönlü ve sürekli kendisini yenileyen bir karikatürist olmasının yanı sıra eşine ender rastlanan bir anlatı ustası da olan Balcıoğlu’nun, sözel ve çizgisel söyleminde çoğumuzun aklına gelmeyecek farklı alanlarla doğa, insan, kültürel miras, çarpık kentleşme, yaşam, ölüm, zaman, denge, İstanbul ve politika gibi olgular arasında yaratıcı sentezler kurduğunu belirtiyor. Yaptıkları anketle, izleyicilerden gelen cevaplar doğrultusunda müzede karikatürlere de yer vermeye karar verdiklerini söyleyen Gürel, Semih Balcıoğlu ile başlayan bu dizinin yeni sergilerle süreceğini dile getiriyor.
Geçtiğimiz aylarda internet üzerinden resim tutkunlarının seyrine sunduğu Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyit, Burhan Uygur, Hüseyin Avni Lifij, Leyla Gamsız, Avni Arbaş, Hale Asaf, Nuri İyem, Neşet Günal gibi Türk resim sanatının önemli isimlerinin tablolarını sergileyen Sanal Müze’de, hâlen birçok seçkin ressamın eserlerinden oluşan sergiler ve koleksiyonlar da yer alıyor.
|
|
Kültür Sanat
08.08.2002
|
|
| |
İzmir, yeni 'Resim ve Heykel Müzesi'ne kavuştu |
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek Kültür Bakanlığı'na tahsis edilen Kültürpark'taki eski İtalyan Pavyonu, Kültür Bakanı Suat Çağlayan tarafından 'İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi' olarak açıldı.
Kültür Bakanı Suat Çağlayan; İzmir Valisi Alaaddin Yüksel ve Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın özellikle kültür sanat alanında önemli çalışmalar yaptıklarını belirterek kendilerine teşekkür etti. Büyükşehir Belediye Başkanı Piriştina, İzmir'de bulunan tarih ve sanat müzelerini Kültürpark alanında toplamayı hedeflediklerini ifade ederek, bu amaçla Devlet Resim ve Heykel Müzesi'ni Konak'tan Kültürpark'a taşıdıklarını söyledi. Müzenin restorasyonu için 300 milyar lira harcandığı kaydedilirken, müzede çeşitli sanatçılara ait resim, heykel, özgün baskı ve seramiklerden oluşan 450 eserin dönüşümlü olarak sergileneceği belirtildi.
|
|
Hasan Çilingir
/ İzmir
08.08.2002
|
|
| |
Dünya gençleri, müzik festivali için Bişkek'te |
Kırgızistan Cumhurbaşkanı Asker Akayev'in eşi Mayram Akayeva'nın başkanlığını yaptığı Merim Vakfı tarafından düzenlen müzik festivali başladı. Dünyanın 23 ülkesinden çok sayıda genç müzisyen Bişkek'te buluştu.
Almanya, Ermenistan, İsrail, Mısır, Çin ve Malezya gibi 23 ayrı ülkeden 14–15 yaş arası 200'e yakın genç müzisyenin katıldığı festival, 9 Ağustos'a kadar sürecek. Kırgızistan'ın ünlü turistik bölgesi Issık Göl'de gerçekleştirilen ve 9 Ağustos'taki kapanış töreniyle son bulacak olan festival süresince, genç müzisyenler klasik müzik ve halk müziği alanında yeteneklerini ortaya koyacaklar. Açılış törenine Kırgızistan Genel Sekreteri Osmanakun İbrahimov, Başbakan Nikolay Tanayev, Cumhurbaşkanı Askar Akayev'in kızı Bermet Akayeva ve seçkin bir davetli topluluğu katıldı.
|
|
Atıf Ala
/ Bişkek
08.08.2002
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
08 Ağustos 2002
|
|

Zaman Spor
Kültür-Sanat
|
|
|
|
|