Bölge Haberleri |
|
|
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
 |
Bu iş nasıl oldu?
Uyum yasalarının kesintisiz bir çalışma ile Meclis’ten geçmesi, aynı Meclis’in daha önceki performansı düşünüldüğünde çoğu insanı şaşkınlık içinde bıraktı. Şu ana kadar pasif ve tutuk davranan, pozisyon almakta zorlanan partilerin bir anda böylesine ortak bir irade ortaya koymaları, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Kararları çıkaranlar, bu iş için somut olarak zaman verenler milletvekilleri olduğuna göre, düşünmeye de oradan başlamak lazım. AB konusundaki parti tavırlarının son birkaç ayına baktığımızda, kritik noktanın MHP’nin AB karşıtlığını apaçık bir biçimde deklare etmesi olduğunu görüyoruz. MHP’nin kendisini hem diğer partilerden ayrımlaştırmasına, hem de askeri bürokrasinin gölgesinden sıyırmasına hizmet eden bu çıkış, seçimi de kaçınılmaz kılmıştı.
O andan itibaren MHP açısından bakıldığında seçim için kendi lehlerine olan adımlar; ironik olarak ‘AB yasalarının’ da kabulüne hizmet etti. Bu partinin AB karşıtı pozisyonunun belirginleşmesi, kendi oyunu yükseltti ve konsolide etti. Ancak bir anda karşısında muğlak ve heterojen olmakla birlikte, siyaseten tutarlı bir AB cephesi yarattı. Diğer bir deyişle MHP’nin seçimlerde alabileceği oyu artırmasının karşılığı, AB yasalarının geçmesi olarak tecelli etti. Çünkü diğer partiler, uyum yasalarına itiraz ettikçe MHP’lileşeceklerini fark ettiler. Oysa çoğunluğun içinde olmak, seçim gündemine gelindiğinde çoğunluğu temsil etmek anlamına gelebilir ve oy artırıcı bir rüzgar yaratabilirdi. Buna MHP’nin kullandığı ilkel ve itici siyasi dilin etkisini de eklemek gerek. Son dönemde verilen demeçlerin üzerine tuz biber eken Meclis konuşmalarında; bu partinin sözcüleri cahil, bağnaz, hatta ırkçı konumlar sergilediler. Öyle ki Meclis’te MHP’nin azınlıkta kalması, Türkiye’nin onurunun korunması olarak bile algılandı.
Partilerin yasaları böylesine iradeli bir tutum içinde onaylamasının ardındaki diğer unsur ise, ülkenin yeni bir ekonomik krizin eşiğinde gezinmesidir. AB yolunda yürümeyen bir Türkiye’ye IMF’nin de çok kuşkuyla bakacağı açıktır. Kişi başına borcu kişi başına milli gelirini geçen, yani adil bir gelir dağılımıyla tek tek hepimizin reel olarak iflas edeceği bu ülkede; bırakın yabancı sermayeyi, yerli sermayenin bile dışarıya kaçacağı apaçık gözükmekte. Bunun anlamı milli gelirin yeni bir şok düşüş yaşaması, depresyon ve işsizlikle birlikte dövizin karaborsaya düşmesi; ve bir adım sonrasında iflasın dünya kamuoyu önünde hukuken kabulüdür. Bunu Amerikalılar da bilmekte. Dolayısıyla da tam muhtemel bir Irak harekatı öncesinde böylesine zayıf düşmüş bir Türkiye istememekteler. ABD yetkililerinin her fırsatta Türkiye’yi AB içinde görmek istediklerini söylemelerinin anlamı budur. Yoksa AB üyesi olmuş bir Türkiye’nin onların işine fazla yaramayacağını elbet biliyorlar. Onlar için ideal olan durum, AB’ye hiçbir zaman tam üye olamasa da, kapısında duracak kadar gücü olan bir Türkiye’dir.
Ekonomik durum ve ABD telkinlerinin birleşmesi ise, Türkiye bürokrasisinin kerhen de olsa, AB uyum yasalarının çıkmasını desteklemesine neden olmuştur. Siyasetin gerçek sahiplerinin zımni onayı, bir anda umulmadık bir Meclis iradesi yaratmış; ve olay bir basiret, hatta kahramanlık gösterisi olarak sunulmuştur. Ama ortada hâlâ ne anlamlı bir tartışma, ne üzerinde düşünülmüş pozisyonlar, ne de topluma uzanan gerçek bir siyaset bulunmaktadır.
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
|
|
HÜSEYİN GÜLERCE |
 |
Ankara’nın havasına, hayâller ve belirsizlik hakim
Seçim kararından sonra siyasetin nabzını tutmak amacıyla hafta başında iki gün Ankara’daydım. Meclis’te çayların geç gelmesinden, çay paralarının milletvekillerinden bir telâşla tahsil edilmesinden anlıyorsunuz ki seçim havasına herkes girmiş.
Ankara’da dikkatimi en fazla hayallerin çokluğu çekti. Hayalleri anlatan ve dinleyenler çok, gerçeklerle karşılaşmak isteyenler ise azdı. Ankara, bir manyetik alan gibi seçim alanı içine girmiş. İnsanlar bu alan içinde tıpkı demir tozları gibi dizilmişler. Aynı tepkileri veriyor, aynı şeyleri konuşuyor. Durmadan anlatıyorlar; ama birbirlerini dinlemiyorlar.
Siyasetin mahşer günleri başlamış. Herkes “nefsî, nefsî” diyor. Kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı sırf listelerin başında yer almak için harcamaya hazır. “Önce ben”, bakışlarda ve beden dilinde hakimiyeti çoktan ele almış.
Belirsizlik Ankara’nın üstüne bir kâbus gibi çökmüş. AK Parti’nin birinci parti olduğu gerçeği diğer partileri tedirgin ediyor. “İttifak istemiyoruz” diyenlerin kabadayılığı, mezarlıktan geçerken şarkı söylemeye benziyor. İflas eden müteahhidin inşaatlara Mercedes’le gitmeye devam etmesi gibi, barajın altında gözükenler dik durmaya çalışıyorlar.
İttifak kelimesi bile anlamını yitirmiş. Türkiye’nin problemlerini çözme veya aynı ilkelerde buluşma düşüncesiyle değil, “AK Parti’nin önünü nasıl keseriz?” arayışlarıyla ittifaklar kurulmaya çalışılıyor. Ya da “barajın altında kalmaktan nasıl kurtuluruz?” telâşı hakim. Ve göreceksiniz bu ittifaklar konusunda ne sürprizler çıkacak ortaya. Siyasetin duayenlerinden Cemil Çiçek Bey kendi çizgilerinde, kendi konumlarında duramayanlardan politikanın insanları değiştiren yapısından öylesine rahatsız ki, “Dağda evliya olmak kolay, şehirde evliyalık zor.” diyor. “İttifaklar çoban salatası değil ki, domatesi, hıyarı, soğanı, biberi doğra, sonra da üzerine yağı dök, limonu sık, karıştır. Bu anlayışla ittifak mı olur?” diye söylenip duruyor.
AK Parti dışında tatlı bir seçim heyecanı yaşayan yok. Baraj korkusuyla birbirinin ipine yapışıp birlikte dibe inenleri ve siyasete böyle bir el ele tutuşma ile veda edecekleri bile görebiliriz...
İyileşecek hastanın doktor ayağına gelirmiş. Biz gazetecilerin de bazen böyle şansları oluyor. Sayın Kemal Derviş’le ilgili doğru kaynaktan haber alma imkanım oldu. Sayın Derviş’e siyasî bir misyon biçenler onu ikinci adam olarak ya da gittiği yeri güçlendirecek bir görevde katiyen görmek istemiyorlar. Derviş’in ancak birinci adam olması durumunda fonksiyonunu icra edebileceğine inanıyorlar. Bunu gerçekleştiremediği takdirde siyaseti bırakıp üniversiteye dönmesinin doğru olduğunu ifade ediyorlar. Ben şunu anladım: Yeni Türkiye yetkililerinin ve medyanın emrivakileri Sayın Derviş’i hiç istemediği bir yere sürüklemiş; ama başkalarının kendisine biçtiği misyonu kabullenmeye de hiç niyeti yok. Derviş konusunun da sürprizlere açık olduğunu düşünüyorum.
AK Parti’nin önü kesilir mi? Kesilmeye çalışılırsa giderek güçlenir ve tek başına iktidara gelir mi? Kuruluşunda geniş kitlelerle kucaklaşamayan AK Parti, milletvekili listelerini hazırlarken bir büyük buluşmayı başarabilir mi? AK Parti iktidarına Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nden; “makûl bir süre tanınmalıdır; çünkü neticede bu halkın iradesidir” diye bir koruma gelir mi? Yoksa bütün bu sorular, Meclis 1 Ekim’de toplandığında bir küskünler hareketi ya da Irak operasyonu sebebiyle seçimlerin ertelenmesiyle mi cevap bulur?
Başta da ifade ettiğim gibi Ankara’nın havasına hayâller ve belirsizlik hakim.
Türkiye’nin kapısını bir erken seçimle birlikte bir kaos çalıyor.
Bakalım sağduyu hakim olup belirsizliğin kaosa dönüşmesini engelleyebilecek miyiz?
Zor bir geçit; ama geçmek zorundayız...
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.gulerce@zaman.com.tr
|
|
|
İBRAHİM KIBRIZLI |
 |
İyi bilirdik!
Üretim, ihracat, cari işlemler dengesi, büyüme, mali disiplin, faiz dışı bütçe fazlası, işsizlik, enflasyon ve faiz oranları, döviz ve hisse senedi fiyatları gibi makro ekonomik göstergelerin seyri geleceğe dönük kararların alınması noktasında piyasalar için büyük önem taşır.
Ekonomik büyümenin yüzde 3–3,5 seviyesinde olması, ihracat ve turizmden gelen ivme ile üretimde kıpırdanmanın yaşanması, cari işlemler dengesinin istenen şekilde gelişmesi, faiz dışı fazlanın GSMH’nin yüzde 5,5’i seviyesinde olması ile yüzde 35 kabul edilen yıl sonu enflasyon hedefinin tutturulabileceği anlaşılıyor.
Bu olumlu gelişmelerin etkisi ile bir ara kritik 1 milyon 700 bin TL sınırını aşan dolar kuru 1 milyon 635 bin TL seviyesine geriledi, yıllık bileşik yüzde 78’e yükselen faiz oranları yüzde 67’ye indi, düşüş yaşanan borsa endeksi toparlanarak 10.500 puan seviyesinde özlediği sağlam desteği buldu.
Yıl sonuna kalan süre için iç borçların çevrilmesinde bir sorun yaşanacağı korkusu aşılmış gibi görünüyor.
Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinden sonra bozulan bu makro ekonomik büyüklükler mercek altına alınarak incelendiğinde hemen hepsinde bir toparlanmanın yaşandığı ve yıl sonu hedeflerine ulaşmanın mümkün olduğu söylenebilir.
Özellikle erken seçim kararının alınması ve seçim uygulamasının başlatılması ile siyasi belirsizliğin gerekçesinin de ortadan kalkması ve seçimde ülke barajını aşmaları söz konusu olan partilerin uygulanan programı devam ettireceği mesajları vermesi iç ve dış piyasaları iyice rahatladı.
Tüm bu olumlu kabul edilecek gelişmelere rağmen hâlâ bazı kesimlerin kafaları karıştırıcı arayış içinde olması ve piyasaları tedirgin edici senaryolar üretmesi anlaşılır değil.
Ekonominin geleceğini yönlendirmeye dönük daha çok spekülatif amaçlı bu senaryoların merkezine, Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in görevine devam edip etmeyeceği, siyasete girip girmeyeceği, girecek ise de hangi partiden gireceği üzerine oturtuluyor.
Fakat tüm çabalarına rağmen bu kesimlerin kendi kısır çıkarları uğruna hedeflediği kaos ortamının yaratılması mümkün olmuyor...
Bunun böyle olmasının tek bir nedeni olabilir. Derviş’in, hiçbir siyasi kimliği ve tabanı olmaksızın siyasi ve ekonomik literatürde karşılığı olmayan bir ‘sosyal liberal sentez’den yola çıkarak geniş tabanlı bir siyasi oluşum kurulması çabaları sergilemesinin kamuoyunda umulan karşılığı yok.
Bu da kuşkusuz Kemal Derviş’in göreve gelmeden önceki popülaritesini zaman içerisindeki ‘gel gitli’ tutumu sonucunda yitirmiş olmasına ve kamuoyunda karşılığının kalmamasına bağlanabilir.
Artık, Derviş’in bundan sonra vereceği kararın, oluşan dengeleri olumsuz etkileme potansiyeli kalmadı bile denilebilir. Dahası kararının rengi ve biçiminin piyasalar için bir değer taşımadığı anlaşılıyor.
Peki yaptığı hizmetler karşılığı bir teşekkürü hak etmiyor mu? Bu ülkeye hizmet veren her devlet adamı için olduğu gibi Sayın Derviş de şüphesiz bunu hak ediyor.
Hem de fazlasıyla...
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.kibrizli@zaman.com.tr
|
|
|
AHMET SELİM |
 |
Kara mizah!
Şu sıralar “liberal sol” ve “liberal sağ” tabirlerinin sıkça kullanılıyor olmasını gülümseyerek seyrediyorum.
Okulda “kümeler” ve bizim alışamadığımız “aşırı basitleştirme yüzünden zorlaşma” modernlikleri ile bunu vermek belki eğlendirici olur; ama biz yine “anlaşılabilirlik” mantığından uzaklaşmayalım.
Liberal sağ, daha fazla sağ, yelpazenin bir tarafı... Liberal sol ve daha fazla sol, diğer tarafı... İki tarafın birleştiği yer neresi oluyor? Liberal, liberalizm. İşte “merkez” de o! Hep bunu anlatmaya çalışıyorum, bir türlü kabul ettiremiyorum. Biz alışmışız, olayların müşahhas ve sert diline! Vakti gelir, kafamıza çarpar, anlarız...
Liberal sol olmaz diyorlar. Olur olur! Çok da yakışır!
Şimdi söyleyeceklerimi şaşırtıcı bulabilirsiniz; ama hemen reddetmeyiniz lütfen:
Kapitalizm ve Marksizm, “ekonomizm” adı verilen bir ortak telâkkiye zaten sahiptir ve bu bilinmektedir. Prof. Z. Fahri Fındıkoğlu bunu işaretlerken enteller pek ciddiye almıyorlardı. Olayların dili, o inadı da, kırdı–kıracak... “Ekonomi her şeyi belirler. Diğer değerler ona göre şekillenir ve belirleyicilik özüne sahip değillerdir.” ifadesi ekonomizmi yansıtmaya yeter. Marx ayrıca alt–üst yapı ile üretim biçimi kavramlarını kullanıyor... Bir adım daha ileriye gidip “maddeye bakış” noktasına gelirsek, maddî determinizmle karşılaşırız. Belirleyici olan ekonominin kendisi nasıl değişir? Rasyonel bir determinizm içinde, akılla, ilimle, teknikle değişir... Buraya kadar manevî bir şey yok, Kapitalizm’le Marksizm arasında da (henüz!) bir fark yok. “Buraya kadar” dedik; ama o “buraya kadar”, çok önemlidir ve temelleri kapsamaktadır!
Marx, “Kapitalizm’i reddedin, bozun, yaşamayın” demiyor ki! Onu, “zaruri bir gelişme merhalesi” olarak görüyor. Marx’a göre, Kapitalizm’in gerisinde olanlar ona erişmek zorundadır; erişemeyenler “tarih dışı” ilkellerdir! (İlkeller yerine güdükler demek belki daha doğru.)
Aralarındaki ihtilaf geleceğe dönük tahminler (kehânetler) açısındandır. Marx, Kapitalizm’in olgunlaşıp çökerek, yıkılarak yeni bir düzene vücut vereceğini iddia ediyordu. Yıkılmadan, çökmeden, patlamadan değişemez mi? Sonra, yıkılmanın, çökmenin, patlamanın tezahür biçimi farklılaşamaz mı? Üretim biçiminin ve tekniğinin değişmesi, böyle bir farklılığı getiremez mi? Marx’ın, ileride merhaleler için söyledikleri esasen müphem bir kavrama bağlanmıştır ve biraz ütopik, biraz semboliktir.
“Varlığa bakış, insana (insanın ruhuna) bakış, maddeye bakış, ulûhiyete bakış, hayata bir maddî determinizm açısından bakış açılarından önemli ayrılıklar yok aralarında!
Marx’ın sancıları artırmak ve “praxis” denilen teselli dışında ferdî iradeye de tanıdığı bir belirleyicilik payı ve gücü yok. “Aşamaları” bekleyeceksin!
“Bekledik öyle çıkmadı” diyenler varsa, o kadar yanılma payı olur! Marx’ın ayrı bir ekonomik sistemi, modeli, teorisi yoktu ki zaten! Komedi; ama bu böyle! Var diyenler çıkarsa; göstersinler nerede var, nerede yazıyor? İstikbale mâtuf hayalî öngörüler olarak bile yok. “Son aşamada bir patlama olacak, bir biçimde her şey düzelecek” diyordu; o kadar. “Hepimiz proleter olduk” diyen Batılıyı hatırlarsanız, globalizmle Marx’ın son müphem kavramı arasında çeşitli tevillerle bir bağdaştırma yolu bile bulabilirsiniz!
“Liberal sol”un olamayacağını söylemek, biraz münasebetsizlik oluyor doğrusu!
Ben size önemli bir ifşâda bulunayım: Batı, artık, Türkiye’de liberal sağdan ziyade liberal solu istiyor! Sayın Derviş’in gayreti münhasıran kendi üretiminden ibaret değil.
Bir kara delik halini alan liberal merkez, liberal sağın (muhafazakârın) omurgasını henüz tam kırabilmiş değil; her şeye rağmen bunu son nefes noktasına getirebilmiş değil; bundan dolayı liberal solu müreccah addediyor!
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|
|
|
FATİH URAZ |
 |
Sanki erkekler ligi!
Son bir kaç gün fırsat buldukça Amerika Profesyonel Bayanlar Ligi’ni seyretmeye gayret ettik. Söylenecek tek bir söz var, “Olağanüstü” fizikleri, oyun anlayışları, taktik varyasyonları ve becerileri karşısında şaşırmadık demek doğru olmaz.
Son dünya ve olimpiyat şampiyonunun ligi kıran kırana mücadelelere sahne oluyor. Öyle ki birçok yerde bayanlar ligine gösterilen ilgi erkekler ligine gösterilenin üzerine çıkmış. Yadırgamadık çünkü bayanlar ligine büyük yatırımlar yapılıyor ve genç kızlar arasında yükselen değer futbol.
Doğrusunu isterseniz biz senelerce futbolun bayanlara uygun olmayan bir spor dalı olduğunu düşünüp durmuştuk. Onlar için futbolun biraz sert kaçtığını, dolayısıyla da dünya üzerinde fazla rağbet görmeyeceğini öngörmüştük. Gelinen nokta bizim yanıldığımızı çok açık ve seçik bir biçimde gösteriyor.
Bildiğiniz gibi Amerika dışında Çin, Norveç ve Almanya da oldukça güçlü ekipler. İşte o güçlü ülkelerin futbolcuları ile diğer takımların yıldızları Amerika liginde buluştukları için ortaya seyir zevki yüksek maçlar çıkıyor. Kornerler aynen erkekler gibi sert kullanılıyor, toplara sert vuruluyor, etkili çalımlar atılıyor ve kora kor ikili mücadeleler yapılıyor. Hal böyle olunca da seyirciler akın akın stadyumlara koşuyor.
Amerika'da yaşayan bazı kişiler futbola duyulan ilgiyi şöyle açıklıyorlar: “Bu ülkede öncelik yıllar boyunca basketbola, Amerikan futboluna ve beyzbola verilmişti. Basketbolun önemi hiç kaybolmayacakmış hissini duyanlar çok fazla. Amerikan futbolu ise çok sert olması ve her sene birkaç kişinin ölmesi nedeniyle bir kesim tarafından artık tercih edilmez oldu. Beyzbolda ise birileri sopayla topa vuramadıktan sonra herkes oturmuş bekliyor. Futbolun cazibesi kendini burada belli ediyor. Basit olması bir yandan herkesin oyuna iştirak etmesi bir yandan başarılı sonuçların hem erkeklerde hem bayanlarda gelmesi öte yandan derken alaka çığ gibi büyüyor."
Seneler önce kendi ligimizde iki maç seyretmiş ve tempoyu hayli yavaş bulmuştuk. Bilmiyoruz hâlâ o yavaş tempo sürüyor mu? Ancak şurasını iyi biliyoruz ki, kimseciklerin olaya sahip çıkmaması durumu hâlâ sürüyor. Kısa vadede tek çözüm futbol federasyonunun bayan futboluna sahip çıkması. Geçen sene Federasyon Başkanı Ulusoy'a bayan futboluna niye yatırım yapmıyorsunuz dediğimizde, sorumluluğun onlarda olmadığını öğrenmiştik.
Aslında biraz ilgi ve alaka olsa, biraz da maddi destek sağlansa bizim kızlarımız da pekala başarılı olabilirler. Son seneler gösterdi ki imkân tanınırsa Türk insanı kesinlikle kabiliyetsiz değil. Bir çok branştan gelen iyi haberlere sevinirken insanların en temel ihtiyaçlarından birisi olan spor yapma hakkına sahip çıksak ne iyi olur değil mi?
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.uraz@zaman.com.tr
|
|
|
FİKRET ERTAN |
 |
Ermenistan–Rusya ilişkilerinde yeni boyut
Ermenistan ile Rusya arasındaki yakın ilişkiler yeni boyutlar kazanıyor. Özellikle ekonomik işbirliği alanında iki ülke şimdiye kadar görülmedik yeni anlaşmalara imza atıyorlar. Bu anlaşmalardan çok özel olan birisi de Rusya’nın alacaklarına karşılık Ermenistan’ın bazı sanayi ve enerji tesislerini resmen devralması...
Geçen ayın ortalarında Rus ve Ermeni heyetleri arasında varılan anlaşmaya göre Ermenistan Rusya’ya olan 98 milyon dolarlık borcu karşılığında 4 önemli tesisini yıl sonuna kadar Rusya’ya devredecek. Haberlere göre bu 4 önemli tesis Hrazdan termal elektrik santralı, Mars adlı önemli bir elektronik şirket ve Erivan’da bulunan 2 araştırma enstitüsü. İki ülke parlamentolarının onaylaması gereken; ama buna bugünden garanti gözüyle bakılan söz konusu anlaşmayı Rusya adına imzalayan Sanayi ve Bilim Bakanı İlya Klebanov ile Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan’ın varılan anlaşmadan son derece memnun oldukları, hatta Klebanov’un bu anlaşmanın Ermenistan’ın ekonomik kalkınmasına ve Rusya’nın ülkedeki yatırımlarının artmasına büyük katkı sağlayacağını, Rus iş aleminin Ermenistan’a yakın ilgi duymaya başladığını üstüne basa basa söylediği belirtiliyor.
Bu anlaşmayla Ermenistan’ın Rusya’ya olan borcunun önemli bir bölümü siliniyor; ama geriye ödenmesi gereken başka bir borç daha kalıyor. Bu borç Rusya’nın Ermenistan’ın elektrik enerjisinin yüzde 40’ını sağlayan Metzamor adlı nükleer santralın çalışması için sağladığı nükleer yakıtın bedelinden meydana geliyor. Bu bedel de bugün için 26 milyon dolar civarında. Rusya Metzamor’un bu yıl da çalışması için ek 8 milyon dolarlık nükleer yakıt kredisi açmaya hazır olduğunu söylüyor; ama bu arada söz konusu borçların da silinmesi için Rusya’nın Metzamor’un yönetimini özel bir statü ile devralmak istediğini de açıkça dile getirmiş bulunuyor. Kısacası, Ermenistan ile yakın zamanlara kadar sadece siyasi ve askeri ilişkilere öncelik ve ağırlık veren Rusya, artık ekonomik bakımdan Ermenistan’da etkin olmaya hazırlanıyor. Sözünü ettiğim anlaşma ve bunun muhtemel yan ürünleri Rusya’nın Ermenistan’a dönük yeni ekonomik yaklaşımının en somut ifadeleri elbette.
Bunun da ötesinde Rusya, Ermenistan ile vardığı ‘borçların silinmesi karşılığında sanayi tesislerini devralma’ diye nitelendirilebilecek bu anlaşmanın Rusya’ya borcu olan başka ülkelere de uygulanabileceğini şimdiden planlıyor bana göre. Nitekim, haberlerden isimlerini açıklamayan birtakım Rus yetkililerin Rusya’nın aynen bu şekilde düşündüğünü belirttikleri anlaşılıyor...
Anlaşmanın sözü edilmesi gereken bir başka önemli yönü de Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan ile ilgili. Moskova’nın Erivan’daki adamı diye nitelenen ve aynı zamanda Ermeni – Rus Hükümetlerarası Komisyon’un eşbaşkanı olan Sarkisyan bugün Ermenistan siyasetinin en güçlü adamlarından birisi ve söz konusu anlaşma da büyük ölçüde onun fikri, onun eseri. Sarkisyan ayrıca Ermenistan’ın daha dışa açık, çok taraflı ilişkileri savunan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan’ın da bir tür siyasi zıttı. Oskanyan çok taraflı ve birbirini tamamlayıcı, dengeli dış ilişkileri savunurken Sarkisyan ise daha Rus yanlısı bir politikadan yana.
Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan da aşağı yukarı Serj Sarkisyan çizgisinden birisi. Üstelik her ikisi de Rusya’nın uyguladığı ‘Putin modeli demokrasi’yi seviyor, beğeniyorlar. Yani güçlü bir başkanlık sistemi altında medyanın, muhalefetin marjinal hale getirildiği, parlamentonun siyaseten etkisizleştirildiği, güçlü bir merkezi yönetimin ülkeyi tatlı–sert yönettiği bir demokrasiyi Ermenistan için de model olarak görüyorlar.
Önümüzdeki yıl hem cumhurbaşkanlığı ve hem de parlamento seçimlerinin yapılacağı yakın komşumuz Ermenistan bugünkü yönetimle Rusya’ya giderek daha çok bağlanıyor. Bu elbette sözü edilmesi gereken ve ilgililerce mutlaka izlenmesi gereken bir durum. Biz de bugün bu önemli duruma dikkat çekmiş olalım...
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.ertan@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
08 Ağustos 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|
|