Bu iş nasıl oldu?
Uyum yasalarının kesintisiz bir çalışma ile Meclis’ten geçmesi, aynı Meclis’in daha önceki performansı düşünüldüğünde çoğu insanı şaşkınlık içinde bıraktı. Şu ana kadar pasif ve tutuk davranan, pozisyon almakta zorlanan partilerin bir anda böylesine ortak bir irade ortaya koymaları, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Kararları çıkaranlar, bu iş için somut olarak zaman verenler milletvekilleri olduğuna göre, düşünmeye de oradan başlamak lazım. AB konusundaki parti tavırlarının son birkaç ayına baktığımızda, kritik noktanın MHP’nin AB karşıtlığını apaçık bir biçimde deklare etmesi olduğunu görüyoruz. MHP’nin kendisini hem diğer partilerden ayrımlaştırmasına, hem de askeri bürokrasinin gölgesinden sıyırmasına hizmet eden bu çıkış, seçimi de kaçınılmaz kılmıştı.
O andan itibaren MHP açısından bakıldığında seçim için kendi lehlerine olan adımlar; ironik olarak ‘AB yasalarının’ da kabulüne hizmet etti. Bu partinin AB karşıtı pozisyonunun belirginleşmesi, kendi oyunu yükseltti ve konsolide etti. Ancak bir anda karşısında muğlak ve heterojen olmakla birlikte, siyaseten tutarlı bir AB cephesi yarattı. Diğer bir deyişle MHP’nin seçimlerde alabileceği oyu artırmasının karşılığı, AB yasalarının geçmesi olarak tecelli etti. Çünkü diğer partiler, uyum yasalarına itiraz ettikçe MHP’lileşeceklerini fark ettiler. Oysa çoğunluğun içinde olmak, seçim gündemine gelindiğinde çoğunluğu temsil etmek anlamına gelebilir ve oy artırıcı bir rüzgar yaratabilirdi. Buna MHP’nin kullandığı ilkel ve itici siyasi dilin etkisini de eklemek gerek. Son dönemde verilen demeçlerin üzerine tuz biber eken Meclis konuşmalarında; bu partinin sözcüleri cahil, bağnaz, hatta ırkçı konumlar sergilediler. Öyle ki Meclis’te MHP’nin azınlıkta kalması, Türkiye’nin onurunun korunması olarak bile algılandı.
Partilerin yasaları böylesine iradeli bir tutum içinde onaylamasının ardındaki diğer unsur ise, ülkenin yeni bir ekonomik krizin eşiğinde gezinmesidir. AB yolunda yürümeyen bir Türkiye’ye IMF’nin de çok kuşkuyla bakacağı açıktır. Kişi başına borcu kişi başına milli gelirini geçen, yani adil bir gelir dağılımıyla tek tek hepimizin reel olarak iflas edeceği bu ülkede; bırakın yabancı sermayeyi, yerli sermayenin bile dışarıya kaçacağı apaçık gözükmekte. Bunun anlamı milli gelirin yeni bir şok düşüş yaşaması, depresyon ve işsizlikle birlikte dövizin karaborsaya düşmesi; ve bir adım sonrasında iflasın dünya kamuoyu önünde hukuken kabulüdür. Bunu Amerikalılar da bilmekte. Dolayısıyla da tam muhtemel bir Irak harekatı öncesinde böylesine zayıf düşmüş bir Türkiye istememekteler. ABD yetkililerinin her fırsatta Türkiye’yi AB içinde görmek istediklerini söylemelerinin anlamı budur. Yoksa AB üyesi olmuş bir Türkiye’nin onların işine fazla yaramayacağını elbet biliyorlar. Onlar için ideal olan durum, AB’ye hiçbir zaman tam üye olamasa da, kapısında duracak kadar gücü olan bir Türkiye’dir.
Ekonomik durum ve ABD telkinlerinin birleşmesi ise, Türkiye bürokrasisinin kerhen de olsa, AB uyum yasalarının çıkmasını desteklemesine neden olmuştur. Siyasetin gerçek sahiplerinin zımni onayı, bir anda umulmadık bir Meclis iradesi yaratmış; ve olay bir basiret, hatta kahramanlık gösterisi olarak sunulmuştur. Ama ortada hâlâ ne anlamlı bir tartışma, ne üzerinde düşünülmüş pozisyonlar, ne de topluma uzanan gerçek bir siyaset bulunmaktadır.
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|