Ankara’nın havasına, hayâller ve belirsizlik hakim
Seçim kararından sonra siyasetin nabzını tutmak amacıyla hafta başında iki gün Ankara’daydım. Meclis’te çayların geç gelmesinden, çay paralarının milletvekillerinden bir telâşla tahsil edilmesinden anlıyorsunuz ki seçim havasına herkes girmiş.
Ankara’da dikkatimi en fazla hayallerin çokluğu çekti. Hayalleri anlatan ve dinleyenler çok, gerçeklerle karşılaşmak isteyenler ise azdı. Ankara, bir manyetik alan gibi seçim alanı içine girmiş. İnsanlar bu alan içinde tıpkı demir tozları gibi dizilmişler. Aynı tepkileri veriyor, aynı şeyleri konuşuyor. Durmadan anlatıyorlar; ama birbirlerini dinlemiyorlar.
Siyasetin mahşer günleri başlamış. Herkes “nefsî, nefsî” diyor. Kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı sırf listelerin başında yer almak için harcamaya hazır. “Önce ben”, bakışlarda ve beden dilinde hakimiyeti çoktan ele almış.
Belirsizlik Ankara’nın üstüne bir kâbus gibi çökmüş. AK Parti’nin birinci parti olduğu gerçeği diğer partileri tedirgin ediyor. “İttifak istemiyoruz” diyenlerin kabadayılığı, mezarlıktan geçerken şarkı söylemeye benziyor. İflas eden müteahhidin inşaatlara Mercedes’le gitmeye devam etmesi gibi, barajın altında gözükenler dik durmaya çalışıyorlar.
İttifak kelimesi bile anlamını yitirmiş. Türkiye’nin problemlerini çözme veya aynı ilkelerde buluşma düşüncesiyle değil, “AK Parti’nin önünü nasıl keseriz?” arayışlarıyla ittifaklar kurulmaya çalışılıyor. Ya da “barajın altında kalmaktan nasıl kurtuluruz?” telâşı hakim. Ve göreceksiniz bu ittifaklar konusunda ne sürprizler çıkacak ortaya. Siyasetin duayenlerinden Cemil Çiçek Bey kendi çizgilerinde, kendi konumlarında duramayanlardan politikanın insanları değiştiren yapısından öylesine rahatsız ki, “Dağda evliya olmak kolay, şehirde evliyalık zor.” diyor. “İttifaklar çoban salatası değil ki, domatesi, hıyarı, soğanı, biberi doğra, sonra da üzerine yağı dök, limonu sık, karıştır. Bu anlayışla ittifak mı olur?” diye söylenip duruyor.
AK Parti dışında tatlı bir seçim heyecanı yaşayan yok. Baraj korkusuyla birbirinin ipine yapışıp birlikte dibe inenleri ve siyasete böyle bir el ele tutuşma ile veda edecekleri bile görebiliriz...
İyileşecek hastanın doktor ayağına gelirmiş. Biz gazetecilerin de bazen böyle şansları oluyor. Sayın Kemal Derviş’le ilgili doğru kaynaktan haber alma imkanım oldu. Sayın Derviş’e siyasî bir misyon biçenler onu ikinci adam olarak ya da gittiği yeri güçlendirecek bir görevde katiyen görmek istemiyorlar. Derviş’in ancak birinci adam olması durumunda fonksiyonunu icra edebileceğine inanıyorlar. Bunu gerçekleştiremediği takdirde siyaseti bırakıp üniversiteye dönmesinin doğru olduğunu ifade ediyorlar. Ben şunu anladım: Yeni Türkiye yetkililerinin ve medyanın emrivakileri Sayın Derviş’i hiç istemediği bir yere sürüklemiş; ama başkalarının kendisine biçtiği misyonu kabullenmeye de hiç niyeti yok. Derviş konusunun da sürprizlere açık olduğunu düşünüyorum.
AK Parti’nin önü kesilir mi? Kesilmeye çalışılırsa giderek güçlenir ve tek başına iktidara gelir mi? Kuruluşunda geniş kitlelerle kucaklaşamayan AK Parti, milletvekili listelerini hazırlarken bir büyük buluşmayı başarabilir mi? AK Parti iktidarına Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nden; “makûl bir süre tanınmalıdır; çünkü neticede bu halkın iradesidir” diye bir koruma gelir mi? Yoksa bütün bu sorular, Meclis 1 Ekim’de toplandığında bir küskünler hareketi ya da Irak operasyonu sebebiyle seçimlerin ertelenmesiyle mi cevap bulur?
Başta da ifade ettiğim gibi Ankara’nın havasına hayâller ve belirsizlik hakim.
Türkiye’nin kapısını bir erken seçimle birlikte bir kaos çalıyor.
Bakalım sağduyu hakim olup belirsizliğin kaosa dönüşmesini engelleyebilecek miyiz?
Zor bir geçit; ama geçmek zorundayız...
08.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.gulerce@zaman.com.tr
|