Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Hormonsuz canavar

Mithat Melen



Türkiye öylesine büyük bir ülke ki, bir ucundan ötekine ancak 2 saatte, hem de jet ile uçarak gidebiliyorsunuz. Bu kadar büyük bir ülkenin hem de coğrafi bakımından en iyi iklim kuşaklarından birinde olan ve 4 mevsimi her yöresinde yaşayabildiğiniz bir ülkenin doğal olarak tarım ülkesi olması gerekiyor. Biz de kendimize ‘tarım ülkesi’ denmesini belki de bunun için istiyoruz. Bazılarımız tarım ülkesi olmayı küçümsediği için tarım ülkesi olmak gelişmemişlik sanılıyor. Tarım ile bir ülkenin kalkınamayacağını söyleyenler bile var. Onların farkında olmadıkları, ABD gibi süper bir gücün aslında çok büyük bir tarım ülkesi olması. Unutmayın hâlâ ihracatımızın çoğu, tarımın sanayileşmesi sonucu elde ettiğimiz ürünler ile yapılıyor. Ancak yeterli değil. Bir ülkede tarım ne kadar modern ve yaygın yapılırsa, en yüksek verim alınırsa, piyasada rekabet edebilirse, tarımda endüstrileşme varsa, o ülke ve insanı o kadar kalkınmış sayılıyor.

Anadolu topraklarını, asırlarca üzerinde yaşayan kavimler çok iyi kullanmışlar. Bu kavimlerin birçoğu da tarımla geçinmişler, hatta zamanlarının süper güçleri olmuşlar. Urartulara bakın veya Hititleri inceleyin. Bu, zamanlarının süper devletlerinin önce tarımda ileri gittikleri kesin. Ayrıca o çağdan kalan birçok tarım araç ve gerecinin izlerini şimdi müzelerde görmek de bize bazı ipuçları veriyor.

Cumhuriyet Türkiye’si 78 yıldır tarım ile uğramış uğraşmasına, hatta büyük gayret göstermiş; ama nedense istediği yere bir türlü gelememiş. Belki de doğru dürüst gelmeyi de istememiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun değişik ve federatif tarımsal yapısından geçiş yapıp Anadolu’nun kıraçlarına yeni teknolojiyi getirmek de çok kolay olmamış. Ayrıca Anadolu kendinden hep alındığı için vermemeye de başlamış. Sulamadan tutun da tohumlamaya, yani modern teknolojiye Türkiye hep gereksinim duymuş. Teknolojiyi ise tarımda ya hiç yakalayamamış ya da yakalamakta geç kalmış. Bir de bu arada bilinmesi gereken dünyanın bugünkü düzeni gıda ihtiyacını artırmış, dünya nüfusu ise hızla büyüyerek 6 milyarı aşmış. Bir yerde Anadolu topraklarına görev artık ağır geliyor. Anadolu toprakları bugün sadece 67 milyon insanı doyurmakla görevli değil, çevresinde yaşayan 200 milyon insana da ürün vermek zorunda. Bu yüzden de yeterli olamıyor, yeteri kadar finans desteği ve teknolojiyi de kullanamıyor. Türkiye bu yüzden yeni bir tarımsal üretim trendi yakalamak zorundadır.

Türkiye’de tarım dersine hepimizin çalıştığı söylenemez. AB için uyum yasaları ile uğraşırken, görünenleri ve siyasi nitelikte olanları daha çok gündeme getirdiğimiz ve tartıştığımız bir gerçek. Daha güncel ve halkımızı doğrudan ilgilendiren konularla tarım gibi pek uğraşmadığımız görünüyor. GSYİH’nin yüzde 17’sini tarımdan elde eden ve nüfusunun yüzde 45’ini ilgilendiren tarımla ilgili elleri kolları bağlı bir ülkenin, Dünya Bankası’nın yönlendirdiği projelerle tarımını ayakta tutması ve politikasızlığı düşünülemez. AB yeniden organik tarıma dönüyor. Biz ise AB’nin bıraktığı yerden doğrudan toprağa ödeme ile işlerin çözüleceğini ve belirli birkaç ürünü değiştirmekle tarım ülkesi olarak ayakta kalacağımızı sanıyoruz.

Aslında konumuz Türkiye’de tarım değil. Ancak dünyadaki son gelişmeler ve bu günlerde AB’ye tam üyelik için uyum yasalarından sık söz ettiğimiz için, aslında AB’nin en büyük dertlerinden biri olan tarım, bölgesel kalkınma ve sübvansiyonları şöyle bir irdeleyelim dedik.

Avrupa’nın da, İngiltere ve Almanya’yı dışarıda bırakırsanız, o da ne kadar bırakabilirsiniz bilmem; ama büyük bir tarım alanı ve tarım ülkeleri olduğunu görürsünüz. Zaten sanayi devrimi ile kol gücünden makine gücüne başta tarım sektöründe geçilmiştir.

AB bütçesinden 40 milyar Euro’ya yakın para tarıma gidiyor. Tarım sektöründe çalışanlar ise AB nüfusunun yüzde 5’i bile değil. Bir yerde Almanya ve Büyük Britanya haklı. Çünkü AB içindeki tarımın büyük ölçüde finansmanını yapıyorlar. Fransa yılda 2,32 miyar Euro ortak kasadan alırken, Almanya 4,37 milyar Euro, Büyük Britanya ise 2,34 milyar Euro kasaya para ödüyor. Hollanda 1,07 milyar Euro ve Belçika 0,62 milyar Euro ile boyutlarına göre, tarım için AB’den alan değil veren ülke konumundalar.

AB Komisyonu’nun şimdi değiştirmeye çalıştığı AB tarım politikasının ana hatları 1999 yılında Berlin zirvesinde çizilmişti. 2006 yılına kadar sürecek olan mevcut politikalardan en çok yararlanan Fransa ise bu yapının değişmesinden yana değil. Bir de Fransızların her gün sokağa dökülen tarım sektör temsilcilerini hesaba katarsanız işlerin kolay olmadığı açık. Cumhurbaşkanı Chirac’ın da eski bir tarım bakanı olması ve topraktan gelmesi de yeterince bir referans. Aslında Ortak Tarım Politikası (OTP) AB içindeki küçük çiftçileri koruması gerekirken, bu grubun gelirleri yıllardır azalıyor.

Bugünlerde AB Komisyonu yeni tarım politikaları için öneriler hazırlamakla meşgul. The Economist dergisi son önerileri “üzerinde anlaşılır” buluyor. Yeni öneriler garanti edilmiş fiyatları azaltıyor, üretime dönük sübvansiyonlardan doğrudan ödemeye kayışı hızlandırıyor. Dünya Bankası projesi ile Türkiye’de uygulanmak isteyen politikalara benzer bir gelişme. Ayrıca benimsenen yeni yapılanmanın çevresel ve kırsal gelişmeye de önayak olması öngörülüyor. Tarım ticaretinin mümkün olduğu kadar serbestleştirilmesine komisyon da çalışıyor. AB Komisyonu’nun yeni tarım politikaları önerileri içinde, kırsal gelişim ve çevre için ödemelerin milli hükümetler tarafından yapılması planlanıyor. Bu önlem, biraz da Almanya ve İngiltere gibi OTP’nin yükünü çeken ülkelerin sıkıntılarının hafifletilmesi demek. Fransa ise bu gelişmeden şikayetçi ve direniyor.

Dünya Ticaret Örgütü’nün Doha’da yapılan görüşmelerinde tarım ve sübvansiyonları ön plana çıkmıştı. Gelecek yıllarda tarım konusunda müzakerelerin çetin geçeceği belli oluyor. Ayrıca ABD’nin tarım sübvansiyonlarını artırması, Avrupalıları biraz daha rahatlatıyor. Şimdi bir de 2004 yılında AB’ye katılacak yeni ülkelerin durumları var. AB Komisyonu’nun yeni gelenlere kollarını açmayacağı kesin. Şimdiden aday ülke GSYİH’sinin yüzde 4’ü ile sınırlı ve on yılda yüzde 100’e varmak koşulu ile bugünkü 15 üye ülke sübvansiyon oranının yüzde 25’i ile başlama projesi gündemde. Yeni üye adaylarını böyle bir teklif kızdırmışa benziyor. 10 aday ülkede tarım sektöründe çalışanların oranı toplam çalışanların yüzde 10’u olduğu için (Polonya’da yüzde 20’si), işlerin sanıldığından daha zor olduğu anlaşılıyor. Kızmaz mısınız, bugün bir AB üyesi ülkesinin belirli bir ürün için veya doğrudan aldığı tarım sübvansiyonlarının dörtte biri kadar para alacaksınız. Gerekçe ise sizin ülkenizde tarım sektöründe çalışanlar diğerlerine göre zengin olmasın. Bu da ülkenizin GSYİH’sinin yüzde 4’ü ile sınırlı olacak. AB dolaylı da olsa bazı çiftçilerini zengin ettiğini kabul ediyor.

OECD’nin bir raporuna göre, fiyat ve vergi teşvikleri de eklenirse AB çiftçilerinin 104 milyar Euro’ya yakın tarım sübvansiyonu aldıkları görülüyor. Bu ABD’de 50 milyar Euro. Avrupalı çiftçiler gelirlerinin yüzde 35’ini tarım sübvansiyonlarından elde ederken, ABD’de yüzde 23, Yeni Zelanda’da yüzde 1 oranında sübvansiyonlardan çiftçiler gelir elde ediyorlar. Yine OECD’ye göre, Avrupa’nın tarım korumacılığı her aileye yılda 600 Euro’ya patlıyor ve gıda fiyatlarının da yılda yüzde 15–20 oranında artmasına neden oluyor. Üçüncü ülkeler de bu fiyat artışlarından etkileniyorlar. Yıllar önce, AB’deki süt ve süttozu stoklarını eritmek için ineklere yedirdiklerini ve ineklerin daha çok süt verdiklerini; ama Afrika’ya kimsenin bu sütleri veya süttozlarını bedava göndermek istemediğini unutmayın. Bir aralar AB aşırı tarım stoklarını önlemek üzere projeler geliştiriyordu. Önce süttozlarını ineklere yedirerek işe başladılar; ama inekler daha çok süt verince ineğini kesene ineğin maliyetinin iki misli para ödenmeye başlandı. Sonra da çok ürün veren elma ağaçlarını kesmeye yöneldiler, o da olmadı. Bir yerde doğa bile kendi kendine isyan ediyordu. Aşırı yüklenince sadece stoklar artmıyor, bazı ürünler de sapıtıyordu. İşte ortaya böylece deli danalar ve diğer hormonlu gıdalar gibi ürünler çıkmaya başladı. Bir de ‘Ortak Tarım Politikası’ gibi kimsenin üzerinde anlaşamadığı bir canavar. Bu sefer sadece parasal açıdan değil doğa olarak da Avrupa’yı ve tarımı korumak gereği duyuldu. Bugün Avusturya’da yeşil alanı saklamak için bile sübvansiyon alındığını bilmekte yarar var.

İnsanların kendilerini doyurmak için başladıkları tarım serüvenine artık gözlerine güzel görünsün diye doğayı koruyarak devam ettikleri kesin. Bu arada da dünyayı ve çevrelerini de düşünmek zorunda olduklarının bilinci yayılmaya başladı. AB ise bu konuda gerçekten öncülük ediyor.

Burada bir noktayı iyi belirtmemizde yarar var. Türkiye’de biz tarımı belki dışlıyoruz; ama AB Komisyonu’nun önerilerinde de bizim için tarımda biraz kenara itilmişlik var. Birinci ve ikinci lig uygulaması bulunuyor. AB Komisyonu haklı veya haksız, biz kendi hakkımızı aramak yerimizi belirlemek zorundayız. 15 AB üyesi ülke tarımda birinci ligde oynarken, bizi ve diğer yeni giren ülkeleri ikinci lig belki de üçüncü ligden tarım şampiyonasına katılacaklar. Bu, yarın diğer konulara da sıçrayacak. Biz hükümet, seçim, o geldi bu gitti, şu parti kurdu derken yine uluslararası alanda birçok olayı ve çıkarımızı izleyemiyor ve fırsatları kaçırıyoruz.

Prof. Dr., İstanbul Üni. Öğr. Üyesi

08.08.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> İktidar ve yozlaşma Ahmet Kurucan (08.08.2002)

> ‘ABD şimdi dünya için tehdit’ George Monbiot (07.08.2002)

> Meclis’in devlet ve toplum devrimi Abdülhamit Bilici (07.08.2002)

> AB uyum yasaları ve Türk dış politikası Bülent Aras (06.08.2002)

> Irak harekâtı ve Türkiye Korkmaz Tağma (06.08.2002)

> 12 yıllık sorun Mensur Akgün (05.08.2002)

> Neo-liberalizm Alev Alatlı (04.08.2002)

> Hayat memat meselesi Elif Şafak (04.08.2002)

> Küreselleşme ve dünya dinleri Ümit Meriç (03.08.2002)

> Bağdat... Bağdat Gökhan Bacık (03.08.2002)

> Bir sevda hikâyesi... Ahmet Selim (02.08.2002)

> Rus popülizmi: İki taraflı keskin bıçak Murat Şengül (02.08.2002)

> Erken seçim; siyasî fırsatlar ve riskler Can Fuat Gürlesel (01.08.2002)

> Siyaset ve sivil toplum üzerine... Yusuf Engin (01.08.2002)

> Avrupa Birliği üyeliğine aykırı bir bakış Atilla Yayla (31.07.2002)





Zaman'da Bugün
08 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.