İktidar, sözlük anlamı itibariyle güç ve kuvveti ifade eden bir kelime. Bu bakımdan hangi alanda kullanılırsa kullanılsın, iktidar denildiği an akla gelen ilk şey güç ve kuvvet olmaktadır. Adeta ikiz kardeştir bu iki kavram. Birbirlerinden ayrılmaz, bir bütünün iki eşit parçasıdır bizim zihin dünyamızda yer ettiği şekliyle. Gerçek bu mudur? Her iktidar olan aynı zamanda muktedir midir? Elbette değil. İstisna kavramı ile açıklanmayacak ölçüde ve çoklukta müstesnaları vardır bunun.
İktidar denince çağrışım yapan ilk şey her ne kadar siyaset alanı ve hükümet edenler olsa da, teorik olarak o sadece siyasi alana, hükümet edenlere hasr edilemeyecek, onlarla özdeşleştirilemeyecek kadar geniş bir kullanım alanına sahiptir. Aile, cemiyet, cemaat, şirket, vakıf vb. cinsiyet unsuruna bakmaksızın, iki kişi dahi olsa insan adına topluluktan bahsedilen her yerde iktidardan söz etmek mümkündür. Söz gelimi, sadece karı–kocadan müteşekkil bir aile içinde iktidar olgusundan söz etmemenin imkanı var mıdır?
Yozlaşmaya gelince, o insani ideal konumundan yani İlahi iradenin öngördüğü, olmasını istediği, bir başka deyişle insanı mutlak anlamda insan yapan özelliklerden uzaklaştıran bir sürecin adıdır. Başkalarına saygı duyma, iyilikte bulunma, yardım etme vb. şeyler eğer İlahi iradeye uygun insani vasıflar ise –ki öyledir– insanı son tahlilde başkalarına hor ve hakir olarak bakan, kötülükten başka bir şey düşünmeyen, yardım etme bir kenara, meşhur halk tabiri içinde bir kaşık suda boğacak çizgiye getiren vetiredir yozlaşma. Potansiyel olarak melek olma istidadında yaratılmış insanın şeytanlaşmasıdır bu. Ve ne yazık ki aynı zamanda insanoğlunun varlık sahnesine çıkartıldığı ilk günden beri değişmeyen kaderidir.
İktidar, insanın yozlaşma sürecine girmesinde nasıl bir rol oynamaktadır? Önemli bir soru bu. Fakat sorudan ziyade buna verilecek cevap önemli. Zira bu soruya verilecek doğru cevap, bu süreçten kurtuluşu beraberinde getirecek, insanoğlunun değişmeyen kaderi dediğimiz hususu, ferdi anlamda tersine çevirmenin temel ayağını oluşturacaktır.
İktidar, şan–şeref, güç, kuvvet, şöhret, şehvet, başkalarına hükmetme, maddi menfaat gibi insanın beşeri ve cismani yönlerine ağırlıklı olarak hitap eden, duygu ve düşünceleri körükleyen, bunları emsallerine nispetle kolayca elde etmesine yardımcı olan bir vesiledir. Nefsani istek ve arzuların bu kadar kolay, ucuz ve çabuk karşılandığı, dünyevi sorgu ve sualin bir anlamda söz konusu olmadığı bir konum, insani, İslami, insani ve ahlaki değerlerden aynı çabuklukta uzaklaştırabilir. Kuvvetli bir imana sahip olmayan, o imanın yaptırım gücünden faydalanamayan, inandığı değerleri sürekli zihni ve ruhi dünyasında yenilemeyen, arkadaş çevresinin yönlendirmesinden mahrum olan, onların uyarılarına kulak asmayan, denetim mekanizmasının çarklarından kolayca sıyrılabilen insanların, iktidar ve nimetleri karşısından yenilmemesi imkansız denecek ölçüde zordur.
Bu zorluktan kaynaklansa gerek, aile, cemaat, cemiyet, vakıf, dernek hükümet vb. herhangi bir seviyede iktidarı yakalayan ve üç insana hükmetme imkanı elde edenlerin birçoğunda karakter değişikliği, şahsiyet buhranı, değer yargılarının farklılaştığını müşahede ediyoruz. Öyle ki, 20 yıl yediği–içtiği ayrı gitmeyen insanlar, en yakın arkadaşları tarafından tanınmakta zorlanıyor. Atalarımızın o enfes tespitiyle “Ne oldum delisi” deyişinin biçtiği elbiseyi üzerlerine geçiriyorlar. İtiraf etmeliyim, ne de güzel yakışıyor onlara!!!
Büyük bir problem olarak algıladığım bu hususun nihai ve kesin biçimde ortadan kaldırılabileceğine inanmıyorum. Onun için bu problemi ilk paragraflarda insanoğlunun değişmeyen kaderi tespitinin içine oturttum. Fakat bu kanaat söz konusu problemi ortadan kaldıracak –özelikle dini– değerlerimizin yetersizliğinden değil söz konusu değerlere inanma ve gerçek rolünü oynama fırsat ve imkanı verilmemesi ile tamamıyla insan fıtratının değişken yapısından kaynaklanıyor. Dini terminoloji ile insani âlâ–yı illiyyinden esfeli safiline düşüren, meleklerle meleklikte, şeytanlarla şeytanlıkta yarışmaya müsait yapısından.
İslam dini, temel kaynakları Kur’an ve sünnet açısından tahlile tabi tutulduğunda insan ilişkilerine her seviyede ciddi önem vermiştir. Bu ilişkilerde hedef, insanın gerçek anlamda insan olmasıdır. Söz konusu mükemmel ve mutlak keyfiyet aslında Müslüman olmanın bir diğer adıdır. Hz. Peygamber (sas) “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.” (Buhari, İman,5), “Sizden birisi kendi nefsi için istediğini başkası için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz.” ( Buhari, İman,7), “İman etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz. Birbiriniz sevmediğiniz sürece de iman etmiş olamazsınız.” (Buhari, İman,7), “Komşusu şerrinden emin olmayan insan cennete giremez.” (Buhari, Edeb, 29) hadisleri ve aynı temaya işaret eden daha nice hadisler Müslüman’ın nasıl olması gerektiğini ortaya koyan portrelerdir.
Konumuz, yani iktidar ve yozlaşma açısından meselenin en önemli boyutu, işte bu değerlere ya inanmadığımız veya hayata intikal ettirmede ciddi zorlandığımızdır. Çünkü bu hakikatlerin Müslümanlar tarafından gerçek anlamda tatbiki, sözü edilen sorunların yokluğunu netice verir. Halbuki sorunlar var olduğuna ve kabahat inanç değerlerimizde olmadığına göre problem yine insanda düğümlenmektedir.
Gelecek yazıda devam etmek niyetiyle...
08.08.2002
|