John Woo, diğer filmlerinin aksine “Windtalkers"ta (Rüzgârla Konuşanlar) estetize edilmiş aksiyondan kaçınarak, biraz daha belgesel formatına yakın çalışmış. Windtalkers, senaryodaki bazı zayıf noktalara rağmen, son günlerde vizyona giren en iyi filmlerden biri ve seyredilmeyi hak ediyor.
John Woo filmlerine oldum olası olumlu bir önyargı ile yaklaşmışızdır. Böyle bir düşünceye sahip olmamızda, belki tercih ettiği aksiyon türünün en iyi örneklerini vermiş olması, belki de kendi tarzını başarıyla oluşturması etkilidir. Ancak bir gerçek var ki John Woo, Hong Kong’dan çıktığı andan itibaren sürekli yükselen bir trend izledi ve artık dünyanın en önemli yönetmenleri arasına ismini yazdırdı. Ancak bu durumun avantajları olduğu gibi dezavantajları da mevcut. ABD sinemasının egemenliği altında olan sinema sektörünün iddialı varlıkları arasında yer alırsanız eğer, bir süre sonra bağımsızlığınızı kaybetme, dayatmalara boyun eğme riski ile karşı karşıya kalırsınız. Sanırız John Woo, "Windtalkers" (Rüzgârla Konuşanlar) filminde bu kaçınılmazın içine düşmüş. Zaten yönetmen, “Rüzgârla Konuşanlar” ile ilgili ‘5 yıldır Amerikan vatandaşıyım ve bir Amerikalı olarak Amerikan tarihinin kahramanlarına vefamı ödemeliyim.’ diyerek fikirsel anlamda geldiği konumu da gözler önüne seriyor.
Son dönem moda yapımlarından olan İkinci Dünya Savaşı filmleri rüzgârının bir parçası olarak gördüğümüz Rüzgârla Konuşanlar’ın konusuna gelince; 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılara karşı savaşan Japonlar, haberleşme ağındaki şifreleri çözerek Amerika’nın başına ciddi sorunlar açıyorlardı. Çözüm olarak 1942 yılında yüzlerce Navajo yerlisini Deniz Kuvvetleri’nde savaşmak üzere askere alan hükümet, onların kendi dilleri ile kurdukları ve çözülemeyeceğini düşündükleri şifreleri savaş alanlarına taşımalarını amaçlıyordu. Saipan Savaşı’nda kullanılan Navajo yerlilerinden ikisi olan Ben Yahzee (Adam Beach) ve Charlie Whitehorse (Roger Willie), Amerikalı subaylar Joe Enders (Nicolas Cage) ve Ox Anderson (Christian Slater) tarafından korunmaktaydılar. Ben ve Charlie, yakalansalar bile şifreyi korumak zorundaydılar. Savaşın acımasız ve zorlayıcı oyunu, işte bu noktada başlamaktadır...
John Woo Amerika'ya diyet borcunu ödemiş
John Woo, diğer Amerikan aksiyon filmlerinden farklı bir tarzda gerçekleştirdiği “Windtalkers”ta 1944 yılındaki Saipan Savaşı sırasında şifreci olarak yetiştirilen Navajo yerlileri ve onları korumakla görevli olan deniz subaylarının dostluk ilişkilerini, duygusal ve karmaşık boyutlarıyla birlikte ele alıyor. Yapımcıların şifreleme motifinden başta ‘ancak bir belgesel film çıkar’ diye düşünmelerine rağmen, aradan geçen 8 senelik süre zarfında filmin öyküsünü oluşturan dönemin gerçek olaylarının öğrenilmesiyle birlikte derhal bir uzun metraj çekim kararı alınmış. John Woo, bu filmle bir anlamda kendisini meşhur eden yeni kıtaya diyet borcunu ödüyor izlenimi verdi bize. Ancak bunu yaparken filme eklediği Kızılderili temalarıyla da duygusal bir dengeleme içerisine girmiş. Senaryodaki zafiyetlere rağmen konu oldukça ilginç. Görevimiz Tehlike’den hatırlayacağımız ‘Bu disket 10 saniye sonra kendini imha edecektir.’ sözünün biraz daha revize edilmiş halini “ Rüzgârla Konuşanlar”da görüyoruz. Şifrelemede görevlendirilen bir Kızıderili askerin peşindeki diğer bir asker, arkadaşının düşman tarafından ele geçirilme ihtimalinde onu yok etmek için görevlendirilmiştir. Diğer filmlerinin aksine estetize edilmiş aksiyondan kaçınan John Woo, biraz daha belgesel formatına yakın çalışmış. Senaryodaki bazı zayıf noktalara rağmen, yeni dünyanın –yine Hollywood aracılığıyla- vahşi olarak dünyaya takdim ettiği Kızıderililerin, aslında ülkenin en kritik dönemeçlerinde kullanıldığını görme fırsatı yakalıyoruz.
Nicolas Cage (Family Man–2000, 8mm–1999, City of Angels–1988), Peter Storemare (Minority Report–2002, Chocolat–2000, Dancer in the Dark–2000) ve Noah Emmerich (Frequency–2000, Truman Show–1998, Cop Land–1997)’in başrollerini oynadığı film, her şeye rağmen son günlerde vizyona giren en iyi filmlerden biri ve seyredilmeyi hak ediyor.
|