Sevgi’ler solup ölmesin
Gurbetçi genç kızlarımızla yakından ilgilenen, onların dertlerine çare araştıran, problemlerini çözmeye çalışan bir rehber hoca hanımın başından geçenleri sizlere aktarayım:
Sevgi, 24 yaşlarında alımlı çalımlı ve Egeli sosyete bir ailenin kızıydı. Mutlu bir evlilik yapıp Almanya’ya gelin gelmiş, iş hayatına atılmıştı. Bir de kızları olmuştu. Halim selim bir fıtratı vardı. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde veya mevlit törenlerinde vecd ile sohbet veya mevlit dinler ve için için ağlardı. Arkadaşları onu çok sever, sayar, onunla sohbete can atarlardı.
Güzel bir toplantı neticesi Sevgi bir karar almıştı; tesettüre girecekti. Zaten namazını da kılıyordu. Çevresinin ithamına rağmen bu kararında sabit kaldı. Kendisini işine ve eşine kabul ettirmek için kararlıydı. Eşi ile pek problemi olmamıştı; ama çevresi, iş arkadaşları onu oldukça horlamışlardı. Sevgi çaresizdi, çevre ile mücadeleyi başaramamış ve nihayetinde bir–iki yıl dayandıktan sonra o çok özendiği başörtüsünü çıkarmıştı.
Kim bilir Sevgi’nin ruhunda ne fırtınalar, ne volkanlar kaynıyordu!
Fakat bu olaydan sonra Sevgi’nin güzel yüzü sararıp solmuştu... Artık hiç mutlu değildi; dünya onun özlediği şeyleri ona vermiyordu. Kederli geçen iki yıldan sonra Sevgi hastalanmıştı. Teşhis konulmuştu: Kanser...
Tedaviler fayda vermiyordu, her geçen gün ölüme daha da yaklaşıyordu, çaresizdi.
“Naçar kalacak yerde, nâgâh açar, ol perde, / Derman olur her derde / Mevla görelim neyler, / Neylerse güzel eyler” sözünü mırıldanıyordu. Kendini ister istemez acımasız dünya düzenine, çevresine ve ailesine teslim etmişti. Artık hiçbir şey umurunda değildi. Çünkü yenik düşmüştü.
Hanım talebelerden biri, bir gün, “Hocam bizim arkadaş çok rahatsız, sekeratta, Tübingen Hastanesi’nde günlerdir ölümünü bekliyor, ölemiyor, gidebilir misin?” dedi. Yalvaran bakışlarına dayanamamıştım. Adeta odama sığamadım. Vakit namazını kıldım, salona çıktım, “Muhterem, yürü Tübingen’e gidiyoruz.” dedim. Gittik, Sevgi yatağa çakılmış, bir deri bir kemik kalmıştı. Başında bir tel saç bile yoktu artık... Odanın bir kenarında da bir yatak, memleketten işini bırakıp gelen annesi için hazırlanmıştı. Ama o bizden hoşlanmışa benzemiyordu. Ona göre aslında kızı iyi olacakmış, zaten ciddiye alınacak bir şey yokmuş. Adeta bizi odadan kovmak istercesine tepki gösterdi. Hele benim elimde Kur’an–ı Kerim’le kızına yaklaştığımı görünce isyan bayrağını çekti, “Kızım ölmeyecek ki, niye geldiniz?” dedi. Son anlarında dahi insan kendi yavrusuna karşı bu kadar acımasız olabilir miydi?
Ruhumda fırtınalar kopuyordu. Kendimi toplayıp “Sevgi” dedim. Bakışlarını bana çevirdi ve gülümsedi. Yanımdaki hanım “Bizi tanıdın mı?” diye sordu. Bizleri tanımadığını işaretle bildirdi. Kur’an–ı Kerim’i okumamı isteyip istemediğini sordum, o da istediğini bildirdi. Yüzüne tatlı bir pembelik yayıldı. 28 yaşında gencecik yavru hayatını istediği gibi yönlendirememiş, acziyetinin kurbanı olmuştu. Yasin–i Şerif’i sesli okumaya başladım. Bir eli elimde onunla temas ederek dikkatini Kur’an’da toplamak istedim. Bu anda bile annesi yaklaşıp ihtiyaçlarını sorarak müdahale etmek istedi. Ama Sevgi yüzünü çevirip bakışlarını bana doğru yöneltmişti. Yasin’i iki sefer hatmetmiştik; ama hâlâ ellerimi bırakmıyor, terk etmemem için oldukça ısrarlı tutuyordu. Kelime–i tevhid’i çektik, hem ben ağlıyordum hem de o. Yaşanmamış gençliğine, semeresiz geçen ömrüne, hoyrat ellerde garip kaldığına ağlıyorduk.
“Hiç kalmadı soran, ne var insanda/ Ben duvarda ezik bir böcek miyim?/ Yoksa pırıl pırıl tek damla kanda,/ Kainatı süzen bir mercek miyim?” (NFK)
Gitmemiz gerekiyordu, vedalaştık, yorgun gözleriyle gözlerime baktı, adeta kalmamı istiyordu! Ama mümkün değildi. Ah ne kadar geç kalmıştım!.. Ayaklarım beni taşımıyordu; orada bayılacağımı hissettim. Acım tarifsizdi... Kapıya yöneldim, arkamdan seslendi, “Hoca hanım kapıyı örtme, açık kalsın, sizi bekliyorum, yine gelin!” Bu sözler arabaya oturuncaya kadar kulağımda çınlıyordu ve ruhuma kara bulutlar çökmüştü, Sevgi’yi Rabb’imin merhametine havale ettim.
“Herkesin vardır bir kimsesi / Hiç kimse yoktur kimsesiz? / Bugün biz kimsesiz kaldık? / Ey kimsesizler kimsesi.” (MFG)
Sevgi, ziyaretimizden iki gün sonra vefat etti. (SY)
Manevi beslenmeye ihtiyacı olan insanlarımızın imdadına koşmak, bilhassa desteğe ihtiyaçları olduğu sırada...
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|