Bölge Haberleri |
|
|
|
|
AHMED ŞAHİN |
 |
Bugünün Müslümanlığı
İnsanın adalet anlayışında vardır zorluğa göre mükafat tespiti. Bir şeyde ne kadar zorlanıyor, ne ölçüde sıkıntıya maruz kalıyorsanız o nispette karşılığını alacak, ücretine nail olacaksınız.
Hem zorluğu fazla olsun hem de ücreti az. Mümkün değil.
Peki, kulların adalet anlayışında böyle olur da Rabb’imizin adaletinde başka türlü mü olur?
Halbuki Rabb’imizin adaletinden bir zerredir kulların adaleti.
Öyle ise gelin bu zorluk olayını bir düşünelim. Geçmişin dindarlığıyla bugünün dindarlığını bir mukayese edecek olsak hangisinin zorluğu daha fazla acaba? Başka bir ifadeyle, hangisine verilen mükafat ve sevap daha çok dersiniz?
Geçmişin dindarlığına mı, yoksa bugünün dindarlığına mı? Bugün basit bir bakışla da anlıyoruz ki geçmişin sokağında bugünkü gibi kılık kıyafet anarşisi yoktu. Toplumun erkeği–kadını yaratılışlarına uygun düşen bir giyim kuşam içindeydi.
Ne o günün kadını yabancı kimliğinde görünme gereği duyuyordu, ne de erkeği müstehcen görüntülerin tahrik ve tasallutuna maruz bulunuyordu.
Bugün de durum aynı mı?..
Elbette değil. Çok farklı. Zorluklar var, kimlik bunalımları bahismevzuu. Erkek için, kadın için... Her birisinin kendine göre zorluğu fazla!. Öyle ise sevabı da fazla!.
Nitekim Efendimiz (sas)’in bir hadisinden bunu anlamak kolay.
Buyuruyor ki:
– Öyle bir zaman gelecek ki o günün Müslüman’ı sizin yaptığınızın çok azını yaptığı halde kurtulacaktır.
Evet. Zor şartlar içinde kendilerini korumaya çalışacaklar, her taraf günaha iteleyecek görüntü ve teşhirlerle dolu olacak.
Buna rağmen direnecek, mazbut yaşamaya yönelecekler, kurtulacaklar...
Evet, bir maneviyat büyüğünün:
Yüzer günahların hücum ettiği zaman, diye tarif ettiği günümüzde mazbut bir hayat yaşayanlar kurtulacaklar.
Gözlerine kirli manzara aksetse de gövdelerini koruyacak, bedenlerini muhafaza edecekler. Böylece az amelle çok sevap alacaklar. Hatta denebilir ki, az amelle çok sevabın alınacağı bu devrede “farzları yapan, büyük günahlardan kaçınan kurtarır”. Yeter ki, kasti olarak isteğiyle sefahete düşmesin, tevbe istiğfarını eksik etmesin. Hataya düştüğü zamanlarda ise derinden feryat ederek pişmanlık duyup üzüntü çeksin, hemen dönüş yapsın.
Zaten günümüzün Müslüman’ını kurtaran da budur. Maruz kaldığı günahlarından dolayı vicdan azabı çekip pişmanlık duyması. Pişmanlık duymak, vicdan azabı hissetmek imanın işaretlerindendir. Tevbenin de kendisidir! Bu konuda Efendimiz (sas)’in ikazı da fevkalade düşündürücüdür.
İmanlı insanın günahından korku ve elem duyuşunu şu misalle ifade buyurur:
– Mü’min, günahını başına yıkılacak bir dağ gibi büyük görür, korkusunu hisseder.
Münkir ise burnu ucuna konmuş sinek gibi basite alır, alışkanlıkla bakar. Evet, alışkanlıkla günahlarımız bize normal gelmemeli, pişmanlığını ve vicdan azabını içimizde hep duyup hissetmeliyiz ki tevbe, istiğfar yerini tutsun bu pişmanlığımız.. Ve unutulmasın ki her an yüzer günahın hücumuna maruz bugünün dindarı, “farzları yapıp büyük günahlardan kaçınması halinde” kurtarır, az amelle çok sevap alacak bir devrin kurtulanlarından olur. Böylesine bir himaye de Rabb’imizin zorluğuna göre sevap ve mükafat vaadinden tecelli eden bir gerçek olur.
Efendimiz (sas)’in ikazını hatırlayınız:
– Efdalü’l–a’mâli ahmezüha!
– Amellerin en sevaplısı, en zor olanıdır.
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.sahin@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ ÜNAL |
 |
İslam ve ‘globalleşme’ye cevap?
Batı karşısında mağlûbiyet ve mahkûmiyetimizi kabûllendiğimiz zamanlardan itibaren, özellikle bundan kurtuluş adına İslâm temelli fikirler üretmekte, birtakım akımlar ortaya koymaktayız. Bunların temelinde gaye olarak sadece İslâm yatmadığı ve İslâm, daha çok bir kurtuluş ideolojisi olarak görülüp, öyle benimsendiği için bu akımlar, önemli bir–iki istisna dışında birer tepki hareketi olarak gelişmiş, dolayısıyla da, her dönemde ayrı “İslâmî” tavır ve tezler ortaya çıkmıştır. Bundan daha acı olarak, hakim konumdaki kültür, medeniyet ve mevcut durum, artık genel–geçer kabûl edilip, buna göre, farkında olarak veya olmayarak, İslâm’ın yeniden tarif, hattâ tanzimi cihetine gidilmiştir.
Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki, İslâm ile Müslümanlık aynı şey değildir. İslâm, Kelâm ilmindeki bir ifade ile, “efradını câmî, ağyârını mani,” yani, ihtiva etmesi ne gerekiyorsa ihtiva eden, dışında tutması gereken ne varsa, onu da dışında tutan küllî bir dindir. Dönemlere, şartlara, yere, hattâ kişilere bağlı olarak, İslâm içinde Müslümanlıklar söz konusudur. Bu, hem teorik olarak böyledir, hem de vakıada böyledir. Yani, İslâm’dan kişilere, şartlara, yere ve zamana bakan birer yan olduğu gibi, kişilerin ve toplumların İslâm’ı yaşama şekil, nitelik ve dereceleri de söz konusudur. Ne var ki, İslâm ile Müslümanlığın birbirine karıştırılması, çok önemli hatalara ve İslâm adına çok mühim yanlışlara sebep olabilmektedir.
Bu çerçevede, Seyyid Kutup, teori planında çok önemli ve aslî bir tespitte bulunur. Artık zamanla aldığı şekil ve hüviyetle, İslâm’ın kişi ve toplumların hayatını düzenleyen hükümlerine fıkıh diyecek olursak, İslâm fıkhı, kitaplarda yazılı, statik, durağan ve cansız kurallar, maddeler bütünü değildir. Temel olarak Kur’an ve Sünnet, ayrıca bunlar temelinde gelişen icmâ ve kıyas kaynaklı olarak fıkıh, yaşayan, hareketli ve aydınlatıcı, yol gösterici, hayat verici, fert ve toplum oluşturucu kaideler ve ölçüler manzumesidir. Ne var ki, fıkhın yazılı, statik, durağan ve cansız kurallar bütünü olarak görülmesi, temelde inanç, dünya görüşü, hayat anlayışı, düşünce manzumesi, sosyal, ekonomik ve siyasi kaideler noktasında İslâm üzerine kurulmayan sistemlerde ve toplumlarda ortaya çıkan meselelere İslâm’dan çözüm ve fetva arama gibi, İslâm’a göre asla manâsını bulmayacak ve izah edilemeyecek tutum ve tavır alışlara yol açmaktadır. Öte yandan, bu yanlışın farkında olan, fakat Kur’an ve Sünnet’i, bilhassa Kur’an’ı sadece birer kurallar kitabı olarak gören veya bu kurallardaki zaman ve mekân açısından evrenselliği ve onların oturduğu evrensel prensip ve kriterleri kavrayamayan daha başkaları ise, onun her zaman, yer, şart ve şahsa bakan yanına yanlış yaklaşmakta, dolayısıyla onu tarihî açıdan okumaya tabi tutma (tarihsellik) gibi daha kötü bir yanlışa sürüklenmektedir. İslâm’a hem teorik, hem de pratik yaklaşımda ortaya çıkan bu hatalar, ne yazık ki, en azından bazı muhataplarda, o hataları işleyenlere değil, İslâm’a mal edilmekte, bu mal edilişte, söz konusu hataları işleyenlerin meseleleri takdim biçimi de şüphesiz rol oynamaktadır.
İşte, sözünü etmeye çalıştığımız hatalı yaklaşımlar, İslâm ve globalleşme konusu ele alınırken de yapılmaktadır. İslâm, önce teorik planda inanç, düşünce, ibadet, ahlâk ve içtimaî, ekonomik, siyasî, cezaî yanlarıyla bütün ve küllî bir yaşayış sistemi olarak ele alınmamakta, oysa meselenin bu çerçevede ve teorik planda ele alınması gerekirken, İslâm, dünyadaki mevcut Müslümanlık, yani Müslümanların bugünün dünyasında onu temsil eden şekliyle değerlendirilmekte, ayrıca, globalleşme esas alınıp, bu Müslümanlık ise, İslâm adıyla ona cevap verme, kendisini ona göre ayarlama veya uyarlama konumunda mütalaa edilmektedir. Bu fecî hatanın neticesinde ise, İslâm’ın globalleşmenin meydan okumalarına cevap veremeyeceği gibi, her ne kadar maksadı aşan ifadeler de olsa, İslâm’ın şu veya bu noktada âdeta yetmezliğini ileri sürme türünden cinayetler işlenebilmektedir.
Evet, düşünme mekanizmalarımız, baştan sona tamire, hattâ yeni baştan kurulmaya muhtaç...
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
ali.unal@zaman.com.tr
|
|
|
ABDULLAH AYMAZ |
 |
Sevgi’ler solup ölmesin
Gurbetçi genç kızlarımızla yakından ilgilenen, onların dertlerine çare araştıran, problemlerini çözmeye çalışan bir rehber hoca hanımın başından geçenleri sizlere aktarayım:
Sevgi, 24 yaşlarında alımlı çalımlı ve Egeli sosyete bir ailenin kızıydı. Mutlu bir evlilik yapıp Almanya’ya gelin gelmiş, iş hayatına atılmıştı. Bir de kızları olmuştu. Halim selim bir fıtratı vardı. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde veya mevlit törenlerinde vecd ile sohbet veya mevlit dinler ve için için ağlardı. Arkadaşları onu çok sever, sayar, onunla sohbete can atarlardı.
Güzel bir toplantı neticesi Sevgi bir karar almıştı; tesettüre girecekti. Zaten namazını da kılıyordu. Çevresinin ithamına rağmen bu kararında sabit kaldı. Kendisini işine ve eşine kabul ettirmek için kararlıydı. Eşi ile pek problemi olmamıştı; ama çevresi, iş arkadaşları onu oldukça horlamışlardı. Sevgi çaresizdi, çevre ile mücadeleyi başaramamış ve nihayetinde bir–iki yıl dayandıktan sonra o çok özendiği başörtüsünü çıkarmıştı.
Kim bilir Sevgi’nin ruhunda ne fırtınalar, ne volkanlar kaynıyordu!
Fakat bu olaydan sonra Sevgi’nin güzel yüzü sararıp solmuştu... Artık hiç mutlu değildi; dünya onun özlediği şeyleri ona vermiyordu. Kederli geçen iki yıldan sonra Sevgi hastalanmıştı. Teşhis konulmuştu: Kanser...
Tedaviler fayda vermiyordu, her geçen gün ölüme daha da yaklaşıyordu, çaresizdi.
“Naçar kalacak yerde, nâgâh açar, ol perde, / Derman olur her derde / Mevla görelim neyler, / Neylerse güzel eyler” sözünü mırıldanıyordu. Kendini ister istemez acımasız dünya düzenine, çevresine ve ailesine teslim etmişti. Artık hiçbir şey umurunda değildi. Çünkü yenik düşmüştü.
Hanım talebelerden biri, bir gün, “Hocam bizim arkadaş çok rahatsız, sekeratta, Tübingen Hastanesi’nde günlerdir ölümünü bekliyor, ölemiyor, gidebilir misin?” dedi. Yalvaran bakışlarına dayanamamıştım. Adeta odama sığamadım. Vakit namazını kıldım, salona çıktım, “Muhterem, yürü Tübingen’e gidiyoruz.” dedim. Gittik, Sevgi yatağa çakılmış, bir deri bir kemik kalmıştı. Başında bir tel saç bile yoktu artık... Odanın bir kenarında da bir yatak, memleketten işini bırakıp gelen annesi için hazırlanmıştı. Ama o bizden hoşlanmışa benzemiyordu. Ona göre aslında kızı iyi olacakmış, zaten ciddiye alınacak bir şey yokmuş. Adeta bizi odadan kovmak istercesine tepki gösterdi. Hele benim elimde Kur’an–ı Kerim’le kızına yaklaştığımı görünce isyan bayrağını çekti, “Kızım ölmeyecek ki, niye geldiniz?” dedi. Son anlarında dahi insan kendi yavrusuna karşı bu kadar acımasız olabilir miydi?
Ruhumda fırtınalar kopuyordu. Kendimi toplayıp “Sevgi” dedim. Bakışlarını bana çevirdi ve gülümsedi. Yanımdaki hanım “Bizi tanıdın mı?” diye sordu. Bizleri tanımadığını işaretle bildirdi. Kur’an–ı Kerim’i okumamı isteyip istemediğini sordum, o da istediğini bildirdi. Yüzüne tatlı bir pembelik yayıldı. 28 yaşında gencecik yavru hayatını istediği gibi yönlendirememiş, acziyetinin kurbanı olmuştu. Yasin–i Şerif’i sesli okumaya başladım. Bir eli elimde onunla temas ederek dikkatini Kur’an’da toplamak istedim. Bu anda bile annesi yaklaşıp ihtiyaçlarını sorarak müdahale etmek istedi. Ama Sevgi yüzünü çevirip bakışlarını bana doğru yöneltmişti. Yasin’i iki sefer hatmetmiştik; ama hâlâ ellerimi bırakmıyor, terk etmemem için oldukça ısrarlı tutuyordu. Kelime–i tevhid’i çektik, hem ben ağlıyordum hem de o. Yaşanmamış gençliğine, semeresiz geçen ömrüne, hoyrat ellerde garip kaldığına ağlıyorduk.
“Hiç kalmadı soran, ne var insanda/ Ben duvarda ezik bir böcek miyim?/ Yoksa pırıl pırıl tek damla kanda,/ Kainatı süzen bir mercek miyim?” (NFK)
Gitmemiz gerekiyordu, vedalaştık, yorgun gözleriyle gözlerime baktı, adeta kalmamı istiyordu! Ama mümkün değildi. Ah ne kadar geç kalmıştım!.. Ayaklarım beni taşımıyordu; orada bayılacağımı hissettim. Acım tarifsizdi... Kapıya yöneldim, arkamdan seslendi, “Hoca hanım kapıyı örtme, açık kalsın, sizi bekliyorum, yine gelin!” Bu sözler arabaya oturuncaya kadar kulağımda çınlıyordu ve ruhuma kara bulutlar çökmüştü, Sevgi’yi Rabb’imin merhametine havale ettim.
“Herkesin vardır bir kimsesi / Hiç kimse yoktur kimsesiz? / Bugün biz kimsesiz kaldık? / Ey kimsesizler kimsesi.” (MFG)
Sevgi, ziyaretimizden iki gün sonra vefat etti. (SY)
Manevi beslenmeye ihtiyacı olan insanlarımızın imdadına koşmak, bilhassa desteğe ihtiyaçları olduğu sırada...
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|
|
|
MUSTAFA ÜNAL |
 |
İttifakın kilidi: Çiller’in başbakanlığı
Seçim takvimi resmen işlemeye başladı; ancak partiler henüz sahaya inmedi. Oysa siyasi havanın dalga dalga Ankara’dan Anadolu’ya yayılması gerekirdi.
Sandığa rağmen siyasete ‘başkent manevraları’ egemen.
Manevraların başında baraj tehlikesi yaşayan partilerin kendini sağlama almak için, bir kurtuluş umudu olarak gündeme getirdikleri ‘ittifak arayışları’ var.
İttifak trafiği, sadece politikanın klasik alanlarında değil, siyasetin dışında İstanbul iş çevrelerinde de yürüyor.
Avrupa bloku ekseninde ‘ANAP, YTP ve DTP’ arasında ittifak, gerekli yasal düzenlemeler Meclis’ten çıkarıldığı takdirde kolay. Üç parti de ciddi biçimde baraj endişesi yaşıyor. Onun için birbirlerine sarılmış durumdalar.
Siyasi yelpazedeki yerini solda tanımlayan YTP lideri İsmail Cem ile merkez sağın küçük partisi olağanüstü dönemin ürünü DTP Genel Başkanı Mehmet Ali Bayar, dün seçimin öncesi ve sonrasında ‘ortak hareket etme’ kararı aldı.
Bu, ittifakta ‘tam mutabakat’ sağladıkları anlamına geliyor. Cem’in de, Bayar’ın da seçimden sonra siyasette var olması için Meclis’e girmeleri gerekiyor. İkili ittifakın barajı aşmaya yetmeyeceği ortada.
Önümüzdeki günlerde ANAP’ın buraya dahil olması zor değil. Fakat üç partinin ittifakı yeterli değil. Anketlerin de ortaya çıkardığı tabloya göre üçü birlikte ancak barajı aşabiliyor.
Yıpranmış ANAP, çizgisi tartışmalı YTP, varlığıyla yokluğu bir DTP’nin oluşturacağı ittifakın yüzde 10 barajının altında kalma olasılığının bulunduğunu düşünüyorum. Böyle bir oluşum partileri yukarıya değil aksine daha aşağıya çeker.
Herkes bunun farkında... Özellikle de siyaseti biçimlendirmek için çabalayan İstanbul çevreleri... Onun için merkez sağın diğer partisi DYP’yi ısrarla bu cepheye çekmek için uğraşıyorlar.
DYP’nin durumu ANAP, YTP ve DTP’ den daha iyi. Belki iktidarın çok uzağında; lakin en azından baraj riski yok. ANAP ile DYP merkez sağın iki partisi olmasına rağmen son siyasetin ‘düşman kardeşleri’ gibi.
Birbirlerini hısım değil hasım olarak görüyorlar. 95 seçimlerinden hemen sonra kurdukları hükümet sadece üç buçuk ay sürdü. O dönemde DYP, hem Meclis Başkanı’nın ANAP’tan çıkmasına destek verdi hem de Mesut Yılmaz’ın başbakanlığına ‘tamam’ dedi.
Bugün yeniden açılan yarım kalmış eski hesap işte bu.
DYP, ilk etapta ittifak önerilerini, hasmı ANAP’ı barajdan kurtarma operasyonu olarak değerlendirerek reddediyor. Ve siyasetin yapısal sorunlarını aşmak için iki turlu seçimi gündeme getiriyor. Fakat taraftar bulamıyor, yalnız kalıyor.
DYP’nin mesafeli tutumuna rağmen bu partiyi ittifakın içine çekmek isteyen çevreler ‘pes etmiyor’. DYP’yi ikna için dört koldan bastırıyorlar. Siyasetin yönlenmesinde çok mahir olan ünlü bir işadamı ile DYP lideri Çiller üzerindeki en etkili isim bu hafta sonu Rodos’ta buluşacak.
Görüşmenin tek gündemi; ittifak ve tabii bunun için cazip öneriler... Görüşmeden Rodos ittifakı veya hükümeti çıkabilir.
Gelinen noktada Çiller’in başlangıçtaki mesafeli tutumundan ‘görüşmeye açık’ noktaya geldiğini belirtmeliyim. Hafta sonu bulaşmasının olumlu şekilde sonuçlanması şaşırtıcı olmamalı.
İttifak karşılığında Çiller’in istediği başbakanlık... Çiller seçimlere başbakan sıfatıyla girmek istiyor. DYP liderinin başbakanlığa ne kadar arzulu olduğu malum. Bu, DYP’nin internet sitesine bile yansıyor.
Burada çıkan bir yazıda aynen şu ifadeler yer alıyor: Kemal Derviş ve MHP’li bakanlar hemen istifa etmelidir. Yeni hükümeti Çiller kurmalı. Bu hükümete ANAP, DSP, YTP de katılmalı. SP dışarıdan destek vermelidir. Seçim de ertelenmeli. Türkiye asla mevcut seçim sistemiyle seçime gidemez, gitmemeli...
DYP lideri her şeyden önce bunu eskiden gelen bir hak olarak değerlendiriyor. ANAP, Çiller’in başbakanlık şartına hemen ‘evet’ demiyor. Kapıları da kapatmıyor. İttifakın kilitlendiği nokta burası. Çiller, başbakanlık koltuğuna nasıl oturacak? Mevcut hükümet zaten çoğunluğunu yitirdi. ANAP’ın çekilmesiyle hükümet düşecek ve yeni hükümet Çiller’in başbakanlığında kurulacak.
Bugün pek dillendirilmese de Çiller’in başbakanlığında kurulacak yeni hükümet, seçimi daha ileri tarihe atar. 3 Kasım’da seçim hükümet kendi içinde çözüldüğü için ortaya çıkmıştı. Yeni hükümet, seçim tarihini yeniden belirlemek isteyecektir.
Dün etkin bir DYP’ liyle görüştüm. ‘Çiller, başbakanlık koltuğuna oturursa çok şey değişir. Seçim ertelenir.’ dedi.
Başta ittifak olmak üzere siyasi gelişmelerin kilidi, Çiller’in başbakanlığı. Sonuca dönük görüşmeler, Ankara dışında siyasete uzak mekanlarda yürütülüyor. Gelen bilgiler gelişmelerin olumlu seyrettiği yönünde...
Görüldüğü gibi siyasetin Ankara’dan Anadolu’ya taşınması için biraz daha zamana ihtiyaç var.
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.unal@zaman.com.tr
|
|
|
HASAN ÜNAL |
 |
Irak gidişatı
Artık ‘Amerika Irak’a saldıracak mı?’ sorusunu sormaya gerek yok gibi. Şu anda ağırlık kazanmış bulunan senaryolar, Amerika’nın ne zaman ve nasıl vuracağı üzerinde yoğunlaşıyor. Amerika saldırıya karar vermiş olduğuna göre, bundan sonraki sorular da Saddam sonrası senaryolar üzerine yoğunlaşıyor. Saddam rejimi devrildikten sonra nasıl bir Irak kurulacak? Bu yeni Irak, bir federasyon tarzında mı düzenlenecek? Siyasi sistem demokrasi mi olacak? Eğer federal ve demokratik bir Irak örgütlenmesine gidilecekse, bu federasyonun yönetim biçimi nasıl olacak? Gevşek bir federasyon mu olacak? Yoksa merkezi yönetimin güçlü olduğu bir federasyon mu oluşturulacak? Eğer gevşek bir federasyona müsaade edilirse, bu federasyonu oluşturan unsurlar hangileri olacak? Ve böyle bir gevşek federasyon içerisinde merkezkaç unsurlar nasıl bir arada yaşamaya zorlanacak ve Irak’ın toprak bütünlüğü bozulmadan harita üzerinde tek devlet olarak kalması sağlanacak?
Bu soruların hemen hepsini bir de alt gruplara ayırmak mümkündür. Ayrıca bu senaryolardan hangilerinin Türkiye’nin çıkarlarıyla uyumlu olduğunu ortaya koyacak yeni sorular da sormak gerekebilir. Kaba hatlarıyla söylemek gerekirse, eğer Amerika Saddam rejimini devirmek için bir askeri harekat yapmaya karar vermiş ise –ki, böyle olduğu anlaşılıyor– o zaman doğru olan, ABD’yi Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermeyecek bir harekata teşvik ve ikna etmektir. Türkiye, mevcut durumu, askeri gücü ve potansiyeli itibariyle bunu yapmaya muktedirdir.
Öncelikle, Türkiye açısından önemli olan, Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmamasıdır. Bunun orta vadede temin edilebilmesi ise, merkezi yönetimi güçlü bir federasyon tarzı örgütlenme olabilir. Bütün etnik grupların yönetimde eşit haklarla yer almasını temin edecek böyle bir modelde, eğer merkezi yönetim yeterince güçlü kılınmaz ise, o takdirde, Kürt bölgesi başta olmak üzere, bütün merkezkaç unsurlar zamanla bağımsız olmak için gayret etmeye teşvik edilmiş olur. Sonuçta ülkenin toprak bütünlüğü korunamaz.
Merkezi yönetimin güçlü yetkilerle donatıldığı bir Irak’ta federasyonu oluşturacak unsurlara Irak Türkmenlerinin eklenmesi bir zarurettir. Ancak burada bir başka husus daha karşımıza çıkacaktır. Saddam rejiminin devrilebilmesi için Irak ordusuna ilaveten Saddam’ın hassas ordusu durumundaki El–Cumhuriyye zırhlı birliklerinin de teslim alınması gerekecektir. Böyle bir durumda, intikam, yağma vs. duygularıyla hareket edecek olan etnik grupların veya değişik silahlı grupların sokaklara egemen olmasını önlemek için ülkeye yabancı güçler konuşlandırmak mecburiyeti hasıl olabilir. Hatta bu yabancı güçler değişik formasyonlarda bu ülkede belirli bir süre kalabilirler.
Bu noktada Türkiye mutlaka bu yabancı gücün içerisinde Kürtlerle Türkler arasında bir barış ortamı sağlanmasına katkıda bulunur; zira Kuzey Irak Kürtleri her halükarda ve artan bir oranda Türkiye’ye ihtiyaç duymaya devam edeceklerdir.
Bu tablo, bize ne derece kritik bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Bu pazarlıklar yapılırken, Türkiye’nin iyi yönetilmesi ve ayaklarını sağlam yere basması gerekiyor. Maalesef bir seçim döneminde olmamız ve ayaklarını yere sağlam basması mümkün görünmeyen bir hükümetle devam etme mecburiyetimiz, bu işi zorlaştırabilir. Ancak, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay, bu pazarlıkları yapabilir. Fakat pazarlıkları yapacağımız çevreler ve Amerika, Türkiye’nin hükümet açısından zayıf görünen mevcut yapısından yararlanmaya kalkışır mı? Kendileri açısından riskli ve yanlış olacak böyle bir ise tevessül ederler mi? Bunu yakında daha iyi göreceğiz.
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.unal@zaman.com.tr
|
|
|
ÖZCAN PEHLİVANOĞLU |
 |
Sporun babası
Spor otoritelerinin neredeyse tamamının kabul ettiği şey; atletizmin, sporun babası olduğudur. Bu doğru bir tespittir. Her sporun dolaylı da olsa atletizmle ilişkisi mevcuttur.
Atletizme önem vermemiş ülkelerin sporda ileri gitmesi herhalde görülebilecek bir şey değildir. Yıllardır izlediğimiz olimpiyat, dünya, Avrupa şampiyonaları ve atletlerin para için koştuğu özel turnuvalar bize bunu göstermiştir.
Bahsettiğimiz organizasyonları izlediğimizde koşan, cirit, gülle, çekiç atan, sıçrayan atletler, gözümüzü kamaştırmakta ve hayranlık duymamıza neden olmaktadır. Bu arada ‘İçlerinde bizim atletimiz var mı?’ diye merak içinde bakmaktayız. Finalleri geçtik elemelerde bile rastlamak mümkün olmaz.
Türkiye’de kaç kişi atletizm yapıyor ki, uluslararası yarışmalarda barajları geçmiş atletizm olsun? Bugünlerde Almanya’nın Münih kentinde yapılan Avrupa Atletizm Şampiyonası’na katılan 1300 atletten sadece 8’i Türk. Bir tek Süreyya Ayhan’dan 1.500 metrede final koşmasını bekliyoruz. Madalya kazanırsa, piyangodaki büyük ikramiye vurmuş olacak.
Bu arada basından bir haber: Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Yurdadön, kasım ayında yapılacak seçimlerde aday olmak için kafileyi Almanya’da bırakıp dönüyor. Yurdadön gibi adı atletizmle özdeşleşmiş bir federasyon başkanı böyle bir davranış içinde olursa atletizm nereye gider?
Avrupa’nın en büyük ve genç nüfusuna sahip ülkesi Türkiye’nin şampiyonada sadece 8 atletinin olması sporumuzun bir ayıbıdır. Diğer ülkelerle orantılandığında, bizim birçok başarılı atletimizin bulunması ve dünya pistlerinde yarışması gerekir. Oysa anlaşılıyor ki sporların babası atletizm ülkemizde can çekişiyor.
Türk atletizminle uğraşanlar, atletlerimizin iyi çalışmadığını, yarışmalara katılmadıklarını, çalıştırıcılarının yetersiz olduğunu iddia ediyorlar. Bir de devşirme Rus ya da Bulgar kökenli sporcuların parasızlık feryatları var. Para için, ay–yıldızlı formanın, türlü hülle yolları denenerek, yakışmayacak insanların üzerine giydirilmesi de ayrı bir sorun.
Bir parantez açarak son dönemin Allah vergisi büyük yeteneği Süreyya Ayhan’dan bahsetmek istiyorum. Süreyya Ayhan iyi çalışmıyor ve bence iyi de çalıştırılmıyor. Onun tipinde bir atletin ve çalıştırıcısının, onların üzerinde de federasyonun çok iyi stratejileri olması gerekir. Ancak onun ve her an yanında olan çalıştırıcısının böyle bir vizyona sahip olmadığını düşünüyorum.
Bir dönemler maraton ve 10.000 ile 5.000 metre gibi uzun koşucuları ile dünya atletizminde kendine yer arayan, atletizmimiz, Süreyya Ayhan gibi bir yeteneği yeterince değerlendiremezken, umarım Atletizm Federasyonu başkanı olarak yapamadıklarını siyasetçi olarak başarabilecek (!) bir Mehmet Yurdadön ile teselli bulur.
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.pehlivanoglu@zaman.com.tr
|
|
|
AVNİ TARHAN |
 |
Aydın Polatçı
1977 yılında Sivas’ta dünyaya geldi. İlk kulüp tecrübesi ve çalışmalarını İstanbul ‘Tekel Spor Kulübü’nden antrenörü Cahit Ahıskalıoğlu’ndan aldı. Polatçı buradan gençlere ilk defa kampa geldi. Antrenörler Ali Tokuş ve Cahit hocalardan güreşin ilk önemli inceliklerini öğrendi. Gençlerde tabiri yerinde ise pişti. Hiç unutmam antrenör arkadaşlar Maşallah bir genç var ki o kadar hırslı, süratli Mahmut’tan sonra Türkiye ağır sıkletsiz kalmayacak, ‘süper bir genç geliyor’ demişlerdi. Polatçı ile 2–3 kez yurtdışına beraber gittim. 1996 yılında Dağıstan’da Ali Aliyev Turnuvası’nda gözlerimi yaşartacak maçlar yaptı. Finalde Rusların en iyi adamını minderde komaya soktu. Dağıstanlı antrenör hoca, “Bunu nereden buldunuz?” dedi. Eğer bizim adamımızı böyle yeniyorsa dünya büyük bir şampiyon görecek, hatta maşallah diyerek bana Aydın’dan sitayişle bahsetmişti. Biz şimdi bu gencimizin uluslararası karnesine bir göz atalım.
1995 yılında Witten/Almanya’da gençler serbest stil 115 kiloda Avrupa birincisi.
1997 yılında İstanbul/Türkiye’de gençler serbest stil 125 kiloda Avrupa birincisi.
1997 yılı Varşova/Polonya’da büyüklerde serbest stil 125 kiloda Avrupa dördüncüsü.
1997 yılı Helsinki/Finlandiya’da gençler serbest stil 115 kiloda dünya birincisi.
1998 yılı Bratislava/Slovenya’da büyükler serbest stil 130 kiloda Avrupa birincisi.
1998 yılı Tahran/İran’da büyükler serbest stil 130 kiloda dünya beşincisi.
Evet Polatçı, Mahmut Demir’in 1996 Atlanta Olimpiyat Oyunları’ndan sonra güreşi bırakması sonucu Zekeriya Güçlü ile birlikte Türk Milli Takımı’nın ağır sıkleti olmuştu. Zaman zaman transfer olduğu kulüplerin kapanması sonucunda bir ara işsiz kalan Aydın, bir hayli bocalama geçirdi. Aslında oturmuş bir sistemimiz olmayışı ve her gelen federasyonun kafasına göre antrenör tayin etmesi güreşimizin çok daha gerilere gitmesine sebebiyet verdi. Avrupa şampiyonasına bir hafta kala Zekeriya ile üç defa seçme yaptırılan Aydın, her üç maçta da sıfır sıfır berabere kaldı. Son hafta yapılan ve tamamen antrenörlerin beceriksizliği yüzünden yapılan bu uygulama Aydın’ın Avrupa şampiyonluğunu da yemiş oldu ve nitekim Aydın, Avrupa ikinciliğinde kaldı.
2000 Sydney sonrası güreşte yaşanan olumsuz gelişmeler her serbestçi gibi onu da etkiledi. Nihayet 2001 yılında Melih Gökçek ve Başkan Şansal’ın gayretleri ile Ankara ASKİ’ye gelen Aydın, burada huzuru buldu. Bursa’da yapılan lig finallerinde izlediğim Aydın, oturaklı, sakin ve çok olumlu bir tabloda gördüm. Eğer ki Aydın, bu çizgisini sürdürürse 2002’de dünyada madalyaya kesin güreşir inancındayım. Ağır sıklet için muazzam bir fiziği ve sürati bulunan Aydın, biraz daha profesyonel anlayış içinde olursa kesin bir–iki dünya ve olimpiyat şampiyonluğu ile güreş hayatını kapatır kanaatindeyim.
09.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.tarhan@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
09 Ağustos 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|
|