Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Siyasetsiz toplum Avrupa Birliği’ne av olur

Mehmet Ali Kılıçbay



Türkiye, duyguların çoğu zaman aklın ve mantığın önüne geçtiği bir ülke. Avrupa Birliği sürecini izleyenlerin çoğunun “tren artık kaçtı!” diye umutsuzluğa kapıldığı bir sırada, üstelik bir de seçim kararı almış olan TBMM, hiç beklenmedik bir şekilde “Kopenhag siyasi kriterleri”ne uyum yasaları paketini çıkartıverdi. Umutsuzluk umuda dönüştü ve “artık sıkışık durumda” olanın Avrupa Birliği olduğu ilan edildi.

Uyum yasası paketinin Meclis’ten geçmesini izleyen birkaç gün içinde, medyanın tümü “top Avrupa’da” veya buna çok yakın başlıklar attı. Yorumcuların neredeyse tamamı, bir Türkiye–Avrupa Birliği maçı terimleri içinde açıklamalar yaptı. Ve sonuçta, “bizi istemeyen, anlamsız engeller çıkartan Avrupa, bu son çalım karşısında golü yemekten nasıl kurtulacak?” noktasına gelindi. Türkiye’nin okumuş veya okumamış insanlarının ezici çoğunluğu, ülkemizin AB ile birleşme sürecini hep, “biz ve onlar” ve “haydi bakalım!” mantığı içinde ele aldı. Bu başlı başına garip bir durumdu. Çünkü “biz” olarak kalmakta ısrar eden bir toplum “onlar”dan biri olmak istiyor ve hemen hemen hiç kimse bu temel çelişkiyi görmüyor.

Ancak, Avrupa ile olan sancılı ilişkilerimizin bir türlü bütünleşmeye varamayan, düşüş ve çöküşlerle, ani duygusallık yükselmeleriyle, hınç ve kara sevdalarla dolu bir şekilde, heyecandan akla bir türlü terfi edemeyişinin sırrı bizim bu tutumumuzda gizli.

Türkiye eninde sonunda AB’ye girer, bunda hiçbir kuşkum yok. Kapitalist mantık içinde kurulan ve sonuçta nihai amacı doğrudan hükmü altındaki piyasayı genişletmek olan AB’nin, aktüel ve potansiyel olanakları muazzam olan bir Türkiye pazarını dışarıda bırakması asla mümkün değildir. Böyle bir tutum, kapitalist mantığa terstir ve Avrupa kapitalizmin beşiğidir.

Fakat, ülkemizdeki AB tartışmalarını izleyen biri olarak, bu entegrasyon sürecinin tabanındaki kapitalizm olgusuyla olan temelli ve özsel bağlantının hemen hemen gündeme hiç getirilmediğini hayretle gözlüyorum. Bu nedenle, Türkiye’nin AB’ye girmesi mistik bir görüntü alıyor ve adeta bir “kurtuluş” programı olarak algılanıyor.

Hemen belirtiyorum. Türkiye’nin AB’yle entegrasyonu bu ülkeye bütünsel (yani unsurları itibariyle ayrıştırılmamış, farklılıkların ihmal edildiği) düzlemde büyük yararlar sağlayacaktır. Fakat bu bütünsel bakış, kapitalizmin eşitsizliklere dayanan ve bunları sömürüp, artırarak varolan bir sistem olduğunu kavramamıza engel olmaktadır.

Kapitalizm, kır–kent, tarım–endüstri, emek–sermaye gibi, birbirlerini hem tamamlayan, hem de çelişen çıkarları temsil eden sosyo–ekonomik büyüklükler arasındaki aktüel ve potansiyel farkları sermaye lehine kullanan bir sistemdir. Böylece kapitalizmin oluşum ve gelişme süreci içinde inşa ettiği ulusal pazar, uluslararası pazar veya ulusaşırı pazar gibi büyüklükler, asla her noktası itibariyle homojen olmamışlardır. Bunun açık anlamı, kapitalizmin ilk inşa ettiği piyasa olan ulusal pazardan başlamak üzere, bütün bu pazar tiplerinde ilişkilerin eşitlikçi, adil vb. olmayıp, kolonyal (sömürgeci) tipten olduğudur. Örneğin, tarımsal bir bölge eğer pamuk yetiştirmeye başlamışsa, bunu ancak sanayiye satabilir ve fiyatı sanayi belirler, bu bölgenin tarımı artık kapitalizmin iç kolonyal ilişkilerinin içine girmiştir.

Daha açıkçası ve çok genel olarak, kapitalist sistemde mali piyasalar reel kesimi, reel kesim de sanayi tarımı ve hizmetler her ikisini, sermaye emeği.. sömürür. Öte yandan, piyasa merkezleri (Londra, Paris, Frankfurt, Amsterdam...) faktör piyasalarını sömürür. Gelişmiş bölgeler azgelişmiş bölgeleri sömürür. Kimse şaşırmasın, bir ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun, nispi anlamda daha gelişmiş, çok gelişmiş, az gelişmiş veya daha az gelişmiş kesimlerden meydana gelir, bunların arasındaki hareketler, kapitalizmin vazgeçilmez akımlarını yaratırlar. Kapitalizm, eşitlikçi bir ortamda varolamaz.

AB’ye girelim, çok güzel! Daha demokratik, daha çağdaş bir toplum oluruz, çok güzel! Ama nerede durduğumuzu çok iyi belirlememiz gerekiyor ve her şeyden önce tarihimizle bir hesaplaşmadan geçmemiz ve yaratılmış tüm hurafelerden kurtulmamız gerekiyor. Her Türk çocuğunun kahraman, fatih olarak doğduğu bir ülkede, “bir Türk’ün dünyaya bedel olmadığı”nı kim, nasıl kabul edecek. Koskoca bir ideolojik sistem buna dayanıyor ve işin kötüsü, bu ideolojik sistemin çok büyük ekonomik, toplumsal ve siyasal yansımaları bulunuyor. Daha da açıkçası, bu ideolojik çerçevenin arkasında çok kalın ve katı çıkarlar oluşmuş durumda, bunlar nasıl kırılacak? Bunun böyle olmadığını söyleyenlere “vatan haini” yaftası yapıştırmaktan vazgeçilecek mi? Bunlar çok zor, geçelim. Zihniyet devrimi yapmayan bir Türkiye, AB’nin arka bahçesi olur. Ucuzcu turistlerin sayısının artmasıyla sevinir durur.

Daha ele gelir bir alanda biraz tartışalım. AB fert başına GSMH ortalaması 25 bin dolar civarında, bizde ise 2 bin doları biraz geçiyor, yani fark 1’e 10–12. Aynı hesaplamalar satın alma gücü paritesine göre yapıldığında, bu oran en iyi olasılıkla 1’e 5–6’ya düşüyor. Bunun ilk sonucu, ekonomik entegrasyon ve ortaya para (Euro) geçişin Türkiye’de genel fiyat seviyesinde bir yükselmeye yol açacağıdır. Bunu karşılayacak ücret artışları ise ancak verimlilik artışıyla olabilir. Ve Batı’dan beklenen yatırımlar ne denli büyük olursa olsun, bu çapta bir verimlilik artışını sağlayabilmek için çok büyük miktarda yerli yatırım da gerekmektedir. Ancak çok uzun zamandan beri sürmekte olan popülist politikaların Türkiye’yi getirip tıkadığı borç batağı noktasında devletin ve her şeyi ondan bekleyen özel sektörün herhangi bir yatırım yapacak mecali kalmamıştır.

Çok zor bir sorun daha: Bunların çözülmesi, GSMH’nin % 13’ünü üreten; ama nüfusun % 45’ini oluşturan köylülüğün ne olacağına bağlıdır. Batı’da artık hiçbir ülkede % 5’in üzerinde tarım nüfusu yok. Bitmedi. Türkiye’de her 13 kişiye bir esnaf düşüyor. Memur sayısı 3 milyon civarında. Avrupa’nın en kalabalık ordusu bizde. Okullaşma oranı çok düşük, kız çocuklarının % 35’i okula gönderilmiyor.

Bu iç karartıcı tabloyu sürdürmüyorum; ama denklemi yeniden kuruyorum. Evcilleşmiş bir 70 milyonluk kitle iyi bir pazardır. Pazar olarak kalmayıp tam haklı bir ortak olabilmesi için yapması gerekenler vardır. Tek bir soruyla yetiniyorum. Polisi, insanların dövülemeyeceği konusunda nasıl ikna edeceğiz? Askeri, siyaset yapmak istiyorsa, üniformasını çıkartmasının gerektiğine nasıl ikna edeceğiz? Din görevlisini, caminin siyaset değil ibaret yeri olduğuna nasıl ikna edeceğiz? İşadamını, köylüyü, esnafı devletten geçinmenin iyi bir yol olmadığına nasıl ikna edeceğiz? Siyasilerin gecekondulara, haksız kazançlara, kıyı ve orman yağmalarına oy uğruna çanak tutmalarına nasıl engel olacağız?

Türkiye’nin karşısında büyük bir olanak var. Meclis üzerine düşeni yaptı. Siyasilerin özel nedenlerini tartışmıyorum. Sonuç önemli: AB ile müzakere yolu açıldı. Her şeyin iyi gitmesi halinde, Türkiye 10 yıl içinde AB üyesi olabilir. Ama şunu unutmamak gerekiyor. Almanya’nın Stadt Hamburg eyaletinde fert başına GSMH 50 bin doların üzerinde, İtalya’nın Lezzo Giorno’sunda 7–8 bin dolar, İspanya ve Yunanistan’ın iç bölgelerinde 5–6 bin dolar civarında. Türkiye’nin AB’ye katılması herkesi BMW, Mercedes sahibi yapmayacak, eşitsizlikler sürecek, hatta artacak. Her şeyi başkalarından beklemeye alışkın Türkler, anahtarın kendi ellerinde olduğunu artık görmelidirler.

Bu anahtar siyasettir. Ve siyaset de, seçim öncesi tencere veren partiye, seçim sonrası kapağı versin diye oy atmak değildir.

09.08.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> AB ve değişim dinamiklerimiz Hüseyin Bayçöl (09.08.2002)

> İktidar ve yozlaşma Ahmet Kurucan (08.08.2002)

> Hormonsuz canavar Mithat Melen (08.08.2002)

> ‘ABD şimdi dünya için tehdit’ George Monbiot (07.08.2002)

> Meclis’in devlet ve toplum devrimi Abdülhamit Bilici (07.08.2002)

> AB uyum yasaları ve Türk dış politikası Bülent Aras (06.08.2002)

> Irak harekâtı ve Türkiye Korkmaz Tağma (06.08.2002)

> 12 yıllık sorun Mensur Akgün (05.08.2002)

> Neo-liberalizm Alev Alatlı (04.08.2002)

> Hayat memat meselesi Elif Şafak (04.08.2002)

> Küreselleşme ve dünya dinleri Ümit Meriç (03.08.2002)

> Bağdat... Bağdat Gökhan Bacık (03.08.2002)

> Bir sevda hikâyesi... Ahmet Selim (02.08.2002)

> Rus popülizmi: İki taraflı keskin bıçak Murat Şengül (02.08.2002)

> Erken seçim; siyasî fırsatlar ve riskler Can Fuat Gürlesel (01.08.2002)





Zaman'da Bugün
09 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.