Futbolun dili
Güzel bir eylül ikindisi... Ortaokul çağlarındayım. Pek keyfim yoktu; ama genel eğilime uydum. Vefa Stadı’nın kale arkasında biraz atıştırmak, uygun düşerse de maç yapmak üzere yola çıktık. Bizim mahalleden orası, yürüyerek 10–15 dakika...
Büyükler vardı. Antrenman vermemizi ister gibi bizimle oynamak istediler. Ağrıma gider öyle şeyler! Biz çocuk muyuz?!
Ben oynamadım, bizimkileri yönetmek (!) üzere kenardan seyrediyorum. Çok iyi top oynayan ve şaşılacak çalımlar atan bizim İnce Ali, “Büyüklerin çalım yemeye tahammülü yoktur, sakın birden fazla yapma, yakın oynama ve bana sık sık bak” dememe rağmen bir ters çalımdan sonra biçildi, bütün dizi kan revan içinde. kaldı. Mahallemizdeki Güneş adlı bir çocuğun tetanostan öldüğü anlatıldığı için, tedbirli gitme alışkanlığım vardı. Küçük torbamdaki pamuk ve tentürdiotla pansuman yaptım. Kan tepeme çıkmıştı! Ali’nin dizi bir sıyrıktan daha fazla bir şeydi. “Pamuğu basılı tut, sonra ben gelip çekeceğim.” deyip oyuna girdim.
Nevzat abi benden 3 yaş büyüktü; ama cüssem ona yakındı... Paldır küldür gelip, habire kaleye asılıyordu. Yakın takibe alıp önce biraz sinirlendirdim. Paralel ama çok yakın koşup vurdurmuyordum. İstediğim kıvama geldiğim noktada önünü biraz açtım, özlediği vuruşu yapmak için sağ ayağını iyice geri çektiğinde topa hafifçe dokundum; boşa sallayınca (zaten olmayan!) dengesi bozuldu ve yuvarlandı. Faul yok, ama düşmesini sağlamak var! Tam da istediğim gibi olmuştu.
Bir Fahrettin amcamız vardı, stadın müdavimiydi. “Nevzat” dedi, “Sinirlenirsen beni de sinirlendirirsin. Kendin düştün, uzatma!” Fahrettin amca bir amatör takımın başkanlığını da yapmıştı vaktiyle. Futbolu hem sever hem bilirdi. En sık tekrarladığı cümle şuydu: “Futbolun dili vardır, dili! Topu tepmekle futbolcu olunmaz.” Onun varlığı bizim için hep teminattı. Merkezde durur, ihtilâf çıkınca seslenirdi: “Uzatma faul!” “Uzatma, el var!” “Uzatma, bir şey yok.”
... Amacım bir de gol atmaktı. Onu atıp, çekecektim bizim minikleri! İspat–ı vücut işlemini tamamlamak, Ali kardeşimin öcünü almanın en etkili yoluydu. Fahrettin amca doğru söylüyordu ve futbolun diliyle, “Biz varız işte. Daha sonra senden de daha iyi var olacağız.” mesajıyla seslendirmek istediğim 6 tane yeyince “halftaym” oldu ve teklif üzerine asli sahaya geçip yarısını çift kale olarak kullanmaya başladık.
Sahanın genişlemesi aleyhimizeydi; ama benim gol hesabıma uygundu. Şeref sayısı, özel mesaj sayısıdır ve altın golden bile üstündür!
Ben ileri geçince yakınımda oynamak için Nevzat abi de geriye çekilmişti ve açıktan vurdu–kırdı yapamayacağı için omuz omuza gelmemizi ve çaktırmadan beni savurmayı düşündüğü besbelliydi. Kalecimiz Pire Necmi’ye gidip, “orta şaşırtmacası” taktiğini verdim! Kemal soldan koşmaya başlayınca o, topu bana yollayacak; ben koşmaya başlayınca da Kemal’in önüne doğru atacaktı. Ve bizim taktik, üçüncü denemede tuttu. Kazma Nevzat, aldatıcı koşusunu yapan Kemal’e doğru hışımla yönelmişken, top bana geldi. Ayaklarımı açtım; top, hızı hiç azalmadan önümde sekerek yuvarlanmaya başladı. Ayağımda, altı lastik üstü (renkli) bez ayakkabılarım (!) vardı. Top kontrolü bakımından, toprakta, kramponlardan çok daha iyiydi bunlar. Açılma yönünde falso almış olan topa önce hafifçe dokunup bir düzgünlük kazandırdım ve ayağımı sağdan sola kavislenen bir açıyla, havalanmasın diye de hafifçe kapalı tutarak (yani dizden hafifçe bükülü) vurdum. Kaleci, başının üstünden geçen topu görmedi bile. (Hep Metin’i taklit ederdim, ama anlaşılacak da alay konusu olacağım diye ödüm kopardı!)
Yanıma gelen Kazma Nevzat’a “maç bitti!” dedim. Imızgandı, homurdandı. Fahrettin amca daha açığını söyledi: “Mesaj bitti, maç da bitti. Kes!” Gülerken gözlerinde bir tabaka yaş vardı...
Yaralı ayağını sürüyerek yürüyen Ali kardeş, nereye uyar nereye uymaz diye düşünmeden söyleme alışkanlığında olduğu marşıyla yine coşmuştu: “Yaslı gittik şen geldik, aç koynunu biz geldik. Bize bir yudum su ver, çok uzak yerden geldik.”
Bıraksaydım, mahalleye böyle girecekti! Yeni pantolonumun berbat olduğunu, bacaklarımın sıyrıklarla ve hafif morluklarla dolu olduğunu ancak eve gelince fark ettim. Halbuki böyle davranmazdım, oyun için kullanabileceğim ayrı bir pantolonum vardı. Anneciğim, özel bir durum olduğunu sezdiği için sadece gülümsedi. Yine de bir açıklama gerekiyordu: “Dil merakımı biliyorsun anneciğim. Fahrettin amcaya göre futbolun da bir dili varmış. O dilden konuştuk işte! İnan ki saçma değil!” Tebessümüne ince bir alay katarak, “Hadi canım” dedi, “ayakların dili mi olurmuş?!” Hoş görürdü, babamın müdahalesini engellerdi, ben sevineceğim diye Galatasaray’ın kazanmasını isterdi; ama bu merakımı bir çeşit yaramazlık sayardı. Bir defasında babama tatlı sert çıkıştığını da duymuştum: “Siyaset meydanlarında seninle hep Bölükbaşı’yı dinleyecek değil ya! Top da oynayacak!”
... Fahrettin amcayla üniversite çağının sonuna kadar futbol sohbetleri yapmaya devam ettik. Beşiktaşlı olmasına rağmen Metin’e hayrandı. “Ne Gündüz, ne Hakkı, ne Şeref, ne Zeki Rıza; bu başka kumaş. Öncesi yok.” derdi. “Futbolun bir dil olduğunu anlayan ve başka dil bilmediğ için de onu son imkânlarıyla kullanan adam.” Yazsana bunları dediğimde verdiği cevap: “Onun tercihi önceden yapılır. Benim tercihim öyle yapılmamış. Yazmak için konuya biraz tepeden bakmak lazım. Yani o senin işin! Hobi’cilerin işi!” Sitemi bu kadardı.
... Futbol yazılarım, bir bakıma, onun vasiyetinin yerine getirilişi de sayılabilir!
10.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|