Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

ALİ ÇOLAK



‘Kendine iyi bak’, benden sana fayda yok!

Sırnaşık bir söz, sakız gibi yapışıyor. Davetsiz misafir gibi gelip dolanıyor insanın diline. Dolanmakla kalsa iyi; gitmiyor, yerleşiyor. Adım başı tekrarlatıyor kendini, vird gibi... ‘Kendine iyi bak. Hadi kendine iyi bak...’ Öyle sanıyorum –ki öyle– bilinçle, beyinle ilgisi yok. Yalnız ağızda, dudaklarda yerleşmiş ve oradan ha bire dökülü dökülüveriyor. Böyle olduğu şuradan belli ki bir anlamı, derinliği yok. İlk bakışta bir iyi dilek, bir hoş uğurlama sözü gibi görünüyor. Sevgi ya da ilgi ifadesi gibi duruyor. Sözde karşımızdakine önem veriyoruz, üzerine titriyoruz onun. ‘Allah’a emanet ol, güle güle, sağlıcakla kal, esenlikle, Hoş gidişler ola... demek istiyoruz. Ama gerçek mi bu, gerçekten böyle mi demiş oluyoruz? Hayır, sanmıyorum. Sadece vedalarda, ayrılışlarda bir şey söylemek gerekiyor. Bir dilek, bir dua belki... Bunun için kendimize ait ve her ayrılık için, o ânın anlamına uygun ve o kişiye özgü içten bir veda cümlesi düşünemiyor, söyleyemiyoruz. Ve o yapışkan, o yılışık, o orta malı söz, kendiliğinden görüveriyor bu işi. ‘Hadi kendine iyi bak!’

Sevmedim, sevemedim bu sözü bir türlü. Hiçbir içtenlik, sıcaklık bulmuyorum onda. Dilime düşüverir, yerleşiverir diye korkuyorum. Sıradanlığa ben de esir oluveririm diye... Dostlarımla, arkadaşlarımla aramızdaki her kelimenin bana ait, bize ait bir rengi, bize özgü bir anlamı olsun isterim ben. İlişkilerin sahiciliğinin, biraz da bu ayrıntılarda saklı olduğuna inanırım. Onlara söyleyecek ‘kendi’ sözlerim ve dileklerim, kendi dualarım olsun isterim; sözlerimin bana ait renkleri olsun...

Orta malı, duygusuz ve renksiz ‘kendine iyi bak’ sözünün, belki de söyleyenin hiç murad etmediği ironik bir anlamı var ki, tam da bu çağın bencil ve tekil yaşamına denk düşüyor. Gizliden gizliye, bir şuuraltı olarak onu seslendiriyor: ‘Kendine iyi bak’; çünkü sen yalnızsın ve tek başınasın. Benden sana bir fayda dokunmaz. Sana bir şey olursa benden medet bekleme, elimden bir şey gelmez. İstesem de yardım edemem sana, bakamam. Öyleyse kendi kendine bakmayı, kendine yetmeyi öğren... Gittiğinde, ayrıldığımızda yüreğimin bir yarısı seninle gitmeyecek, düşüncemi sen kaplamayacaksın artık. Ben sende yaşamayacağım, sen bende yaşamayacaksın. Ben kendi maceramı sürdüreceğim, sen kendi dünyanın toprağında yürüyeceksin. Sevinsen de üzülsen de kendin sürükleyeceksin başını. Kendine iyi bak... Başının çaresine bak!

Korkuyorum bu yapışkan sözün anlamından. Yalnızlıktan, başımın çaresine bakacak olmaktan korkuyorum. ‘Kendine iyi bak’ diye veda eden bir dosta, dönüp tekrar ne söyleyebilir insan? Bir gece yarısı yalnızlığında kalkıp onu nasıl arayabilir? “Kendime bakamıyorum; yalnızlık üstüme yıkılıyor. Sana, dostluğuna ihtiyacım var...” nasıl diyebilir? Diyemez.... Ve diyemiyor işte. Sen orada kendi yalnızlığınla, ben burada kendi yalnızlığımla baş başa...

‘Kendi başının çaresine bakma’ çağının anahtar sözü, ‘kendine iyi bak’. Böyle incitici, acıtan bir anlamı olduğunu kabullenmeyi istemesek de. Bu gerçekliği, sahihliği yitmiş zamanların değer yargılarından birini seslendiriyor. Her ne kadar Şeyh Galib’in “Hoşça bak zatına...” dizesini hatırlatıyor olsa da onun çağrıştırdığı derin anlamı taşımıyor, ona götürmüyor. Her ‘kendine iyi bak’tan sonra, aramızdaki bağ biraz daha gevşiyor, uzaklaşıyoruz birbirimizden. Sıradanlığa, tekdüzeliğe, içtenliksizliğe doğru yol alıyoruz. İşte bu yüzden o şarkıya hak veriyorum: “O son sözü doğru sanıp kanmam inan / İyi niyet değil, gerçek değil, kimden bu dil... Kendine iyi bak deme, denmez, saçma / Kendime bakarım elbet, sen hiç korkma / Kendine kalıyor insan eninde sonunda / Sen bize iyi bak Tanrım, sevdalı kullarına...”

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.colak@zaman.com.tr


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Önceki Yazıları

> (03.08.2002) - Sadako’nun kağıtları turna kuşları

> (27.07.2002) - ‘Şinasi Bey’ tipi

> (20.07.2002) - Ortancalar pembedir, şiirimiz ‘mor külhani’

> (13.07.2002) - Güzeldir yazıya ilk kanat vuruşlar

> (06.07.2002) - Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü

> (29.06.2002) - Şiirin başkenti İstanbul; ama...

> (22.06.2002) - Okura saygı

> (08.06.2002) - Müzik, yazı ve yolculuk

> (01.06.2002) - Futbol sanata dönüşebilir mi?

> (25.05.2002) - 2005 ‘Necip Fazıl Yılı’ olacak mı?





Zaman'da Bugün
10 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Anadolu Finans Kurumu

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.