Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

HEKİMOĞLU İSMAİL



Cebi olmayan elbise

İki kere hacca gitme lütfunu yaşayan bir insanın hacda yaşadığı haller, Allah’a yakınlık, Rasulü’ne muhabbet hakkında neler düşündükleri hakkında...

Hacca gittik. İhram bir nevi kefendir. Kefenin de, ihramın da cebi yoktur. Cepsiz elbiseyi giydik. Haşr meydanı gibi Kâbe’de toplandık. Hemen şunun farkına vardım. Ağır bir hastanın hayalen kefen giymesiyle, mukaddes topraklarda ihram giymek ve o ihramı kefene benzetmek arasında çok fark var.

İnsan hacda ihrama ne derse desin onu dünyayla bütünleştiriyor. Bu sebeple ağır hastalık ile kefen giymek arasında çok büyük farklar vardır. Hayal o farkı yakalayamıyor.

İnsan, hâlâ çoluk çocuğuyla oyun âleminde. Eğer hacda her ihramı giyen ölümdeki sırrı anlasa haram işleyenlerin sayısı çok azalır. Ahiret inancı ve ahireti anlamak insanı haramlardan geri çeker. Bu anlaşılmazsa hacca gitmekle başka bir yere gitmek arasında fark kalmaz ve yazık olur.

Hacca gidenlerin günahı dökülür mü, dökülmez mi bilinmez. O Allah’ın bileceği iş. Fakat, ihramı giyip kefen giydim diye ölümü hayal edip her türlü haramdan uzaklaşıp helallerle yetinen bir mümin hiç şüphe yok ki dünya ve ahiretini cennet edebilir.

Şeytan taşlamak da temsilidir. Şeytanın en büyük malzemesi haramlardır. Mesela içki, kumar, fuhuş, yalan, tembellik. Hacda şeytana taş atan, bunları terk etmelidir ki o taşlar şeytana isabet etsin. Yoksa bunları terk etmeyip oradan şeytan taşlamanın bir anlamı yok. Hacdaki mânâyı, evimize, işimize taşımak lazım. Yani parada, malda, makamda Müslümanca hareket etmeyen, şeytanı ne kadar taşlarsa taşlasın şeytanın oyununa gelmiştir.

Haramdan uzaklaşmak ahiret inancının açık bir alametidir. Bu inanç, dünyayı da cennet etmeye yeter. İman bir nurdur. Nasıl ki güneş doğunca insan taşı, çukuru görür; iman nuruyla da haramlar ve helaller açıkça görünür. Böylece mümin evvela helalle haramı ayırır. Sonra helal bir dünyada yaşamaya çalışır. O zaman Müslüman olmanın ve helal dairede yaşamanın faydalarını görür.

Elbette görmekle anlamanın arasında büyük fark vardır. Görmek biyolojik bir olaydır. Anlamak ise sadece insana ait bir keyfiyettir. Gördüklerimizi anlamak gözle beyni, beyinle kalbi bütünleştirir. Gözün kör olması başka, basiret körlüğü daha başkadır. Gözü görmeyen ışıktan istifade edemez. Basireti kör olan gördüklerinin sırrını anlayamaz. Yani koyunun görmesiyle insanın görmesi arasındaki farkı anlamak şarttır, Anlamak, yani aklı gözün imdadına yetiştirmek. Şairin dediği gibi “Ben kimim, bu hal neyin nesi / Yetiş yetiş ey sonsuz varlık muhasebesi.”

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: h.ismail@zaman.com.tr





ALİ ÇOLAK



‘Kendine iyi bak’, benden sana fayda yok!

Sırnaşık bir söz, sakız gibi yapışıyor. Davetsiz misafir gibi gelip dolanıyor insanın diline. Dolanmakla kalsa iyi; gitmiyor, yerleşiyor. Adım başı tekrarlatıyor kendini, vird gibi... ‘Kendine iyi bak. Hadi kendine iyi bak...’ Öyle sanıyorum –ki öyle– bilinçle, beyinle ilgisi yok. Yalnız ağızda, dudaklarda yerleşmiş ve oradan ha bire dökülü dökülüveriyor. Böyle olduğu şuradan belli ki bir anlamı, derinliği yok. İlk bakışta bir iyi dilek, bir hoş uğurlama sözü gibi görünüyor. Sevgi ya da ilgi ifadesi gibi duruyor. Sözde karşımızdakine önem veriyoruz, üzerine titriyoruz onun. ‘Allah’a emanet ol, güle güle, sağlıcakla kal, esenlikle, Hoş gidişler ola... demek istiyoruz. Ama gerçek mi bu, gerçekten böyle mi demiş oluyoruz? Hayır, sanmıyorum. Sadece vedalarda, ayrılışlarda bir şey söylemek gerekiyor. Bir dilek, bir dua belki... Bunun için kendimize ait ve her ayrılık için, o ânın anlamına uygun ve o kişiye özgü içten bir veda cümlesi düşünemiyor, söyleyemiyoruz. Ve o yapışkan, o yılışık, o orta malı söz, kendiliğinden görüveriyor bu işi. ‘Hadi kendine iyi bak!’

Sevmedim, sevemedim bu sözü bir türlü. Hiçbir içtenlik, sıcaklık bulmuyorum onda. Dilime düşüverir, yerleşiverir diye korkuyorum. Sıradanlığa ben de esir oluveririm diye... Dostlarımla, arkadaşlarımla aramızdaki her kelimenin bana ait, bize ait bir rengi, bize özgü bir anlamı olsun isterim ben. İlişkilerin sahiciliğinin, biraz da bu ayrıntılarda saklı olduğuna inanırım. Onlara söyleyecek ‘kendi’ sözlerim ve dileklerim, kendi dualarım olsun isterim; sözlerimin bana ait renkleri olsun...

Orta malı, duygusuz ve renksiz ‘kendine iyi bak’ sözünün, belki de söyleyenin hiç murad etmediği ironik bir anlamı var ki, tam da bu çağın bencil ve tekil yaşamına denk düşüyor. Gizliden gizliye, bir şuuraltı olarak onu seslendiriyor: ‘Kendine iyi bak’; çünkü sen yalnızsın ve tek başınasın. Benden sana bir fayda dokunmaz. Sana bir şey olursa benden medet bekleme, elimden bir şey gelmez. İstesem de yardım edemem sana, bakamam. Öyleyse kendi kendine bakmayı, kendine yetmeyi öğren... Gittiğinde, ayrıldığımızda yüreğimin bir yarısı seninle gitmeyecek, düşüncemi sen kaplamayacaksın artık. Ben sende yaşamayacağım, sen bende yaşamayacaksın. Ben kendi maceramı sürdüreceğim, sen kendi dünyanın toprağında yürüyeceksin. Sevinsen de üzülsen de kendin sürükleyeceksin başını. Kendine iyi bak... Başının çaresine bak!

Korkuyorum bu yapışkan sözün anlamından. Yalnızlıktan, başımın çaresine bakacak olmaktan korkuyorum. ‘Kendine iyi bak’ diye veda eden bir dosta, dönüp tekrar ne söyleyebilir insan? Bir gece yarısı yalnızlığında kalkıp onu nasıl arayabilir? “Kendime bakamıyorum; yalnızlık üstüme yıkılıyor. Sana, dostluğuna ihtiyacım var...” nasıl diyebilir? Diyemez.... Ve diyemiyor işte. Sen orada kendi yalnızlığınla, ben burada kendi yalnızlığımla baş başa...

‘Kendi başının çaresine bakma’ çağının anahtar sözü, ‘kendine iyi bak’. Böyle incitici, acıtan bir anlamı olduğunu kabullenmeyi istemesek de. Bu gerçekliği, sahihliği yitmiş zamanların değer yargılarından birini seslendiriyor. Her ne kadar Şeyh Galib’in “Hoşça bak zatına...” dizesini hatırlatıyor olsa da onun çağrıştırdığı derin anlamı taşımıyor, ona götürmüyor. Her ‘kendine iyi bak’tan sonra, aramızdaki bağ biraz daha gevşiyor, uzaklaşıyoruz birbirimizden. Sıradanlığa, tekdüzeliğe, içtenliksizliğe doğru yol alıyoruz. İşte bu yüzden o şarkıya hak veriyorum: “O son sözü doğru sanıp kanmam inan / İyi niyet değil, gerçek değil, kimden bu dil... Kendine iyi bak deme, denmez, saçma / Kendime bakarım elbet, sen hiç korkma / Kendine kalıyor insan eninde sonunda / Sen bize iyi bak Tanrım, sevdalı kullarına...”

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.colak@zaman.com.tr





ETYEN MAHÇUPYAN



Bu iş ne anlama geliyor?

Kopenhag Kriterlerine uymak üzere Meclis’in olağandışı bir çaba göstererek ilgili yasaları çıkarması; sadece olayın gerçekleşme biçimi açısından değil, taşıdığı anlam açısından da ilginç. Burada iki nokta var: Birincisi, yasaların geçmesi ile yasaların ima ettiği bir düzenin yerleşmesi arasında epeyce büyük bir mesafe bulunuyor. Eğer amaç demokratikleşme veya AB ülkelerindekine yakın bir kamusal alan üretmekse; bu yasaların içerik açısından birçok sorunu olduğunu görmek gerekiyor. Türkiye tartışan bir toplum olmadığı ve her şeyi yüzeysel bir sembolizm içinde algıladığımız için; yasaların çıkması yeterli imiş gibi bir hava esiyor. Salt yasa çıkarmakla biz kendimizi iş yapmış sayıyor ve sıranın AB’ye geldiğini bile söyleyebiliyoruz. Ne var ki bu çıkan yasalarla bağlantılı birçok başka yasa daha var; ve dolayısıyla ortada bir tutarlılık ya da hukuksal konsolidasyon meselesi mevcut. Tüm diğer yasaların da aynı normlar çerçevesinde ele alınması gerektiği gibi; bürokratik mekanizmaların da söz konusu yeni normlara uygun hale getirilmesi gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil; çünkü kâğıt üzerinde kurulan sistemler uygulamaları bire bir garanti edemezler. Uygulama ise daha genel, adı konmamış, ama zamanla yerleşik hale gelmiş anonim bir kurumsal kültürün kodlarına tabidir. AB yolunda olmak, tüm bunların adım adım değişmesini ifade eder; ve Meclis’teki ile mukayese bile edilemeyecek büyük bir çabayı gerektirir.

Bunun anlamı, her ne kadar uyum yasaları kabul edilmiş olsa da, Türkiye’nin düzeninin değişmesine daha çok yol olduğudur. Çünkü düşünün ki bu yasalar birçok kritik konuyu hâlâ MGK uhdesine vermektedir; ve iç siyaset açısından temele inen bir değişimin uzağında kalmaktadır. Ayrıca bu yasaların arasında sivil/asker ilişkisine dair bir madde de konmamıştır. Oysa Kopenhag Kriterlerinin içindeki en hayati noktalardan biri, AB yetkililerinin de her fırsatta vurguladıkları gibi Türkiye siyasi hayatı üzerindeki askeri vesayet durumunun değişmesidir. Diğer bir deyişle son çıkan AB yasaları hem sivil/asker ilişkisine dokunmamakta, hem de kritik kararları bürokratik vesayete açık tutmaya devam etmektedir. Var olan kurumsal devlet kültürünün iç direnci de hesaba katılırsa; bu yasaların devletçi bir bakış açısından pek de ‘tehlikeli’ olmayabileceği ortaya çıkar.

Ama her işin olduğu gibi, bu mülayim operasyonun da bir maliyeti var. Eldeki dizginleri bırakmadan, aynı yönetim mantığını sürdürerek AB’ye yaklaşmanın maliyeti; AKP, SP ve HADEP gibi sistem dışı ilan edilmek istenen partilerin, devletle aynı safta buluşmasına yol açmıştır. Daha doğrusu, ülkenin ekonomik krize düşmemesi ve muhtemel Irak savaşında ayakta kalabilmesi için atılması gereken adımlarda; devlet bu ‘marjinal’ partilerin desteğine muhtaç kalmıştır. HADEP’in Meclis’te olmaması bu gerçeği değiştirmez; çünkü AB yanlısı bir tutum, Irak öncesinde Türkiye Kürtlerini kazanmak açısından hayatidir.

Devlet istese de istemese de 28 Şubat’tan geri adım atıyor. İstese de istemese de, dışa ittiği partileri ve onların seçmenini siyasete davet etmek zorunda kalıyor. Bu yapay siyasetin bitmesi için şimdi bir adım daha atılması gerekiyor: Söz konusu partilerin kendi 28 Şubat karşıtı kimliklerini, AB’nin ima ettiği demokratlaşma ile bütünleştirecek bir söylem ve insan malzemesi ile toplumun karşısına çıkmaları.

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: e.mahcupyan@zaman.com.tr





A. TURAN ALKAN



Memleketimden siyasetsizlik manzaraları

Bu kabilden bir unutkanlık sadece bana mahsus olmasa gerek: Aradan kaç gün geçti, on beş gün veya biraz daha fazla. Birisi çıkıp bana “DSP niçin ve nasıl ikiye bölündü?” diye sorsa cevabı toparlamakta güçlük çekerim.

Ardında bulduğu müthiş medya desteğiyle YTP bugünlerde bir hükmî şahsiyet haline gelebilme mücadelesi veriyor; hani bu partiye gayri resmi olarak “bir kısım medya partisi” denilse sezâdır. YTP yetkililerinin medya kulislerinde kotarıldığı gün gibi âşikâr ittifak arayışları içine girmesi ise son derece ilginç. DSP’nin karnı yarılarak içinden alelacele YTP’nin çıkarılması, uzun vadede bir “DSP’yi kurtarma operasyonu” mudur, bunu zaman gösterecek. Ne kadar sosyal, ne kadar liberal olunacağı henüz fiili lideri tarafından bile bilinmeyen bu partinin varoluş gerekçesi kerrât ile izaha muhtaç görünüyor bana.

Bugünlerde hemen her parti bir miktar sosyal, bir miktar da liberal; dolayısıyla sosyal liberal sentez bir varoluş sebebi olarak takdim edildiğinde tatminkâr görünmüyor. İsmail Cem İpekçi’nin, siyasetle alâkadar bir taze üniversite mezunu ağzıyla yaptığı konuşmalar, bir partiye kimlik ve şahsiyet kazandırabilir mi, bilmiyorum. YTP’ye bir kimlik edindirme gayretleri, galiba içinde Kemal Derviş’in de yer aldığı bir siyasi platform, bir “Kemal derviş minderi” hazırlamayı gaye ediniyordu. Ne var ki Sayın Derviş, son kıtalararası yolculuğundan hayli kafa karışıklığı ile dönmüşe benziyor. Türk solunu bir üst çatı altında toplayacak oluşumu hazırlayacak yiğidi analar ne zaman kundaklar, tahmin etmek zor. Türk solu yine kendini, daha doğrusu CHP’yi sabote ediyormuş gibi bir manzara görüyorum. Solun, başarısızlığı müseccel ama iyi konuştuğunu zanneden klik önderleri yine ekran ekran gezerek solun niçin bir araya gelemeyeceğini hikâye eden sebepler sıralayıp duruyorlar. Bu seçim sistemi, 4 Kasım sabahı Türk parlamentosunu “solsuz” bırakırsa şaşırmamalı.

Sağa gelmeden önce büyük kumpanya ile tâ Amerikalardan getirtilen Mehmet Ali Bayar’ın durumuna dikkat çekelim. Teşrifinin üzerinden üç ay bile geçmeden Bayar’ın YTP ile ittifak görüşmelerine hâhişkâr durması, DTP’nin de varlık sebebini tartışmalı hale getiriyor. Bir “merkez” lâfıdır gidiyor; Türk siyâsetinin merkezi, bu kadar çok partiyi ve şahsiyeti barındıracak kadar geniş midir? Türkiye, yetmişli yılların sertleştirilmiş sağ–sol polaritesini aşmalı fakat sağlıklı siyasi kimlik tespiti için bu kavramların hâlâ kullanışlı ve geçerli olduğunu zannediyorum. Merkez lâfı, kısa zamanda “ne sağcıyım ne solcu” diyenlerin anlamsız şekilde kalabalıklaştırdığı bir bekleme salonu haline gelebilir. IMF programlarına itaatten başka iktisâdi ve mali politika geliştiremeyenler, dış siyasette Amerikan menfaatlerine karşı çıkmayı “kafayı yemek” cinsinden bir çılgınlık kabul edenler ve esasen yüzde seksenle bile iktidara gelmiş olsalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesi üzerinden milli siyaset üretemeyeceklerini fark edenler soluğu “merkez”de alıyorlar.

Türk seçmeni sağa galiba alışkanlık eseriyle oy veriyor. Özal’ın ölümü ve Süleyman Demirel’in başbakanlığıyla beraber Türk sağı projeksiyon kabiliyetini kaybetti. Karizması, ancak kendi partisinin başkanlık divanında veya parti grubunda para eden bir ikinci sınıf liderler kuşağı, sağ partileri yönetmeye başlayalı beridir, sağ, kalkınma projeleriyle ve heyecanıyla değil vücut diliyle varlığını ispat ediyor: İslâmî sağ son beş seneden beri mağdur edilmişliğin geliriyle geçimi sağlayabilmekte; milliyetçi sağ ise, “Apo’yu biz asarız” ve “bunlar bize Apo’yu astırmadılar” mevziilerinden başka tutunacak dal bulamamakta. Sağın milliyetçi kanadı, sahihliğini yakın gelecekte sürdürebilmek için gayet kararlı ve etkili bir nefis muhasebesi yaparak fikriyat ve kadro ölçeğinde toparlanmaya mecbur gibi görünüyor. İttifaka en ziyade muhtaç görünen milliyetçi sağda, böyle bir arayışın telaffuz edilmemesi mânidar ve işin tabiatına uygundur.

Siyasetsizliğin partileri bile birbirine benzer vitrin mankenleri haline getirdiğini fark etmek ürküntü verici. Siyasetin en muktedir ismi Kemal Derviş bile, artık lise talebelerinin bile mantıken geliştirebilecekleri mâlum replikleri seslendirmenin ötesinde eli–kolu bağlı durumda.

Seçim yapalım, seçim iyidir, demokrasilerin emniyet supabıdır ama evvela ortalıkta seçebileceğimiz bir şeylerin olması gerekmez mi? Partiler birbirine benzemekte, yani “merkez”de kendilerine bir minderlik yer bulmakta kavga halinde; bütün programlar birbirine benziyor ve işin en kötü tarafı artık elimizde “yönetilebilir bir bütçe” bulunmuyor. Türkiye’nin bütçesi ağır borç rezervleri altında külçe gibi hareketsiz. Bu durumda, “borç–morç ödemiyoruz” diye efelenen Doğu Perinçek’in partisinden başka iyi–kötü siyaset üretebilen bir “siyasi” parti yok dersek mübalağa etmiş olur muyuz?

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: t.alkan@zaman.com.tr





ALİ BULAÇ



Kendimiz olmak

Mevlana Celaleddin der ki “Bir usturlap (pergel) gibi ol. Bir ayağın Şeriat (İslam dairesi) üzerinde olsun, diğer ayağınla yetmiş iki milleti dolaş.” Mevlana’nın anlatmaya çalıştığı; inancı, düşüncesi, yaşayışı ve alem tasavvuruyla kendine özgüven içinde olan Müslüman’ın sahip olduğu rahatlıktır. Müslüman; varlığa, hayata ve kendi yaratılış amacına aşkın (müteal), öte ve batın boyutların iç içe olduğu bir âlem tasavvuru içinden baktığında, yüreği ve zihni kainat ölçeğinde geniş olur. Bundan dolayı yetkin bir Müslüman gerçek bir entelektüeldir.

Bu da elbette Müslüman’ın “kendisi olmak”la çok yakın ve doğrudan bir ilgisi var. Yaşadığımız uzun ve acılı tecrübelerden sonra bugün geldiğimiz noktada “kendimiz olmak” konusunda belli belirsiz bir kriz yaşıyoruz. Bundan 20 sene önce sosyal barışı bozan, insanın insanla ilişkisini koparan, ülkeyi bir felaketin eşiğine götüren suni çatışmalara karşı bize “hoşgörü, diyalog ve iyi niyet esasına dayalı karşılıklı ilişki ve işbirliği”ni tavsiye eden seçkin insanların o gün için amaçladıkları ile bugün geldiğimiz nokta arasında yazık ki derin farklar ortaya çıkmış bulunmaktadır.

İslamiyet’in sadece “namaz kılmaktan ibaret olmadığı”nı, en temelde iman, salih amel ve herkese iyilik olduğunu söyleyenler, bugün neredeyse namazın farz olmadığına inanır hale geldiler; namazı bir kenara bırakır oldular. Başörtüsünün dinî bir vecibe ve aynı zamanda temel bir hakkın ve özgürlüğün kullanılması olduğunu söyleyip de yıllarca bu mücadeleye katılanlar bugün hanımlarının başlarını açtırıyor veya o mücadelenin aktörü kadınlar başlarını açıyorlar. Yine Mevlana’nın dediği gibi “inandıkları gibi yaşama kararlılığını gösteremeyenler, bu sefer yaşadıkları gibi inanmaya başlıyorlar”.

Herkes inancında özgürdür, din seçiminde zor ve baskı yoktur; devlet bireyin ve toplumsal hayatın her alanına gerekli gereksiz müdahale etmesin; fikir, inanç ve teşebbüs özgürlüğü korunsun ve geliştirilsin; bunun için en başta düşünce ve siyasette liberalizasyon gerekir derken ve bu liberalizasyonun hiçbir şekilde iktisadi hayatın bütününü, aile içi ilişkileri ve özellikle ahlakî tutum ve davranışları kapsamazken ve kapsamaması gerekirken, birçok Müslüman genç moda deyimle “liberal takılıyor”. Bu konjonktürel iklime ve mevsime göre esen rüzgara kendini kaptırmış gençlerin liberalizm konusunda zerre miktarı bilgileri yok. Trajik olan şu ki, kendilerine olan özgüvenlerini yitirmiş olmaları, kendilerinden, sahip oldukları zengin mirastan ve bir gelecek tasavvurundan şüpheye düşmüş olmalarıdır.

Oysa tam da küreselleşme ile birlikte yaygın ve rahatsızlık verici bir belirsizlik küre ölçeğinde etkilerini hissettirirken; bölgeler, sınıflar ve ülkeler arasında başgösteren açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve şiddet potansiyelleri Müslümanlara söz söyleme imkânını ve avantajını öne çıkarmışken; ahlakî çürüme, hazcılık, tüketim çılgınlığı, dizginsiz servet hırsı, anlamdan ve amaçtan yoksun bohem hayatlar; futboldan, roctan ve poptan ibaret bir eğlence kültürü en seçkin zihinleri türümüzün geleceği üzerinde derin derin düşünmeye ve çözümler aramaya yöneltmişken, en başta Müslümanların ve bütün bunlara özenen, öykünen ve hayatlarına dahil etmeye çok arzulu çocuklarının tutum ve davranış biçimleri traji–komik bir manzara arz ediyor. Bir kısmı light Müslümanlığa özendi! Küresel sürecin kıyısında arabesk bir kültüre talip oldu. “Ava giden avlandı” diyeceğim, meğerki bunlar zaten av olmaya adaymış.

Rivayet yoluyla öğrendiğime göre, yıllardır bu ülkede sosyal barış, diyalog ve hoşgörünün öncülüğünü yapan zat “biz diyalog kuralım dedik, iltihak edelim demedik” mealinde bir serzenişte bulunmuş. Uzun zamandır beni de derinden rahatsız eden bir kırılmaya işarettir bu cümle. Demek ki çok sayıda insan bu zatın Mevlana’nın usturlabına atıfta bulunduğunun farkında değilmiş. Söz konusu kırılma, bir özgüvenin, özüne bağlılığın zaaf geçirmekte olduğunu dile getiriyor. Küresel zamanda “farklı olmak”, kişinin “kendisi olması”dır. Biz ancak “kendimiz olursak” bize ve başkalarına faydamız olur. “İltihak” olmak, belirsizliğe ve boşluğa doğru sürüklenmek demektir ki, bu “olmaklık” değildir, hiçbir şey değildir.

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.bulac@zaman.com.tr





ZİYA PERVER



Okurlara cevaplar

Hüseyin Arslan-Bakırköy: Bugüne kadar ödediğiniz SSK ve Bağ-Kur primleri ile Bağ-Kur’dan kısmi aylık ile 58 yaşında (2014) emekli olabileceğiniz gibi bundan sonra SSK’ya geçer ve 3,5 yıl prim öderseniz SSK’dan 3,5 yıl sonra emekli olursunuz. Ya da Bağ-Kur’a prim ödemeye yeniden başlar ve 25 tam yıl prim ödeyince de Bağ-Kur’dan emekli olabilirsiniz.

Perihan Arslan-Bakırköy: Bağ-Kur’dan sonra başladığınız isteğe bağlı SSK’nın mı yoksa Bağ-Kur’un mu isteğe bağlısı? Eğer Bağ-Kur’un isteğe bağlısı ise 20 yıllık prim ödeme süresini tamamlayacağınız 17.11.2003’te Bağ-Kur’dan emekli olursunuz.

Mustafa Yıldız-Üsküdar: Bağ-Kur’a devam ederseniz aralıksız olarak prim ödemek kaydıyla 25 tam yıl prim ödeme süresini (SSK dahil) tamamlayacağınız 21.12.2012’den ve 50 yaşından sonra Bağ-Kur’dan ya da bundan sonra SSK’ya geçer ve 1.260 gün prim öderseniz bu kere SSK’dan 01.05.2006’dan ve 46 yaşından sonra emekli olursunuz.

Ferhat Erdal Eren-İst.: Askerlik süreniz memurlukta derece ve kademeye sayılır; ama borçlanıp karşılığını ödemediğiniz için emekliliğe sayılmaz. Bu nedenle askerlik süresini şimdi Bağ-Kur’a borçlanıp ödemek kaydıyla, 01.12.2002 gününden sonra 25 tam yılı tamamlamak şartıyla emekli olursunuz.

Mehmet Dağlı-Yenifakılı: Bağ-Kur, askerlik ve memuriyet toplamında ödediğiniz prim/kesenek toplamı 23.05.2002 itibarıyla 20 yıl, 8 aydan fazla olduğundan 25 tam yılı tamamlayacağınız 15.09.2006’da TC Emekli Sandığı’ndan emekli olursunuz. Bağ-Kur hizmetiniz memuriyete sayılmaz; ama emekliliğe esas derece ve kademenize sayılır. (657/36/C)

Ramazan Ak-İst.: Bağ-Kur’a devam ederseniz, SSK ve Bağ-Kur (öderseniz askerlik dahil) toplamında 25 tam yıl (9.000 gün) prim ödeme sürenizi tamamlayacağınız gün Bağ-Kur’dan emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçer ve 1260 gün prim öderseniz 3,5 yıl sonra SSK’dan emekli olursunuz.

Turgut Karaklar-Çerkezköy: Denizde çalışma süreniz var; ama bundan yararlanmak için en az 3.600 gün (10 yıl) denizde çalışmak gerekir, siz ise yaklaşık 6 yıl denizde çalıştığınızdan bundan yararlanamıyorsunuz. Buna göre, 44 yaşında SSK’dan (en az 5.000 gün ile) emekli olursunuz.

Sezgin Aydın-Korucuk: Bağ-Kur’a devam ederseniz 9.000 günü (25 tam yılı) tamamlamak şartıyla 48 yaşında emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçip 1.260 gün prim öderseniz bu kere 47 yaşında SSK’dan emekli olursunuz. Farkı birinde daha 2.627 gün, diğerinde 1.260 gün prim ödemeyeceksiniz.

Mustafa Karcı-Antalya: 25 yıllık prim ödeme süresini tamamlamak şartıyla 46 yaşından sonra Bağ-Kur’dan emekli olursunuz. Borçlarınız bitince basamaklarınız artmaya başlar.

Ramazan Ülker-Antalya: Bağ-Kur’a devam ederseniz SSK ve Bağ-Kur toplamında 25 tam yılı (9.000 günü) tamamlamak şartıyla 47 yaşından sonra Bağ-Kur’dan ya da bundan sonra SSK’ya geçer ve 1.260 gün prim öderseniz bu kere 3,5 yıl sonra SSK’dan emekli olursunuz.

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: z.perver@zaman.com.tr





FATİH URAZ



Okan için daha erken

İzleyebildiğimiz kadarıyla F.Bahçe yeni transferler peşinde. Normal hem de çok normal zira belirlenen hedeflere mevcut kadroyla ulaşmak hayli zor.

Her ne kadar Feyenoord takımı ile eşleşmek F.Bahçeli yöneticileri sevindirmiş olsa da durumun onların düşündüğü gibi olmadığı çoğunluğun malumu.

Lafı uzatmaya hiç gerek yok. Bu kadro her sahada sıkıntı yaşar. Siz bakmayın morallerin yukarıya taşınması maksadıyla yapılan suni değerlendirmelere.

İş sanıldığından daha zor. Acil takviye lazım. İşte o takviye ihtiyacı Sarı–Lacivertli ekibi arayışlara itiyor. Bunlardan birisi de sık sık gündeme geliyor. G.Birliği’nin istikbal vaat eden oyuncusu Okan’dan bahsediyoruz. Çanakkale takımında üç sezon evvel görev yaptığımız günlerden iyi tanıdığımız bu genç kabiliyet, normal şartlar altında kesinlikle bir yıldız adayı. O potansiyel fazlasıyla kendinde mevcut.

İleride de çok kuvvetle muhtemel sağ kanadın vazgeçilmez oyuncusu olacak. Ama dikkat edin gelecekten bahsediyoruz. Futbolunun mevcut durumda kalitesi tartışılmaz olsa da, iş kalite ile bitmiyor. Mutlak surette tecrübesini ve görgüsünü artırması gerekiyor.

Uzun süreden beri sağ kanadı onun gibi etkili kullanan oyuncuya rastlanılmadı. Ne var ki Tarık örneği gözlerden uzak tutulmamalı. Tarık da Okan yaşlarındayken inanılmaz bir yetenekti. Yuvadan erken uçması Türk futbolunun büyük bir yıldız adayını kaybetmesi neticesini doğurdu. Sayılamayacak kadar çok örneği bir çırpıda istenirse verebiliriz. Lakin isimlerin kıymeti harbiyesi yok. Mevcut zihniyet korunduğu sürece Okan'lar, Tarık'lar daha çok gelip geçecek. Meyveyi olmadan toplamaya çalışmak hem toplayana hem yiyene istenen sonuçları sağlamaz.

Sonuç itibarıyla Okan büyük potansiyel taşıyan, şu an bile mevkisinde en iyiler arasında yer alan genç bir yıldız adayı. F.Bahçe onu gerçekten istiyorsa bu hesapları da iyi yapmalı. Senelerce büyük kulüpler hem paralarını sokağa hem de gençlerin geleceğini tehlikeye attılar. Artık gerisi onların bileceği iş...

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: f.uraz@zaman.com.tr





H. İBRAHİM EKİZ



Vasat futbol

Ligimiz de futbol anlayışımız da taraftarlık tarzımız da bıraktığımız yerde duruyormuş. İbretlik sahnelerin yaşandığı fair play adına birbirinden güzel enstantaneleri izleme fırsatı bulduğumuz Dünya Kupası’ndan hiçbir ders almamışız. Yine hakemin düdüğüyle maç başladı, 5 saniye bile oynanmadan sahaya konfetiler atıldı, maç 2.5 dakika durdu. Stada sokulması yasak olan bilmem hangi yöneticinin ithalatını yaptığı maytaplar yakıldı ve oyun alanına boca edildi. Ümitler maçında kızan beleş bilet verilmediği için iki amigonun gazına gelen 3–5 kendini bilmez yönetimi istifaya davet etti, daha sezonun açılış maçında.

Evet bunlar alışık olduğumuz sahneler. Dün yaşadık, sezon boyunca da yaşayacağız. Dünkü 90 dakikada başka bir hadise daha yaşadık. Kendi ligimizi, kısacası futbolu özlemişiz. Oynanan maçta kalite vasatın üzerine çıkmasa da pozisyon zenginliği olmasa da, heyecanı, kartları, faulleri bol bir maç izledik. Avni Aker doldu taştı, tribünleri dolduran binlere inat bir o kadarına yakını da dışarıda kaldı. Izdırabınızı anlıyorum, hadi maça gel artık dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama inanın maçta anlatacak hiçbir şey yok desem yeridir. Yıldızları bol, birbirine çalım atan top cambazları ordusunu andıran F.Bahçe, hazırlık maçlarında bol gollü kazandığı müsabakalara inat dün pozisyon bile bulamadı desek yeridir. 90 dakika boyunca kaleye attığı şut 7, kaleyi bulan şut ise 4. Gerisini varın siz anlayın. İki takım da birbirine karşı çok acımasız oynadı. Bana göre kusursuz bir maç yöneten Kuddusi Müftüoğlu, faul çalmaktan yoruldu, ama hem Trabzonlular, hem Fenerliler faul yapmaktan bıkmadılar.

Pozisyonu yok dedik ya. İlk yarıda bir Washington’un, bir Mehmet Yılmaz’ın karşılıklı iki pozisyonu, bir de Revivo’nun usta frikiği vardı. İkinci yarıda ise Trabzon’un tek pozisyonu. F.Bahçe karşılaşmanın 3’te 1’ini on kişi oynayan Trabzon karşısında pozisyon üretemezken bedenen Avni Aker’de olsa da, zihnen salıda Feyenoord karşısında Rotterdam’daydı adeta.

İkişer cümleyle takımları özetleyecek olursak, Samet Aybaba kişilikli bir ekip oluşturmuşa benziyor. Koşan, mücadele eden, yılmayan bir Trabzon var. Beşiktaş’ta kendini gösteremeyen Erman, Samsun’dan tanıdığımız Mehmet Yılmaz ve yalnız kalan Brezilyalı Aurelio ile Karadeniz ekibinin kaptanı Gökdeniz sahanın en iyileriydi. F.Bahçe için söyleyecek fazla bir şey bulamıyorum. Washington ikinci Jardel, Ortega toplu oyunu seviyor, Revivo isteksiz, Serhat harcanacak bir yerde oynadı, Ogün’ün umursamaz tavırları, kurtarıcı olarak sahaya sürülen Rapaiç’in vurdumduymazlığı, F.Bahçe’yi tarife yeterdi sanırım.

Sezonun ilk maçı, maçın hakemi Kuddusi Müftüoğlu, yerinde ve doğru kararlar verdi. Hem gösterdiği kırmızı kartta, hem de Fatih’e göstermediği kırmızı kartta isabetliydi.

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: i.ekiz@zaman.com.tr





AHMET SELİM



Futbolun dili

Güzel bir eylül ikindisi... Ortaokul çağlarındayım. Pek keyfim yoktu; ama genel eğilime uydum. Vefa Stadı’nın kale arkasında biraz atıştırmak, uygun düşerse de maç yapmak üzere yola çıktık. Bizim mahalleden orası, yürüyerek 10–15 dakika...

Büyükler vardı. Antrenman vermemizi ister gibi bizimle oynamak istediler. Ağrıma gider öyle şeyler! Biz çocuk muyuz?!

Ben oynamadım, bizimkileri yönetmek (!) üzere kenardan seyrediyorum. Çok iyi top oynayan ve şaşılacak çalımlar atan bizim İnce Ali, “Büyüklerin çalım yemeye tahammülü yoktur, sakın birden fazla yapma, yakın oynama ve bana sık sık bak” dememe rağmen bir ters çalımdan sonra biçildi, bütün dizi kan revan içinde. kaldı. Mahallemizdeki Güneş adlı bir çocuğun tetanostan öldüğü anlatıldığı için, tedbirli gitme alışkanlığım vardı. Küçük torbamdaki pamuk ve tentürdiotla pansuman yaptım. Kan tepeme çıkmıştı! Ali’nin dizi bir sıyrıktan daha fazla bir şeydi. “Pamuğu basılı tut, sonra ben gelip çekeceğim.” deyip oyuna girdim.

Nevzat abi benden 3 yaş büyüktü; ama cüssem ona yakındı... Paldır küldür gelip, habire kaleye asılıyordu. Yakın takibe alıp önce biraz sinirlendirdim. Paralel ama çok yakın koşup vurdurmuyordum. İstediğim kıvama geldiğim noktada önünü biraz açtım, özlediği vuruşu yapmak için sağ ayağını iyice geri çektiğinde topa hafifçe dokundum; boşa sallayınca (zaten olmayan!) dengesi bozuldu ve yuvarlandı. Faul yok, ama düşmesini sağlamak var! Tam da istediğim gibi olmuştu.

Bir Fahrettin amcamız vardı, stadın müdavimiydi. “Nevzat” dedi, “Sinirlenirsen beni de sinirlendirirsin. Kendin düştün, uzatma!” Fahrettin amca bir amatör takımın başkanlığını da yapmıştı vaktiyle. Futbolu hem sever hem bilirdi. En sık tekrarladığı cümle şuydu: “Futbolun dili vardır, dili! Topu tepmekle futbolcu olunmaz.” Onun varlığı bizim için hep teminattı. Merkezde durur, ihtilâf çıkınca seslenirdi: “Uzatma faul!” “Uzatma, el var!” “Uzatma, bir şey yok.”

... Amacım bir de gol atmaktı. Onu atıp, çekecektim bizim minikleri! İspat–ı vücut işlemini tamamlamak, Ali kardeşimin öcünü almanın en etkili yoluydu. Fahrettin amca doğru söylüyordu ve futbolun diliyle, “Biz varız işte. Daha sonra senden de daha iyi var olacağız.” mesajıyla seslendirmek istediğim 6 tane yeyince “halftaym” oldu ve teklif üzerine asli sahaya geçip yarısını çift kale olarak kullanmaya başladık.

Sahanın genişlemesi aleyhimizeydi; ama benim gol hesabıma uygundu. Şeref sayısı, özel mesaj sayısıdır ve altın golden bile üstündür!

Ben ileri geçince yakınımda oynamak için Nevzat abi de geriye çekilmişti ve açıktan vurdu–kırdı yapamayacağı için omuz omuza gelmemizi ve çaktırmadan beni savurmayı düşündüğü besbelliydi. Kalecimiz Pire Necmi’ye gidip, “orta şaşırtmacası” taktiğini verdim! Kemal soldan koşmaya başlayınca o, topu bana yollayacak; ben koşmaya başlayınca da Kemal’in önüne doğru atacaktı. Ve bizim taktik, üçüncü denemede tuttu. Kazma Nevzat, aldatıcı koşusunu yapan Kemal’e doğru hışımla yönelmişken, top bana geldi. Ayaklarımı açtım; top, hızı hiç azalmadan önümde sekerek yuvarlanmaya başladı. Ayağımda, altı lastik üstü (renkli) bez ayakkabılarım (!) vardı. Top kontrolü bakımından, toprakta, kramponlardan çok daha iyiydi bunlar. Açılma yönünde falso almış olan topa önce hafifçe dokunup bir düzgünlük kazandırdım ve ayağımı sağdan sola kavislenen bir açıyla, havalanmasın diye de hafifçe kapalı tutarak (yani dizden hafifçe bükülü) vurdum. Kaleci, başının üstünden geçen topu görmedi bile. (Hep Metin’i taklit ederdim, ama anlaşılacak da alay konusu olacağım diye ödüm kopardı!)

Yanıma gelen Kazma Nevzat’a “maç bitti!” dedim. Imızgandı, homurdandı. Fahrettin amca daha açığını söyledi: “Mesaj bitti, maç da bitti. Kes!” Gülerken gözlerinde bir tabaka yaş vardı...

Yaralı ayağını sürüyerek yürüyen Ali kardeş, nereye uyar nereye uymaz diye düşünmeden söyleme alışkanlığında olduğu marşıyla yine coşmuştu: “Yaslı gittik şen geldik, aç koynunu biz geldik. Bize bir yudum su ver, çok uzak yerden geldik.”

Bıraksaydım, mahalleye böyle girecekti! Yeni pantolonumun berbat olduğunu, bacaklarımın sıyrıklarla ve hafif morluklarla dolu olduğunu ancak eve gelince fark ettim. Halbuki böyle davranmazdım, oyun için kullanabileceğim ayrı bir pantolonum vardı. Anneciğim, özel bir durum olduğunu sezdiği için sadece gülümsedi. Yine de bir açıklama gerekiyordu: “Dil merakımı biliyorsun anneciğim. Fahrettin amcaya göre futbolun da bir dili varmış. O dilden konuştuk işte! İnan ki saçma değil!” Tebessümüne ince bir alay katarak, “Hadi canım” dedi, “ayakların dili mi olurmuş?!” Hoş görürdü, babamın müdahalesini engellerdi, ben sevineceğim diye Galatasaray’ın kazanmasını isterdi; ama bu merakımı bir çeşit yaramazlık sayardı. Bir defasında babama tatlı sert çıkıştığını da duymuştum: “Siyaset meydanlarında seninle hep Bölükbaşı’yı dinleyecek değil ya! Top da oynayacak!”

... Fahrettin amcayla üniversite çağının sonuna kadar futbol sohbetleri yapmaya devam ettik. Beşiktaşlı olmasına rağmen Metin’e hayrandı. “Ne Gündüz, ne Hakkı, ne Şeref, ne Zeki Rıza; bu başka kumaş. Öncesi yok.” derdi. “Futbolun bir dil olduğunu anlayan ve başka dil bilmediğ için de onu son imkânlarıyla kullanan adam.” Yazsana bunları dediğimde verdiği cevap: “Onun tercihi önceden yapılır. Benim tercihim öyle yapılmamış. Yazmak için konuya biraz tepeden bakmak lazım. Yani o senin işin! Hobi’cilerin işi!” Sitemi bu kadardı.

... Futbol yazılarım, bir bakıma, onun vasiyetinin yerine getirilişi de sayılabilir!

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr





FİKRET ERTAN



Bunların cevabını bilen var mı?

1991 Körfez Savaşı öncesinde Amerika 2 problemle karşı karşıyaydı: Irak’ın hareketli klasik Scud füze bataryaları ve kitle imha silahları...

Irak’ın elinde hem İran ile yaptığı 8 yıllık savaştan kalma ve hem de sonradan elde ettiği, hatta bazılarını daha da geliştirdiği hem sabit ve hem de hareketli yüzlerce Scud bataryası bulunuyordu. Kitle imha silahları bakımından ise Irak’ın elinde kimyasal, biyolojik silahlar olduğu kesindi; nükleer silah bakımından ise durum şüpheli olmakla birlikte Irak’ın muhtemelen 3–5 ilkel nükleer başlığa sahip olduğu tahmin ediliyordu.

Amerika, Körfez Savaşı’nda önceliği Scud’lara ve muhtemel kitle imha silahlarının bulunduğuna inandığı yerlere verdi; bunları arayıp bularak hem havadan ve hem özel operasyonlarla yerden imha etmeye çalıştı.

Amerika özellikle hareketli Scud’lar konusunda umduğu başarıyı elde edemedi; Scud’ların ancak çok azını imha edebildi. Nitekim, Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon)’nın savaş sonrası 1992 Nisan ayında yayınladığı dağıtımı kısıtlı 500 sayfalık savaş raporunda hareketli Scud’ların imhası konusunda büyük zorluklarla karşılaşıldığı ve bunun da büyük ölçüde istihbarat eksikliğinden kaynaklandığına işaret edilmişti. Bu raporun bulgularını güçlendiren ve bu rapordan birkaç ay sonra yayınlanan BM Irak Araştırma Komisyonu Raporu’nda savaşın ilk haftasında 1.500’den fazla hava akını yapılmasına rağmen hareketli Scud’ların hiçbirinin yok edilemediği, sabit bataryaların ise ancak yarısının etkisiz hale getirildiği belirtilmiş, bu bağlamda şu spesifik bilgi ve bulgulara da yer verilmişti: ‘Irak’ın elindeki 19 hareketli bataryadan hiçbiri hava akınlarıyla imha edilememiştir. Bu rampalardan 14’ü BM uzmanları, 5’i de bizzat Iraklılar tarafından savaştan sonra yok edilmiştir. Diğer yandan, 28 sabit bataryadan 12’si hava akınlarında yok edilmiş, 14’ü kısmen hasara uğratılmış ve 2’si de hiç isabet almamıştır.’

Savaş sırasında Amerika’nın korktuğu Scud’lar hem Amerika’ya (Dahran’daki askeri yatakhaneye atılmış ve 20–30 Amerikalı asker ölmüştü burada) ve hem de özellikle İsrail’e zarar vermişti. Irak, İsrail’e hiçbir Arap devletinin yapamadığını yapmış, bu ülkeye 39 Scud atmıştı.

Körfez Savaşı sırasında Amerika, Scud tehdidiyle anlattığım gibi uğraşabilmiş ve bu konuda fazla başarılı olamamıştı. Kitle imha silahları tehdidine gelince; bu konuda Amerika savaş başlamadan uygun kanallardan Irak’a şu uyarıyı yapmıştı: ‘Eğer bir Amerikan askeri kitle imha silahlarından zarar görürse Irak’ta taş üstünde taş kalmaz; Irak yerle bir olur. Bu uyarı ya da tehdit, Amerika’nın Irak’a karşı gerektiğinde taktik nükleer silahlar kullanacağını kesin bir dille açıklamıştı. Nitekim o zamanlar hem Amerika ve hem de İngiltere’nin Körfez’e taktik nükleer silahlar getirip hazırda beklettikleri bildirilmişti.

Amerika’nın 1991’de karşı karşıya olduğu söz konusu 2 problem, aradan geçen 11 yıla rağmen bugün yine Amerika’nın karşısında duruyor. Körfez Savaşı’na göre çok azalmış olsa da bugün Irak yine en azından 50–60 kadar Scud bataryasına sahip. Bu, konuyu bilenlerin tahmini. Ama yine de bilinmez, sayı bundan az ya da çok da olabilir. Kitle imha silahları bakımından ise Irak bir muamma. Zaten Amerika’da ‘bu silahlar ya da bunun potansiyeli yüzünden, Irak’a harekat zorunludur, yapılmalıdır ve ben yapacağım demiyor mu?

Üstelik bugün Irak ve Saddam, Kuveyt’i değil bizzat kendi varlıklarını korumak durumunda kalacakları için daha da tehlikeli değiller mi? Irak bugün umutsuzluğa düştüğünde İsrail’e Scud atarsa ne olur? İsrail bu defa tepkisiz kalır mı? Yoksa nükleer tercih de dahil çok tehlikeli tercihlere yönelebilir mi? Böyle olursa ne olur? Bölge ne hale gelir? Savaş Irak ile sınırlı kalır mı? Başkaları da buna karışır mı? Türkiye’mize ne olur?

Bunların cevabını bilen var mı?..

10.08.2002

Yazarımızın E-Postası: f.ertan@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
10 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Anadolu Finans Kurumu

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.