Bu iş ne anlama geliyor?
Kopenhag Kriterlerine uymak üzere Meclis’in olağandışı bir çaba göstererek ilgili yasaları çıkarması; sadece olayın gerçekleşme biçimi açısından değil, taşıdığı anlam açısından da ilginç. Burada iki nokta var: Birincisi, yasaların geçmesi ile yasaların ima ettiği bir düzenin yerleşmesi arasında epeyce büyük bir mesafe bulunuyor. Eğer amaç demokratikleşme veya AB ülkelerindekine yakın bir kamusal alan üretmekse; bu yasaların içerik açısından birçok sorunu olduğunu görmek gerekiyor. Türkiye tartışan bir toplum olmadığı ve her şeyi yüzeysel bir sembolizm içinde algıladığımız için; yasaların çıkması yeterli imiş gibi bir hava esiyor. Salt yasa çıkarmakla biz kendimizi iş yapmış sayıyor ve sıranın AB’ye geldiğini bile söyleyebiliyoruz. Ne var ki bu çıkan yasalarla bağlantılı birçok başka yasa daha var; ve dolayısıyla ortada bir tutarlılık ya da hukuksal konsolidasyon meselesi mevcut. Tüm diğer yasaların da aynı normlar çerçevesinde ele alınması gerektiği gibi; bürokratik mekanizmaların da söz konusu yeni normlara uygun hale getirilmesi gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil; çünkü kâğıt üzerinde kurulan sistemler uygulamaları bire bir garanti edemezler. Uygulama ise daha genel, adı konmamış, ama zamanla yerleşik hale gelmiş anonim bir kurumsal kültürün kodlarına tabidir. AB yolunda olmak, tüm bunların adım adım değişmesini ifade eder; ve Meclis’teki ile mukayese bile edilemeyecek büyük bir çabayı gerektirir.
Bunun anlamı, her ne kadar uyum yasaları kabul edilmiş olsa da, Türkiye’nin düzeninin değişmesine daha çok yol olduğudur. Çünkü düşünün ki bu yasalar birçok kritik konuyu hâlâ MGK uhdesine vermektedir; ve iç siyaset açısından temele inen bir değişimin uzağında kalmaktadır. Ayrıca bu yasaların arasında sivil/asker ilişkisine dair bir madde de konmamıştır. Oysa Kopenhag Kriterlerinin içindeki en hayati noktalardan biri, AB yetkililerinin de her fırsatta vurguladıkları gibi Türkiye siyasi hayatı üzerindeki askeri vesayet durumunun değişmesidir. Diğer bir deyişle son çıkan AB yasaları hem sivil/asker ilişkisine dokunmamakta, hem de kritik kararları bürokratik vesayete açık tutmaya devam etmektedir. Var olan kurumsal devlet kültürünün iç direnci de hesaba katılırsa; bu yasaların devletçi bir bakış açısından pek de ‘tehlikeli’ olmayabileceği ortaya çıkar.
Ama her işin olduğu gibi, bu mülayim operasyonun da bir maliyeti var. Eldeki dizginleri bırakmadan, aynı yönetim mantığını sürdürerek AB’ye yaklaşmanın maliyeti; AKP, SP ve HADEP gibi sistem dışı ilan edilmek istenen partilerin, devletle aynı safta buluşmasına yol açmıştır. Daha doğrusu, ülkenin ekonomik krize düşmemesi ve muhtemel Irak savaşında ayakta kalabilmesi için atılması gereken adımlarda; devlet bu ‘marjinal’ partilerin desteğine muhtaç kalmıştır. HADEP’in Meclis’te olmaması bu gerçeği değiştirmez; çünkü AB yanlısı bir tutum, Irak öncesinde Türkiye Kürtlerini kazanmak açısından hayatidir.
Devlet istese de istemese de 28 Şubat’tan geri adım atıyor. İstese de istemese de, dışa ittiği partileri ve onların seçmenini siyasete davet etmek zorunda kalıyor. Bu yapay siyasetin bitmesi için şimdi bir adım daha atılması gerekiyor: Söz konusu partilerin kendi 28 Şubat karşıtı kimliklerini, AB’nin ima ettiği demokratlaşma ile bütünleştirecek bir söylem ve insan malzemesi ile toplumun karşısına çıkmaları.
10.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|