“Osmanlı’nın son döneminde tıp, fizik, hatta matematik din çerçevesinde okutulur. Bu anlayış sonucu, bir üçgenin iç açılarının toplamının ne olduğu sorusuna 1773’te İstanbul’da şu cevap verilir: “Üçgenine göre değişir”! Soruyu soran Baron de Todd, ileride kurulması düşünülen mühendishaneye temel oluşturmak üzere Hendesehane açmıştır. Soruyu cevaplayan ise, buna karşı çıkan Hendesecilerden (Geometri öğretmeni) biridir. Bilmediğini bilmemekte direnmek taassuptur!” (Bu hadisenin içyüzü için 6 Ağustos 2002 tarihinde Zaman’da çıkan yazıma bakabilirsiniz.)
Aynen böyle yazıyor ülkemizin bilim alanında “en yetkin” kurumu olan TÜBİTAK’ın dergisi Bilim ve Teknik’te (Mayıs 1994, s. 71, yazarı: Füsun Oralalp). Kısacık bir paragrafta Baron de Tott’un adından başlayarak pek çok maddi hatanın üst üste işlendiği bu yazının “bilimsel” bir dergide yayınlanabilmiş olmasının, “uyum yasaları”nı bir gecede çıkartarak sözüm ona “çağ atlayan” Türkiye’ye ne kadar da yakıştığını tartışarak bu metnin altında yatan mercek bozukluğunu atlamak istemiyorum. Asıl derdim, kendi kusurlarımızın, beceriksizliklerimizin faturasını en kestirme yoldan havale etmeyi âdet edindiğimiz Osmanlı tarihine bakışımızdaki temel bir çarpıklığı sergilemek.
Bu yılki Abant Platformu’nda (2002) da dikkatimi çekti; aydınlar olarak halledemediğimiz ne kadar müşkil mesele varsa, adres yerine hemen Osmanlı tarihini yazıyor, böylece kendimizi temize çıkarıyoruz. “Nitekim Osmanlılar da çağını yakalayamamıştı”, “Çöküş ta Osmanlıdan başlamıştı”, “Sonu getiren, bilimselliğe uzak ‘Osmanlı kafası’dır” (son yargı Murat Birsel’e ait, Sabah, 19 Mayıs 1999) türünden basmakalıp yargılara fazlasıyla meyyal oluyoruz içinden çıkamadığımız bir mesele ile karşı karşıya kalınca.
Bunun müthiş bir kolaylık sağladığı inkâr edilemez. Bu sayede “Suçlu biz değiliz!” diye ibra ediveriyoruz kendimizi ve son derece temel bir hatayı, gözümüzü kırpmadan işliyoruz: Osmanlı’yı “öteki”leştiriyoruz! Yani Osmanlı tarihi, bizim kendisi gibi olmamamız gereken ve kendimizi onun karşısında kurduğumuz bir tür ayna işlevini yükleniyor bu yargılarda. Bugün nereye geldiysek bizi o yere getirmeyen “hain” aktör ve bugün nereye gelemediysek onun “elebaşısı”, bu “hayalî Osmanlı” oluyor. Böylece bu toplumu “Tek dişi kalmış canavar”a yem yapmamak, yani sömürgeleştirilmesine izin vermemek için yüzyıllar boyunca çırpınan Osmanlı, bizim gözümüzde tarihiyle, kültürüyle, düşüncesiyle sömürgeleştirilmiş oluyor!
200 yıl boyunca Avrupalı emperyalistlerle dişe diş bir mücadele içine girmiş olan ve topraklarını sömürgeleştirmemek için canını dişine takarak uğraşmış bir toplumun aydınları, kendi tarihlerini sömürgeleştiriyorlar, sömürgecilerin mantığına layık bir tarzda yorumluyorlar ve bugün içine düştükleri zihinsel güvensizlik ve stratejik fukaralığı aşamadıkları yerlerde faturayı Osmanlıya kesmek gibi bir kolaycılığın üzerine balıklama atlıyorlarsa, bunun sebebi, aydınımızın düşünme tembelliğinden başka bir şey değildir. Hazırlop çözümlere yatkınlığıdır. Verilenle yetinme hastalığıdır. Böyle bir entelektüel hayat, kimse kusura bakmasın, ancak bir sömürge ortamının eseri olabilirdi.
Osmanlı Devleti’nin nasıl bir “Cihan Devleti” olduğunu anlayabilmek için öyle Kanuni Sultan Süleyman veya Fatih Sultan Mehmed dönemlerine, yani tarihimizin şanlı sayfalarına gitmek şart değil bence. Osmanlı’nın içinde bulunduğu dünyada nasıl bir “azamet”e ve dört bir yandan sarılmış olmasına rağmen nasıl bir “direniş” gücüne sahip olduğunu, 18. yüzyıla, hatta 19. yüzyıla daha dikkatle ve insaf nazarıyla bakarak da keşfetmek pekala mümkündür.
Osmanlı, süper devletlere karşı savaşıyor!
Sadece peş peşe gelen askerî başarısızlıklarımızın başlangıç noktası olan 1768–1774 Rus Savaşı’nı nafiz bir nazarla incelemek yeterli olacaktır.
Osmanlı Devleti’ni bu savaşa kelimenin tam anlamıyla iten ve Rusya’nın işini bizim elimizle bitirme siyasetini güden sözde dostumuz Fransa’nın, savaştan bir yıl önce gizli bir barış anlaşması yaptığımız Avusturya’nın, tarafsız görünüp de çıkarları gerektirdiğinde en acımasız düşmandan daha büyük zarar verebilen “dostlarımızdan” İngiltere’nin bu kritik yıllarda Osmanlı Devleti’nin mağlup olması için ellerinden geleni ardlarına koymadıkları, hatta tarafsız kalması için bir miktar para da ödediğimiz Avusturya’nın, Rusya ile gizliden gizliye anlaşıp Kırım’ın Rusların eline geçmesiyle sonuçlanacak bu savaşı mali yönden desteklemiş olması (kendi paramızla yapılan topların üzerimize çevrilmesi bir bakıma!), hatta Venedik’in, Çeşme’de donanmamız feci bir şekilde yakılınca “fahiş ücretle” dahi bize gemi satmaya yanaşmamış olması, 18. yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti’nin zamanın hangi hilekâr devleriyle ve hangi kaypak zeminlerde bilek güreşine tutuşmuş olduğunu yeterince ortaya koymaktadır.
İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya ile savaşmıştı aslında Osmanlı Devleti. 5 yıl süren (1768’de savaş açılmasına rağmen muharebeler 1769’da başlamıştır) ve içerisinde Çeşme’de donanmamızın İngiliz komutanı Elphinston’ın desteğiyle Ruslar tarafından cayır cayır yakılması (1770) gibi inanılması güç bir facianın yaşandığı bu muazzam savaş, her şeye rağmen, evet “her şeye rağmen” Osmanlıların emperyalist dünyaya karşı direnişine son noktayı koyamamıştı. Nitekim Rus Amirali Orlof’un gemisiyle göğüs göğüse çarpıştıktan sonra ağzında yatağanı ile yaralı olarak sahile çıkmayı başaran Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Rusların Ege Denizi’ne hakim olma ve Karadeniz’e çıkma planlarını çok geçmeden altüst edecek, askerlerimiz geceli gündüzlü çalışarak bir benzeri ancak 150 yıl sonra yaşanacak olan bir başka şanlı “Çanakkale destanı”na o silinmez imzalarını atacaktır.
Bir tarih kitabı Çeşme’de donanmamızın yakılması ve meydanın Rus gemilerine kalmasını takip eden olayları şöyle aktarıyor:
“(D)onanmanın yakılması ve Çanakkale’nin tehlikeye girmesi üzerine hemen Tersane’de altı gemi hazırlanmış ve Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Bu arada İzmir’de toplanan kumandanlar, Rusların, muhtemelen İzmir limanına baskın yapacağını hesaplayarak beş adet ticaret gemisini, şehre 12 km uzaklıkta bulunan Yenikule önüne gönderdiler ve batırarak limanın ağzını kapattılar. Yeni kaptan–ı derya Cafer Paşa’nın da Çanakkale’ye gelmesi ile, Türk kumandanları burada toplanmış oldular. İstanbul’dan donatılarak gönderilen altı geminin yanı sıra, birkaç perakende ve Cezayir gemisi de boğaza ulaştı... [Osmanlılar tarafından] Seddülbahir istihkâmlarına uzun menzilli toplar yerleştirildi. Uzun menzilli [bir] top ile Rus gemilerinden birinin batırılması üzerine Rus filosu geri çekildi. [Ruslar] 20–27 Temmuz günlerinde arka arkaya Çanakkale Boğazı’na saldırılar düzenledi. Ancak isabetli Türk ateşi karşısında başarılı olamadı. Sonunda Ruslar Boğaz’a saldırmaktan vazgeç”[tiler].*
Bundan sonra Rus donanması Gökçeada ve Bozcaada’ya yönelmiş, bu adaları ele geçiremeyince de bütün gücüyle Limni adasına yüklenmiş ve karaya asker çıkarmıştır. Cezayirli Hasan Paşa işte bu noktada yaralı haliyle devreye girmiş ve her konuda Türkleri aşağılayan çok bilmiş Baron de Tott’un “bu bir çılgınlık” diyerek engellemeye çalıştığı inanılmaz bir karşı harekâta girişmiştir. Emrindeki 1800 bahadırla topu bulunmayan birkaç gemiye (çekdiri) binerek Limni’nin güneyinde karaya çıkmış ve dört saatlik bir yürüyüşten sonra düzenlediği baskın sonucunda Rus askerleri paniğe kapılmış, top ve cephanelerini metrislerinde bırakarak gemilerine doluşup kaçmışlardır. Hasan Paşa’ya işte bu başarısından sonra “Gâzi” unvanı verilmiştir.
1770’de yaşanan ve genelde gözden kaçırdığımız bu “küçük” olayı hatırlatmamın sebebi, karada ve denizde 4 büyük dünya devletine karşı mücadele vermekte olan Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin, öyle zannettiğimiz gibi üç beş başarısızlığa pabuç bırakmadıklarını ve kendilerine olan güveni, yani Büyük Devlet oldukları bilincini hiçbir zaman yitirmediklerini, bu bilinç sayesinde de yenilgileri bizim yaptığımız gibi mutlaklaştırmadıklarını göstermekti.
Ya bugün?
Şimdi soru sorma zamanıdır:
Eğer biz, bugünün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve yöneticileri, düşmanlar karşısında yüzyıllar süren benzer bir yenilgi silsilesini yaşamış olsak, Osmanlı yöneticilerinin sergiledikleri bu kendinden emin davranışları gösterebilir miydik? Bugün aynı kudrette 4 büyük gelişmiş devletle her şeye rağmen başa çıkma gücümüz ve imkânımız mevcut mudur? Her şeyden önemlisi de, o moral ve ruh kudretine sahip miyiz?
İki ekonomik krizde kökünden sallanan ve “Yabancı sermaye gelmezse mahvoluruz!” edebiyatına sığınan bir toplumun aydınları, geçmişleri hakkında konuşurken çok daha dikkatli olmalıdırlar. Unutmayalım ki, o beğenmediğimiz Osmanlı Devleti, bu tür krizleri sadece ekonomik boyutta değil, askerî hezimetler ve toprak kayıplarıyla katmerlenmiş olarak yaşıyordu. Osmanlı Devleti ve toplumunu “büyük” yapan faktör, etrafını çevirmiş olan kurtlara karşı, “kurtlaşmadan”, yani onların saflarına dahil olmadan mücadele edebilmiş olmasından ileri geliyordu. Böylece kurdun kurtluğu ayan beyan hale geliyordu.
Ne yazık ki, bugün kurtlara “kurt” olduklarını söyleyebilecek ve gösterebilecek bir Osmanlı numunesinden mahrumuz! Modern insanlık tarihinin en büyük kaybı, bu son İnsanlık Ada’sını kendi elleriyle batırması olmuştur; Keçecizade Fuat Paşa’nın haklı olarak dediği gibi, Avrupalılar dışarıdan, biz içeriden!
marmagan@hotmail.com
* Dr. Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, c. 7, İstanbul 1999, Emre Yayınları, s. 68–69.
10.08.2002
|