Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı


 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Soru işareti...

Uğur Özakıncı



İlkokul beşinci sınıfa geçtiğim yıldı. Yoksulduk. Bu yüzden, yaz tatillerinde mahalledeki berberlerin, bakkalların, fotoğrafçıların, eczacıların, tuhafiyecilerin yanında üç ay çırak olarak çalışır, böylece ailemden harçlık istemek zorunda kalmaz, hatta okul kitaplarımı kendi biriktirdiğim parayla aldığım bile olurdu...

O yıl bir fotoğrafçının yanında iş bulabilmiştim. Fotoğrafçılığın büyülü dünyası beni daha ilk günden içine çekmiş, karanlık odanın her yanına sinmiş kimyasalların kokusu kanıma işlemişti. İşim çay söylemekten, getir–götür yapmaktan, günde üç kez yerleri paspaslamaktan ve haftada bir de koca koca vitrin camlarını parlatmaktan ibaret olduğu halde, en severek çalıştığım yaz tatili o yaz tatiliydi...

Bir akşam üzeri, haftalığımı almış olarak eve döndüğümde, birkaç aydan beri boş duran karşımızdaki dairenin tutulduğunu ve birilerinin oraya taşınmakta olduğunu gördüm. İçten içe sevinmiştim. Belki yeni bir arkadaşım olabilirdi...

Gerçekten de yeni bir arkadaşım olmuştu. O daireye taşınan ailenin tek çocuğuydu. Tam benim yaşımdaydı. Tedirgin, az konuşan, hatta konuşmaktan korkan bir yapısı vardı. Annesi de babası da memur olduğu için, henüz hiçbir akranını tanımadığı bu yeni mahallede bütün gününü yapayalnız geçirmek zorundaydı. Zamanla hem komşuluğumuz hem de arkadaşlığımız gelişince onu mahalledeki diğer çocuklarla tanıştırmayı başarabilmiştim. Mısır püskülü gibi sapsarı saçları yüzünden arkadaşlar arasındaki lakabı “Sarı” olmuştu. Sağ avucunun içinde kocaman kahverengi bir leke vardı. Yaz tatilinin sonunda, ailesi onu da mahalledeki tek okula, benim okuluma yazdırdığında, artık onunla aynı sınıfta sıra arkadaşı da olmuştuk...

Ortaokula ve liseye de onunla beraber gittik. Bir yıl dışında ortaokul ve lisede de sınıf arkadaşlığımız devam etti. Lise ikinci sınıfa birlikte geçmiştik. Yani ailelerimiz altı senedir komşu, biz ise altı senedir arkadaştık. Ama bizim, yani birbirine zıt böyle iki insanın nasıl sıkı arkadaş olabildiğine herkes şaşıyordu. mesela ben derslerde öğretmenlerimden, evde annemden hep çok soru sorduğum için dayak yiyordum; o ise hiç soru sormadığı için. Kızlar benden çok geveze olduğum için sıkılıp kaçıyorlardı, ondan ise çok suskun olduğu için. Ben okulun futbol takımından çok çalım yaptığım için atılmıştım, o ise çalım atmayı bilmediği için...

Zaman içinde onun bu pısırıklığı, suskunluğu ve cesaretsizliği sinirimi bozmaya, canımı sıkmaya başlamıştı. Çünkü ona “bugün derslere girmiyoruz, boykot edeceğiz” derdim, katılırdı; ama “niye” diye sormazdı, derste öğretmen “su 100 derecede kaynar” der geçerdi, o bunu defterine not olarak yazar; ama öğretmene “niye” diye sormazdı. Ben siyasi gençlik toplantılarına katılmak için o gün okulu kıracaksam ona “bugün beni idare et, sınıf öğretmenine hasta olduğumu söylersin” derdim, o “niye” diye sormazdı. Ben nalburdan bir kutu boya alır ve ona “bu akşam annenlere bir yalan at, yazıya çıkacağız” derdim, o “niye” diye sormazdı. “Ben ona “bu duvara ‘kahrolsun bilmem ne’ yaz; bu duvara ‘yaşasın bilmem ne’ yaz” derdim, o yazardı; ama “niye” diye sormazdı. Ben gözaltına alınır, karakolda bir araba sopa yer ve her tarafım mosmor olarak ertesi sabah mahalleye gelirdim, o “ne oldu” diye sormazdı. Bir saksı gibi, bir taş parçası gibi, bir ağaç gibi kendi halinde ve tepkisiz yaşardı. Ona zaman zaman “sen soru sormak nedir bilmez misin yahu?!” diye çıkıştığımda, o sadece omuzlarını silkerdi...

Aradan yıllar geçti. Arkadaşlıklar, komşuluklar bitti, evler dağıldı. Araya cuntalar, hapislikler, dipçikler, ayrılıklar, ölümler girdi. Hayat herkesi bir yere savurdu, herkesi bir başka öğüttü...

Geçenlerde, özel bir iletişim akademisinin ilk mezunlarını verdiği bir davete katıldım. Davet, sinema bölümünün ilk mezunlarının çektiği iki belgeselin galasını içeriyordu. Çevreme baktım, davetliler arasında bir yığın yazar, çizer, sanatçı, aydın. Herkes bir kenarda ikili üçlü gruplar oluşturmuş ayaküstü söyleşiyor. Bu tür çevrelerde, tanıdığım ve tanıyanım, sevdiğim ve sevenim çok az olduğu için, sadece birkaç kişiyle uzaktan selamlaşmayla yetinip bir köşeye çekildim. Boğaz’daki gün batımına bakmak, başkalarının sahte sırıtık suratlarına bakmaktan daha çekici geldi bana. Sonra öğrencilerden birinin kısa bir konuşmasıyla iki filmin gösterimi başladı...

Birer öğrenci filmi olarak oldukça başarılı sayılabilecek iki film izledim orada. Filmlerin sonunda perde karardı, ışıklar yandı ve ben kutlamak, konuşmak, tartışmak için filmleri yapan öğrencileri sordum. Gittiklerini öğrendim. Güldüm. Akademinin müdürüyle yaptığımız kısa konuşmada filmlerde bir şeyin eksik olduğunu; ama neyin eksik olduğunu tam olarak adlandıramadığımı söyledim. Sonra vedalaştık. Aşağıya otoparka inip görevliye otomobilimi gösterdim. Çok kısa bir süre sonra otomobilim önüme geldi. İçinden inen görevliye vermek üzere cebimdeki birkaç milyonu avucuma aldım. Otomobilime ilerledim, binmem için kapıyı bana açmış olarak bekleyen görevlinin yanına geldiğimde avucumdaki parayı uzattım. Görevlinin parayı almak için açılan avucunda gördüğüm koca kahverengi leke beni sarstı. Kafamı kaldırıp adamın suratına baktığımda benimle aynı yaşta, mısır püskülü saçları kirden tiftiklenmiş, üzerinde yırtık pırtık bir gömlek ve aynı kısık gözlerle bana bakan “Sarı”yla göz göze geldim. Emin olabilmek için sadece “Sarı?..” diye mırıldanabildim. “Benim” dedi “Geldiğinde de görmüştüm seni; ama yirmi yıl sonra bir çırpıda emin olamıyor insan...”

“Sarı” ile birlikte Boğaz Köprüsü’nden geçerken, gişelere geldiğimizde hayatım boyunca “Sarı”nın ağzından duyduğum ilk ve tek soru patladı kulağımda: “Nereye gidiyoruz?..” Sinirlerim boşalmıştı. “Artık çok geç...” diyebildim kahkahalarımın arasında “sarı”ya “...Soru sormak için artık çok geç...” ve izlediğim o öğrenci filmlerinde neyin eksik olduğunu da hatırladım; filmlerde tek bir “soru işareti” bile yoktu...

ugur@ozakinci.info

10.08.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Osmanlı: İnsanlığın son adası! Mustafa Armağan (10.08.2002)

> AB ve değişim dinamiklerimiz Hüseyin Bayçöl (09.08.2002)

> Siyasetsiz toplum Avrupa Birliği’ne av olur Mehmet Ali Kılıçbay (09.08.2002)

> İktidar ve yozlaşma Ahmet Kurucan (08.08.2002)

> Hormonsuz canavar Mithat Melen (08.08.2002)

> ‘ABD şimdi dünya için tehdit’ George Monbiot (07.08.2002)

> Meclis’in devlet ve toplum devrimi Abdülhamit Bilici (07.08.2002)

> AB uyum yasaları ve Türk dış politikası Bülent Aras (06.08.2002)

> Irak harekâtı ve Türkiye Korkmaz Tağma (06.08.2002)

> 12 yıllık sorun Mensur Akgün (05.08.2002)

> Neo-liberalizm Alev Alatlı (04.08.2002)

> Hayat memat meselesi Elif Şafak (04.08.2002)

> Küreselleşme ve dünya dinleri Ümit Meriç (03.08.2002)

> Bağdat... Bağdat Gökhan Bacık (03.08.2002)

> Bir sevda hikâyesi... Ahmet Selim (02.08.2002)





Zaman'da Bugün
10 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.