Usûlsüzlük...
Geleneksel Osmanlı/Türk müziğinin sözlü eserleri birbiriyle örtüşen üç ayrı ve paralel düzlemden oluşur: Usûl, güfte ve melodi.
Bu üçünün uyum halinde olması estetik bir zorunluluktur. Nitekim gerçek ustalık eseri kalıcı eserlerde bu üçlü bozulamaz bir mutabakat halindedir. Her melodi parçacığı, her nağme ya da perde, zorunlu olarak usûl kalıbının zayıf (tek) ya da kuvvetli (düm) vuruşlarına denk düşer. Sayıları sınırlı olan usûl kalıplarını da ezberlemek pek güç değildir.
Eserin bestecisi ise melodilerini, nağmelerini usûle uyacak bir şekilde oluşturmuş ve kullandığı usûlü eserin güftesiyle, bu güftenin vezniyle ve tasarladığı nağmelerle uyum sağlayacağı için seçmiştir. Belirli bir usûlle (düyek, aksak vs.) bestelenmiş bir eser, içerdiği zaman süresi aynı olsa dahi, başka bir usûl vurarak öğrenilemez, akılda kalamaz ve icra edilemezdi.
On yedinci yüzyılın ortalarında Topkapı Sarayı meşkhanesinde önce öğrenci, daha sonra da icracı ve musıki hocası ve tercüman olarak uzun yıllar geçirmiş olan Polonya asıllı Wojciech Bobowski (n–âm–ı diğer Ali Ufkî bey) Paris’te Fransız Millî Kütüphanesi’nde bulunan ve henüz yayınlanmamış el yazısı notlarında bu çok temel estetik gerçeği şöyle dile getirir: “Meşkhaneye gidersen önce kudüm, daire ya da zil ile bütün usûlleri vurmayı öğren... Saz çalacağın zaman hep usûl vurarak çal ve kaç usûllük olursa olsun bunu peşrevin sonuna dek sürdür.” Usûl vurarak ve usûlden ayrılmadan eser meşketmenin ve beste yapar veya icra ederken usûlü bu bestenin dayanağı olarak kullanmanın kaçınılmazlığını üç yüz elli yıl önce vurguluyor Ali Ufkî bey.
Geleneksel olarak, herhangi bir eseri, estetik kimliğinin bu temel taşını yok sayarak öğrenmek, öğretmek ya da icra etmek düşünülemezdi. Bir kere, usûlün melodik çizgiyle bütünleşmesi daha öğrenme aşamasında eserin hâfızada kalmasını ve iyi öğrenilmesini kolaylaştırırdı. Ayrıca, meşk yönteminden sapılmaması meşkedilmeye en uygun –yani güfte, usûl ve melodi uyumunun tam olduğu– eserlerin aktarımına öncelik verilmesini sağlardı. Usûlün gerekliliği eski dönemlerde hem öğrenimi sırasında eserin hâfızaya iyice nakşedilmesini kolaylaştırır, hem de eserin icrası sırasında ona vazgeçilmez bir dakiklik sağlardı. Ayrıca, usûl vurmanın ön planda gelmesi, daha derinde, talebeye ve dinleyiciye eserlerin iç bütünlüğü zedelenmeden aktarılmaları gereğinin normal bir neticesiydi.
Saz heyeti içerisinde usûl vurmak için her zaman kudüm ya da bendir gibi bir vurmalı saz bulundurmak vazgeçilmez bir koşul olmayabilir. Usûl, iki eli sağ ve sol dize vurarak da tutulabilir. Meşk sırasında yapılan da bundan başka bir şey değildi zaten. Ne var ki, eserin usûlüyle melodisi arasındaki özel ilişkinin icracılar tarafından da kesinlikle bozulmaması gerekiyor. Klâsik eserlerin icrasında bu uyumun, bu ilişkinin sürekli olarak dinleyiciye hissettirilmesi lâzımdır. Bu uyumun zedelenmesi hiçbir zaman hoş karşılanmazdı. O zaman da icracı “usûlü kaçırmış” veya “usûlden düşmüş” addedilirdi. Bu da ya bir hata ya da bir bilgisizlik, bir acemilik olarak görülürdü.
Bugün ise birçok ses sanatçısı en basit bir eseri bile sık sık usûlden düşmeden okuyamıyor. Çünkü bu eserlerin usûlüyle birlikte meşkederek değil, notasından okuyarak öğrenmiş, usûl vurmayı önemsememiştir. Eseri icra ederken usûlü ve ritmi kaçırmakta, eserin de esas örgüsünü deforme etmektedir. Bazı Türk musıkisi “koro”larının icra sırasında yerli yersiz tempo değiştirmeleri ya da usûlden çıkmalarına da sık sık rastlanıyor. Kalabalık korolar klasik eserleri bu temel ritmik öğeyi yok sayarak icra ediyorlar. Bir büyük eseri baştan sona icra edebilen “koro” pek nadirdir. Bu “koro”lardan yetişmiş ve o icra türüne alışmış birçok genç kuşak ses sanatçısı da solist olarak eser okurken bile usûle riayet edemiyor, usûlden düşmekten kendini alamıyor.
11.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|