AB bizi alacak mı?
Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilgili geçtiği her kritik dönemecin ardından aynı talihsiz soru ile karşı karşıya kalıyoruz: “AB bizi alacak mı?”
Rahmetli Özal’ın 14 Nisan 1987’deki tam üyelik başvurusuna 1989’da üyelik perspektifini kapatmadan “şu an hazır değilsiniz” diyen AB ile aramızda o zamandan beri “ne yaparsak bizi alır” edebiyatı gelişti.
1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği’ni “Sevres’e dönüş, sömürge belgesi” olarak niteleyenler ‘ne yaparsak yapalım AB bizi almaz’ derken, karşılarındaki cephe de “Gümrük Birliği, tam üyeliğin mukaddemesidir; artık üyeliğe daha da yakınız” karşılığını veriyorlardı. İki taraf hem doğruyu söylemiyordu hem de denklemi ‘AB bizi alır mı almaz mı’ şeklinde kurdukları için tartışmalar bir türlü yapılması gereken reformların gerekliliği üzerine odaklanamıyordu.
Gümrük Birliği’nin Sevres’le hiçbir ilgisinin olmadığı ne kadar aşikarsa, muhtemel bir üyeliğin dibacesi olmadığı da zamanla ortaya çıktı; zira Türkiye, üye olmadan AB ile Gümrük Birliği’ne giren ilk ve tek ülke konumundaydı, hâlâ da öyle. AB, Türkiye dışındaki üyelik müzakereleri başlattığı 12 aday ülke ile mevzuatının 31 bölümünü tek tek görüşüyor ve ancak sağlam bir üyelik ihtimali olan ülkeler Gümük Birliği’ni tartışmaya başlıyorlar.
AB, 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde “Türkiye’nin insan hakları karnesi zayıf, AB üyesi olamaz” dediğinde, bildik soru bir süre tedavülden kalkmıştı; ancak 1999 Helsinki Zirvesi’nde Brüksel nedamet edip Ankara’yı aday gösterince, “AB bizi alacak mı” sualleri tekrar serbest dolaşıma çıktı.
Soruları yanlış sormamak lazım
Geçen yılki 34 maddelik anayasa paketi de aynı soruyu uzun bir süre gündemde tuttu. AB’nin hem Laeken hem de Seville zirvelerinde arka arkaya Ankara’ya olumlu işaretler yollaması ve ardından TBMM’nin bütün dünyayı şaşırtarak birkaç yıl öncesine kadar tabu olan konuların üzerine cesaretle gidip bir gecede Ankara’nın AB yolundaki en büyük engellerini kaldırması, Türkiye–AB ilişkilerini artık o pek iyi bildiğimiz talihsiz soruya indirgedi. “Şunları şunları yaptık, AB bizi alacak mı?” Genelde bu sorunun sibak–u siyakından soranın aslında şunu söylemeye çalıştığını anlıyorsunuz: “Biz ne yaparsak yapalım AB bizi almayacak. Bu reformları da boşa yapıyoruz.”
Sorulan soru yanlıştır! Sorulması gereken soru, Türkiye neden AB dayatması olmadan içine bakmamaktadır, neden Washington ya da Brüksel “aile efradına iyi davranmıyorsun; ayıp değil mi” demeden kılımızı kıpırdatmıyoruz? Neden iç dinamiklerimizle kendimizi ıslah edemiyoruz? Neden AB bastırmadan 312 ayıbından kurtulmuyoruz, siyasi partileri kapatmaktan vazgeçmiyoruz, askeri kışlasına sokmuyoruz, Kürtlere dillerini konuşma hakkı vermiyoruz, idamı kaldırmıyoruz, başörtülüleri vebalı konumuna sokuyoruz?
Talihsiz sorunun sahipleri aslında sualleriyle Türkiye’nin meselelerinden ne kadar uzak olduklarını da ortaya çıkarıyorlar. Yani, Türkiye’nin aslında idam, düşünce ve vicdan özgürlüğü, Kürt meselesi gibi sorunları yok; ama AB istediği için biz varmış gibi yapıp çözüyoruz. Bunları AB değil, Güney Afrika Cumhuriyeti (ki, Mandela Kürt sorununu gündeme getirip Atatürk ödülünü almayı reddetmişti) söylese resimde bir farklılık mı olacak? Bu sorunlarımız var ve bunlarla yüzleşmek zorundayız.
O halde amaç ne olmalıdır?
Dolayısıyla meselenin özü Avrupa Birliği’nin bizi alıp almaması değil, bizim kendimizle hesaplaşıp tekrar uluslararası sisteme güçlü bir dönüş yapma azmimizdir. AB bunun için bir vesiledir. AB’ye üye olursak tabii ki daha iyi olur. Ama AB bizi üye olarak kabul etmezse yaptıklarımızın hangisinden pişmanlık duyabiliriz ki? İdamı kaldırdığımız için mi, insanlara anadillerini öğrenmeleri hakkı tanıdığımız için mi?
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa Birliği muhakkak Türkiye’nin yaptıklarına olumlu bir cevap vermek zorundadır. ‘AB Türkiye’yi alır mı?’ sorusuna haftaya cevap bulmaya çalışalım.
11.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|