AB Uyum Yasaları’nın TBMM tarafından kabulü hem Türkiye’nin demokrasi çıtasını yükseltti hem de AB hedefine biraz daha yakınlaşmasını sağladı. Meclis, siyasal rejimini korkular üzerine inşa etmek yerine hak ve özgürlüklerin alanını genişleterek rejimin meşruiyetini pekiştirmeyi, böylece de devlet/toplum ilişkisini daha sağlıklı ve sağlam zemine oturtmayı tercih etmiş görünüyor. Bu, hem toplumsal barış hem de küresel entegrasyon adına önemli bir adım.
Kopenhag siyasal kriterleri doğrultusunda atılan bu dev adımlarla AB’den tam üyelik müzakereleri için bir tarih almak mümkün hale gelmiştir. Meclis’ten geçen son paketle, detayların ötesinde Türkiye’den istenilen yapısal dönüşümün dışlayıcı değil kapsayıcı politikalarla mümkün olabildiği AB tarafından bir kez daha görülmüştür. AB, Batı/Avrupa yönelimli reformistlere karşı otoriter eğilimli AB karşıtı kesimlerin güçlenmesini istemeyecektir. Ayrıca, 21. yüzyılda salt ekonomik değil siyasal, hatta askeri bir güç olma stratejisi AB’nin Türkiye’ye ilişkin yaklaşımını etkilemektedir. Trans–Atlantik ilişkilerin orta/uzun vadede ‘işler’ olmaktan çıkabileceği beklentisi, AB ve ABD arasında birçok konuda iyice belirginleşen görüş ayrılıkları (terörle mücadele, Irak’a müdahale, Filistin/İsrail sorunu) AB’nin siyasal/askeri bir güç olma tercihini güçlendirmekte, Türkiye’ye bakışını olumlu yönde etkilemektedir. Dolayısıyla ulusal ve uluslararası koşullar, Türkiye’nin AB’yi müzakere takvimi vermesi için ikna etmesine uygundur.
Bu hedefe ulaşmak için Meclis’in sergilediği bu iradenin gereklerini uygulama düzeyinde eksiksiz yerine getirmek ve de Avrupa başkentlerinde atılan bu adımları anlatmak gerek. Kesin bir sonuç elde etmek, momentumu düşürmek yerine kararlı ileri hamleler yapmamıza bağlı. ‘Biz yapacaklarımızı yaptık, şimdi AB bunların karşılıklarını vermeli’ beklentisine girmemiz vahim bir hata olacaktır.
Yapılan bu büyük reformları Avrupa başkentlerinde kim anlatacak? Fiilen biten ve içinde Meclis’in AB’ye karşı en büyük grubunu barındıran hükümet mi? Yoksa, AB karşıtlığını MHP kadar bile gizleme gereği duymayan, siyasal kariyerini ‘şahince’ politikalara ve AB karşıtı söyleme endeksleyen bir Dışişleri Bakanı mı? Böyle bir bakanın liderliğindeki Türk diplomasisinin AB başkentlerinde ‘tam üyelik müzakereleri için erken bir tarih verilmesi’ yönündeki lobisi inandırıcı ve etkin olabilir mi?
Meclis’in aldığı bu tarihi kararlardan önce seçim sürecine girilmiş olması bir talihsizliktir. Türkiye’nin topyekün olarak enerjisini AB sürecinde kesin bir tarih almak için yoğunlaştırması gereken bir zamanda iç siyasal mücadelelerin öne çıkacağı bir döneme girilmiştir. Hükümetin AB sürecini destekleyen/sürükleyen kanadı % 10 seçim barajının altında kalma endişesiyle iç politik mücadeleye kapanarak AB sürecinde alınan mesafeyi Avrupa’ya anlatmak yerine kendi halkına ‘satmaya’ kalkışabilir. Oysa halka ‘pazarlanabilir’ bir başarı olup olmadığı ekim ayında açıklanacak ilerleme raporuyla belli olacak. Dolayısıyla rehavete kapılıp iç siyaset kavgalarına dalmanın kimseye bir faydası yok. Uyum yasalarının Meclis’ten geçmesini sağlayan partilerin şimdi de Avrupa sathında çalışmalarını yoğunlaştırmaları gerek. Bu iş, böylesi kritik bir dönemde sadece Dışişleri bürokratlarına havale edilemez.
Öyle anlaşılmaktadır ki bu seçimlerin baş gündem maddesi AB olacaktır. Ekonomik kalkınma, demokratik yeniden yapılanma ve devlet reformu ülkenin ana sorunlarıysa bütün bunların aşılmasında AB sürecinin anahtar bir rol oynadığı aşikardır. Dolayısıyla seçimlere giderken AB kapısını aralayan partinin/partilerin kitlesel desteğinin büyüyeceği kesin. Bu bağlamda AB üyeliğini açıkça ve cesurca savunan partilerin seçim karargahlarını Brüksel ve diğer AB başkentlerinde kurması akıllıcadır. Bu seçim, Türkiye meydanlarında olduğu kadar Avrupa başkentlerinde de kazanılacak bir seçim olacaktır. Dolayısıyla AB Uyum Yasaları’nı Meclis’ten çıkaran partilerin seçimler için Anadolu’ya dağılmak kadar Avrupa başkentlerine de açılması, seçimleri kazanmanın şartlarındandır. Ekim ayında açıklanacak ilerleme raporunda Türkiye’nin siyasal kriterleri önemli ölçüde yerine getirdiği ve üyelik müzakerelerine hazır olduğu yolundaki bir ifade seçimlerdeki parti tercihlerini etkileyecektir.
Türkiye’nin kronik sorunlarının aşılmasında AB sürecinin yarattığı dinamiklerin pozitif katkısı inkar edilemez. Aslında AB üyeliği, siyasal ve ekonomik sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin bir program da sunmaktadır. AB üyeliğini destekleyen siyasal partiler, genel ilkeler çerçevesinde bir ‘Avrupa programı’ üzerinde mutabakata vararak seçimlere bir ‘Avrupa koalisyonu’ ile girebilir. ‘2007’de AB üyeliği’ sloganıyla bir sonraki seçime kadar seçmenden AB üyeliğini gerçekleştirmek için yetki isteyebilir. Bu, seçim sonrası bir koalisyon modeli olmanın ötesinde ortak bir hedef ve bu hedefe yönelik bir program önerisi olacaktır. Geniş bir toplumsal/siyasal tabana dayanan ‘Avrupa koalisyonu’ hem 3 Kasım seçimlerinden büyük bir başarıyla çıkabilecek hem de seçim sonrası AB ile yürütülecek görüşmelerde güven vererek üyelik sürecini hızlandırabilecektir. 2007 sadece bir sonraki seçimin değil AB üyeliğinin de tarihi olabilir.
*
Doç. Dr., ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü
11.08.2002
|