Yanlış hatırlamıyorsam bir zamanlar Süleyman Hilmi Efendi’nin Baltık ülkelerine giden bir müridinden, oraya ulaştığında balıklar için vereceği ekmekleri denize bırakmasını istediğini; şaşıran müridinin de ‘’Bunların gelecekteki ‘Kur’an ehline’ işaret ettiğini; ancak yıllar sonra anlayabildim.’’ dediğini okumuştum seneler önceki bir gazetede...
27 Temmuz–3 Ağustos tarihleri arasında Oxford’da, ‘Küreselleşme Üzerine İnançlararası Bir Perspektif’ adlı uluslararası konferans düzenlendi. Toplantı, Oxford’un mutena bir yerinde yer alan ve bir Katolik vakfına ait öğretim kurumu olan Plater College’de gerçekleştirildi. Yeri gelmişken vurgulayalım, benzeri bir konferansın 2003’te St. Petersburg’da, 2004’te de Madrid’de yapılması halihazırda kararlaştırılmış bulunuyor.**
Konferansın ana teması; küreselleşmenin hayata, maddi ve manevi değerler manzumesine getirdiği zarara mukabil, karşılıklı saygıya dayalı olarak dinler, farklı kültürler ve felsefelerden özümlenen insani bir anlayışla köklü alternatif çözümler üretmek olarak özetlenebilir. Tabii buna bağlı olarak küreselleşme tartışmalarına din ve ahlâki değerlerin de alınması tartışıldı elbette.
Yeryüzünde küresel bir adaletsizliğin hüküm sürdüğünden hareketle dünya üzerindeki haksızlıkların giderilebilmesi için Tanrı’nın, yani dini değerlerin bu globalleşme çağındaki elzemliği üzerinde duruldu. Akademisyenlerin yanı sıra kendi sahalarında uzman olanların da tebliğ sunduğu konferansın en ilgi çeken yönlerinden biri de maddiyatçılığa karşı kendine özgü değerleriyle kararlı bir tutum izleyen ve yaşayan bir gelenek olan İslam’ın sunacağı çözümlerin ne olabileceği konusuydu.
Gerek akademisyenler gerekse diğer katılımcılar, yeryüzünün gerçek sahibinin yüce Yaratıcı olduğu; bizlerin sadece emanetçiden başka bir şey olmadığı hususunda tam bir ittifak sağladılar. Buradan hareketle, dünya üzerindeki doğal kaynakların eşit şekilde değerlendirilip paylaşılmasıyla küreselleşmenin gerçek anlamını bulabileceği görüşü de hayli ilgi topladı. Rusya Bilimler Akademisi’nden Dr. Dimitry Lvov’un, doğal kaynakların Allah’a ait olduğunu ve ‘yeniden paylaşımcı / dağıtımcı adalet’in uygulanmasının hiç de zor olmadığını vurgulayarak, Rusya’nın kapitalizmle içine düştüğü sıkıntıdan; ancak bu yolla çıkabileceğini dile getirmesi oldukça ilginç bulundu.
Kısacası, hem İslam’ın hem de diğer din ve görüşlerin ‘sosyal adalet’ ve ‘yeniden bölüştürücü adalet’ sistemi anlayışıyla küreselleşmenin gerçek anlamını bulmasının gerektiği konusunda hemen herkesin hemfikir olması dikkat çekiciydi. Özellikle, ‘yeniden bölüştürücü adalet’ sisteminin uygulanabilirliğinin tartışılması ise ümit vericiydi.
Konferansta, çeşitli dinlerin temsilcileri, küreselleşme konusunda kendi görüş ve değerlerini açıkladılar. Ortak nokta, yüce bir Yaratıcı’nın varlığı ve kardeşçe bir dünya düzeniydi. Peki, dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini oluşturan İslam, dinlerarası barış ve küresel ahlâkın tesisi hususunda nasıl bir katkıda bulunabilirdi?
Bu hususları, konferansta sunduğum tebliğde vurgulamaya çalıştığımı belirtmek isterim. Kısaca özetlemek gerekirse, küreselleşme Hz. Adem ile başlamıştır ve Müslümanların bir görevi de tıpkı Hıristiyanlar gibi İla–yı Kelimetullah’tır. Dolayısıyla Müslümanların küreselleşmeye karşı olması mümkün değildir. İslam, insanlığı ‘bir Allah’ta birleşmeye çağırarak insanlar arasında ‘yapıcı bir diyalog oluşturma’ amacını gütmekte; bunu da insanlığı ‘bir aile’ olarak kabul edip gerçekleştirmemizi istemektedir. Bu ailenin fertleri arasında ‘sosyal adalet’ tesis ederek insanların huzur ve kardeşlik içerisinde yaşamasını istemesi de bir başka gayesidir İslam’ın... Ayrıca bu ‘adil düzen’de ilk korunması gereken yoksullardır; ancak herkesin bu sosyal adalet toplumundan bir ailenin fertleri gibi istifade etmesi de garanti altına alınacaktır. O halde teknoloji ve üretim alanlarındaki büyük avantajlarına rağmen küreselleşmenin eksik kalan en temel öğesi, evrenin varlık sebebi olan insan unsurunu ihmal etmesidir. O halde küreselleşmenin eksenine, unutulan ve hayati önemi olan insan unsurunun tekrar geri getirilmesi gerekmektedir ve bu da ancak ‘küresel etik’le, yani Allah’ın bize vahyettiği değerlerle sağlanabilecektir.
Konferansta, pek çok kişinin değerler konusunda İslam’a duydukları hayranlıkları gözlemleme imkanı da oldu. Özellikle, Zaman Gazetesi Kudüs Temsilcisi Abdülkerim Balcı’nın yerinde soruları, zaman zaman da fikri katkıları, dikkatlerin Türkiye ve İslam üzerine odaklanmasına vesile oldu. İnsanların, her fırsatta sorular sorarak Türkleri ve Müslümanları sevdiklerini belli etmeleri dikkatlerden kaçmadı.
Sonuç olarak Oxford’daki konferans, farklı görüş ve dinlerle birlikte İslam’ın kendine özgün moral/ahlâki değerleriyle küreselleşmenin kıskacındaki dünyaya yapabileceği katkının büyüklüğünü ve Müslümanların da artık buna hazır olması gerektiğini sergilemiş oldu. Özellikle de, Türkiye’nin artık Süleyman Efendi’nin de işaret ettiği ufku çoktan aştığını gözler önüne sermesi bakımından oldukça faydalı bir toplantı olduğunu vurgulamak isterim. Gördükleri ilgi sebebiyle benzeri toplantıların arkasının geleceğine ve artık dinler ve kültürler arasında oluşturulmak istenen yapay çatışma senaryoları yerine diyalog zemininin gittikçe sağlamlaşacağına umutla bakabileceğimizi söyleyebiliriz.
Konferansla ilgili bilgi için http://commongood.info adresine bakabilirsiniz.
Dr., Oxford
11.08.2002
|