AB taraftarlarının istikameti, genel olarak AB karşıtlarından daha isabetli olmakla beraber, argümanlarından bir kısmı cidden abartılıdır. Bu argümanları her fırsatta tekrarlayanların bazılarının lisanına bakınca, sanki medeniyetin daha yeni ve AB ile doğduğu ve dünyanın başka hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir evresinde uygarlığın izine rastlanmadığı kanaati uyanmaktadır. Bu algılayış yanlıştır, yanıltıcıdır. Medeniyet AB ile doğmamış olduğu gibi, AB’nin kurumsal yapısıyla özdeş ve onunla kaim de değildir. Medeniyeti yaratan AB adı verilen oluşum değildir. Bundan 50–60 yıl önce AB yoktu, bundan 50–60 yıl sonra da AB’nin var olacağının hiçbir garantisi yoktur. Dünya tarihi şöyle bir incelendiğinde birçok siyasî–iktisadî–askerî paktların doğduğu, bir süre yaşadığı ve sonra dağıldığı görülmektedir. Şüphesiz, ömrü ne kadar uzun olursa olsun, AB de böyle olacaktır. Ama AB’nin var olması medeniyetin var olmaması anlamına gelmediği gibi, AB’nin ortadan çekilmesi de medeniyetin bittiği ve tarihin sonunun geldiği anlamına gelmeyecektir.
Bu yanılgının veya eksikliğin başlıca sebebi tarihin ve medeniyetin yanlış veya yetersiz okunmasıdır. Medeniyeti yaratan AB vs. gibi paktlar/bloklar değil, belirli değerler ve kurumlardır. Daha açık söylersek, medeniyeti yaratan özgürlük ve özgürlüğün kurumsallaşmasıdır. Bireysel özgürlük ve sorumluluk, özel mülkiyet, serbest mübadele, sınırlı devlet, hukukun hakimiyeti, anayasal yönetim; medeniyetin ve insanî hayatın ardında/altında yatan asıl kahramanlardır. Bir “medeniyet” projesi olarak AB’nin ardında yatan faktörler de büyük ölçüde bunlardır. Veya öyle olmalıdır.
AB, genel olarak, medeniyeti yaratan değerlere yakın ve yatkın bir tarihî oluşumdur. Mamafih, böyle olması AB’nin, her şeyin standardını AB’de arayanların sandığı gibi, hiçbir negatif tarafının bulunmadığını göstermemektedir. AB aslında ciddi ve muhtemelen gitgide ağırlaşacak sorunlarla yüz yüzedir. Burada bu sorunların birkaçından bahsedebiliriz. AB birçok bakımdan yeteri kadar rekabetçi değildir. Birlik içinde çok güçlü korumacı eğilimler vardır. Özellikle tarımdaki sübvansiyonlar Birlik’in uzun süre başını ağrıtacaktır. AB içinde güçlü bir merkeziyetçi eğilim hakimdir. Buna paralel olarak Brüksel’de adeta bir bürokratik tahakküm modeli doğmaktadır. Demokratik temsil kabiliyeti olmayan memurlar –bizim memurların kulakları çınlasın– AB’nin motoru görevini üstlenmektedir. Avrupa Parlamentosu gerçek anlamda bir parlamento olamamaktadır. Bakanlar Komitesi ve Komisyon, yasama faaliyetlerinde asıl ağırlıklı rolü üstlenmektedir. Avrupa Adalet Mahkemesi de, en azından yakın zamanlara kadar, saldırgan bir tavırla yasama organı rolünü üstlenmeye soyunmuştur. Bu mahkemenin normal yargı faaliyeti boyutlarını aşan çabaları ve Birlik’in abartılı harmanizasyon düzenlemeleri kıtada hukukî çoğulculuğu ve rekabeti adım adım budamaktadır. Tek para birimi Euro’ya geçiş bile bir anlamda merkeziyetçiliğin yansımasıdır. Elektronik paranın giderek yayıldığı ve parasal rekabetin kaçınılmaz olduğu bir çağda tek resmî para yaratma çabası bile bir bakıma anakronik bir çaba gibi görünmektedir.
Birlik’in toplumsal problemleri de vardır. Kıta nüfusu gitgide yaşlanmaktadır. Bazı ülkeler (İtalya, Almanya) ciddi bir nüfus eksilmesi sorunuyla yüz yüzedir. Refah devletinin AB’ye hem zihniyet hem de parasal bakımdan büyük külfetleri vardır. Avrupa’da girişimcilik kabiliyeti gitgide gerilemektedir. İnsanlar adeta refah devleti zihniyetiyle uyuşturulmuştur ve risk almak istememektedir. Kıta ekonomisinde, bir taraftan refah devleti politikalarının etkisi, bir taraftan verimliliğin ana rakip ABD’yle kıyaslanmayacak kadar düşük olması yüzünden, birçok rekabet gücü nispî olarak azalmaktadır. Azalan rekabet gücünün açık veya örtülü korumacı politikaları teşvik ettiği görülmektedir.
AB, ayrıca, insan hakları konusunda da hatalar yapmaktadır. Türkiye’ye nazaran AB’nin adeta bir insan hakları cenneti olması bu hususu gözden kaçırmamıza neden olmamalıdır. Avrupalıların bazıları, özellikle Müslümanların hakları konusunda çifte standart uygulamaktadır. Bu tavır zaman zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına dahi, belli ölçülerde yansımaktadır. Kürtlere ve sosyalistlere karşı yapılan insan hakları ihlallerinde –haklı olarak– “hassas” olan AB, dindarlara karşı yapılan ihlallerde neredeyse vurdumduymazdır. AB, Türkiye hakkındaki rapor ve açıklamalarında laisist devlet baskılarına/şiddetine neredeyse hiç temas etmemektedir. Geçmişinde vahim bir ırkçılık ve ayrımcılık lekesi bulunan Avrupa, ırkçılığı genişletip kültürel/dinsel bir renge büründüren mahfillerin kolayca yeşerdiği bir vasat haline gelmektedir. Bazı AB ülkeleri göçmenlere insanlık sınırının ötesine taşan muameleleri reva görmektedir. Avrupa’nın, AB’nin işte bu yönleri de görülmeli ve gerçekçi olunmalıdır.
Diğer taraftan AB üyeliğinin derhal ve maliyetsiz (yani anlayış, tavır, alışkanlık ve çalışma tarzlarında bir değişiklik olmaksızın) bir zenginlik yaratacağı beklentileri de büyük ölçüde hayâldir. AB üyeliği şüphesiz yabancı sermaye ve know–how akışını hızlandıracaktır. Türkiye’nin daha geniş pazarlara ulaşmasını kolaylaştıracaktır. Ama, Türkiye’nin sadece veya esas itibarıyla AB’den transferler yoluyla zenginleşmesi mümkün değildir. Zenginlik eninde sonunda bu topraklarda doğacak ve bu ülkenin insanları tarafından yaratılacaktır. Bunun için yapılması gerekenleri kendi başına yapan/yapabilen bir Türkiye’nin AB’den bile zengin olma şansı vardır.
Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: AB medeniyetin başlangıç noktası değildir. Türkiye’nin yapması gereken, AB içinde veya dışında medeniyete giden yolu izlemektir. Yani, özel mülkiyeti sağlamlaştırmak ve yaygınlaştırmak, serbest mübadeleyi geliştirip devletin ekonomik ve toplumsal hayata müdahalesini azaltmak, sınırlı ve anayasal devleti/yönetimi gerçekleştirmek, demokratik yapı üzerindeki bürokratik tahakkümü kırmak, devleti insanların efendisi olmaktan çıkarıp hizmetkârı haline sokmak, insan hak ve özgürlükleri (ki bu dinsel bakımdan devletin tarafsızlığını, yani özgürlükçü/demokrat laikliği de içerir) vatandaşları arasında hiçbir negatif veya pozitif ayrımcılık yapmaksızın herkes için eşit olarak tesis etmektir. Bunları yapan/yapabilen bir Türkiye’nin AB üyesi olup olmaması önemli değildir. Böyle bir Türkiye özgür, yeterince bağımsız ve müreffeh bir Türkiye olacaktır. Bu Türkiye, Avrupa’ya da çifte standartlarından kurtulmada, ekonomik dinamizm kazanmada öncülük bile edebilecektir.
Ne var ki AB’ye karşı çıkanların böyle bir Türkiye istediğine dair yeterli işaret mevcut değil. Onların statükoyla pek problemi yok gibi. Mevcut yapının neredeyse olduğu gibi muhafazasını talep ediyorlar. O yüzden, AB karşıtlıkları siyasî olarak meşru olsa bile ahlâkî olarak meşru bir pozisyona yerleştirmiyor kendilerini. Bense, Türkiye’nin daha özgür ve müreffeh bir ülke olma mücadelesinde iç dinamiklerin motive edilmesinde ve yetersizliklerinin giderilmesinde katkısı olacağına inandığım için AB üyeliğini olumlu buluyorum. Ama önce medeniyeti ve medeniyeti yaratan değerleri ve sonra bu çerçeve içinde yer aldığı için ve aldığı kadarıyla Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyorum.
*Prof. Dr, Gazi Üni. İİBF. Öğr. Üyesi
12.08.2002
|