Hayatın sırrı dengede; dengeyi bulmakta ve korumakta.
Bu kural, iktisadî hayatımız için de, siyasî hayatımız için de, dinî hayatımız için de geçerli.
Din hayatının merkezinde öncelikle iman, ibadet, ahlâk var; ama onun tamamı bunlardan ibaret değil.
Dinin tefekkür, bilgi, duygu ve aksiyon boyutları var. Ve bunlar birbirleriyle ilişkili.
O, kendisini kelamda, felsefede, ahlakta, hukukta, siyasette, iktisat dünyasında ifade ettiği gibi, mimaride, musikide, folklorda, şiirde ve daha onlarca alanda ifade ediyor.
Yani din, hayatın dokusunun her köşesinde şöyle veya böyle etkili.
Din hayatında denge nasıl ve niçin bozulur? Sorunun bir değil, çok sayıda cevabı var. Akla gelen en kolay cevap şu olsa gerek: O hayatın ana parçalarından, yahut temel alanlarından birini çok öne çıkarıp ötekilerini ihmal ettiğimiz zaman. Her alana hak ettiği değer verilmediği, verilemediği zaman.
Birini merkeze alıp ötekilerini kenara ittiğimiz zaman.
Dini bütün genişliğiyle yaşanan genel hayatın bir köşesine sıkıştırmak ve orada zorla tutmak istediğimiz zaman. Veya kendisince talep edilmeyen ölçekte bir yerlerde bulunmasını biz talep ettiğimiz zaman.
İdeolojik sebeplerden, günlük siyasal düşünce ve uygulamalardan yola çıkarak dini hırpaladığımız zaman.
Hepsinden önemlisi: Dinin kendisini katı bir siyasi ideolojiye dönüştürdüğümüz zaman.
Ve “din sorunu”nu tepeden inmeci siyasetlerle çözebileceğimize inandığımız ve bu çözüm yolunu denediğimiz zaman.
Evet, bunların bazen biri, bazen öbürü, bazen birkaçı yapıldığı zaman denge bozulur ve “din problemi” oldukça ağır seyretmeye başlar.
Konuyu bir iki örnekle açıklamaya çalışalım:
Geçen yüzyılda İslam’ı komünizmin ve kapitalizmin karşısında bir başka “izm” olarak görenler ve gösterenler, yani dini bir ideoloji çerçevesinde ele alanlar, siyaseti dinî hayatın merkezine oturttular.
Ve dengeyi bozdular; çünkü dinî hayatın alanları arasındaki sıra düzenini altüst ettiler.
Tekrar edelim:
Dinin merkezinde iman, ibadet ve ahlâk vardır. Siyaset değil. Din, siyasetle, her şeyden önce, değerler düzleminde ilişkilidir. Din, temel ahlâkî değerlerin, ma’rufun siyasî hayata da nüfuz etmesini, yani ahlaklı siyasetin var olmasını ister. Bizzat, (günlük dilde kullandığımız anlamda) bir siyasi projeye dönüşme talebini bünyesinde taşımaz.
Şu veya bu sebepten dolayı zorla o yola itilirse sıkıntı doğar.
Başka açıdan başka bir örnek:
Din hayatında duygu son derece önemlidir. Düşüncenin, bilginin, imanın eylem dünyasına geçebilmesi için sağlıklı, yani sağlam bir “duygu köprüsüne” ihtiyaç vardır.
Bütün önemine rağmen, eğer duygu dinî hayatta merkeze alınır, tefekkürün ve ilmin besleyici gücünden mahrum bırakılırsa denge hemen bozulur.
Coşku ve cezbeci bir din hayatı doğar. Bu çizgide aşırılığa gidildiğinde, mabetlerde, hatta sokaklarda her şeyden önce dinin rahatsız olacağı birtakım sesler çıkmaya başlar.
Onlar için artık ne ilmin değeri vardır, ne de fikrin; hatta ne de dünyayı bilmenin, tanımanın fesadı önleyip yeryüzünü imar etmenin.
Kâtip Çelebi’nin ünlü Mîzânu’l–Hakk (Hakkın Ölçüsü–Dengesi) adlı kitabına bir göz atarsak, bu denge bozukluğunun özellikle bazı sözde–tarîkat hareketlerinde toplumu nereye götürdüğünü bütün boyutlarıyla görürüz.
Kur’an’a göre, adalet, her şeyi ait olduğu, layık olduğu yerde tutmaktır. Ve adalet, dengedir. Hem din hayatında, hem de hayatın öteki alanlarında. Hem sosyal, hem küresel, hem de kozmolojik planda.
Dengenin tesisi ve devamı, bugün artık bir insanlık sorunu. Aileden başlayıp hayat boyu devam eden bir eğitim ve öğretim sorunu. Öyle bir eğitim vizyonuna sahip olmamız gerekiyor ki, o vizyonunda –evet hiç değilse orada– insanın dengeli bir varlık olması idealini eğitimin öteki bütün amaçlarından ayrı düşünmek asla makul görülmesin.
13.08.2002
|