Irak’a yönelik tasarlanan savaş, gerçekte bir petrol savaşına mı dönüşüyor? Tehlikeli bir diktatör ve terörün kaynağını devirmek kadar Batı enerji kaynaklarını güvenceye almak mı amaçlanıyor? Amerika’nın Saddam Hüseyin’den nefret ettiğine şüphe yok, fakat son günlerdeki gelişmeler Washington’ın demokrasi ve insan haklarından daha çok petrolü hedeflediği konusu yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Geçtiğimiz hafta basına sızan Rand Corporation’un Pentagon’a verdiği brifingde Suudi Arabistan’dan ‘terörün ana kaynağı’ olarak bahsedilmiş ve gerektiğinde bu eski müttefikin petrol sahalarının bile işgal edilmesi tavsiye edilmişti.
Suudi Arabistan’ın istikrarsızlığa düşmesi karşısında endişeye kapılan petrol şirketleri artık dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahip Irak’a giriş için çaba sarf ediyor. Ortadoğu’da ticari bağlantıları olan Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Saddam Hüseyin’e yönelik itirazlarını şöyle dile getirmişti: “O, dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’unun üzerinde oturuyor. O muazzam zenginliğini bu yoldan kazandı. Pek çoğumuzun kanaatine göre çok uzun olmayan bir gelecekte o nükleer silahlar da edinecektir.”
Eğer Saddam devrilirse Exxon liderliğindeki Batılı petrol şirketleri bu petrol sahalarına girmeye hazır. Böylece Suudi petrol sahalarına ve Suudi ailesinin geleceğine daha az bağımlı kalacaklar. Her ikisi de petrolcü olan Başkan ve Başkan Yardımcısı da bu duruma ilgisiz olamaz.
Her ne kadar bu konudaki görüşlerini açıkça ifade etmeseler de, tabii ki Irak’a yönelik Batılı politikaların petrole olan ihtiyacın derin etkisinde kaldığını söyleyebiliriz. Irak ulusu Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 1920’de meydana getirildi. Müttefikler petrol denizinin üzerinde yüzüyordu, (Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon bu ifadeyi kullanmıştı.) fakat petrole bağımlı olduklarını gizlemeyi yeğlemişlerdi: Fransa Başbakanı Clemenceau, ‘Petrol istediğim zaman, bakkalıma giderim.’ demişti.
Arapların ihtiyaçları ve kendi kendilerini yönetme hakları konusunu görüşen Clemenceau ve Curzon, asıl önemli konunun Irak’ın kuzeyinde fışkıran petrol olduğunun farkındaydı ve İngilizlerle Fransızlar, Musul’un çok değerli petrol sahalarının kontrolü konusunda anlaşmaya vardılar.
Arapların petrolü dünyaya karşı bir koz olarak kullandıkları 1973 yılından sonra Irak petrolü daha fazla arzulandı ve güneyde petrol yataklarının da bulunmasıyla Irak rakibi Suudi Arabistan’a karşı daha da önem kazandı, Saddam da böylece daha da kızdıran bir düşman oldu.
1970’li yıllardan sonra petrol kıtlığının bolluğa dönüştüğü, petrol üreten ülkelerin ise global pazarlara daha bağımlı hale geldiği doğrudur. Petrolü politik nüfuz olarak kullanan üretici ülkeler daha sonra rekabet için petrolü verebilecekleri ülkelere satmaya başladılar. Batılı şirketler de kendilerine yakın yerlerde ve özellikle de dost ülkelerde petrol sahaları keşfettiler. Fakat Amerika ve kıta Avrupa’sı hâlâ çoğu Müslüman güvenilmez buldukları ülkelere bağımlı durumdalar.
Batılı petrol şirketleri çok etkili bir şekilde askeri ve diplomatik politikaları etkiler. ABD’nin büyük askeri üsler inşa ettiği Orta Asya’ya Amerikan petrol şirketlerinin girmek için mücadele ettikleri Orta Asya’daki ülkelerde Amerika’nın askeri üsler inşa etmesi rastlantı değildir.
Bu güvenlik bağlamında düşünüldüğünde Suudi Arabistan’ı kontrol eden terör şebekesinin manzarası da en korkunç yüzüyle ortaya çıkıyor: Suudi Arabistan’daki İslami rejim ve belki diğer Körfez ülkeleri uluslararası pazara meydan okumaya ve ihtiyacından daha az petrol satmaya hazırlanıyor. Bin Ladin kendisi ülkesini yozlaşmış yöneticilerden kurtarmak için niyetini gizlemedi.
Bu senaryoya göre; Amerikalılar Irak’ın petrol sahalarına girmek için daha kararlı olmalı ve Saddam’ı devirme istekleri daha da güçlendirilmelidir.
Şüphesiz Washington’ın Irak’a yönelik tutumunda pek çok farklı ve bazen de karmaşık yönler bulunuyor. Tabii ki 11 Eylül’ün kamuoyunda meydana getirdiği öfke ve terör korkusu Saddam’a yönelik hareketlerin en önemli politik gücünü teşkil ediyor ve bu İsrail’in Irak silahlarına yönelik korkularıyla destekleniyor.
Fakat Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’nda, enerji güvenliğine ihtiyacın doğurduğu ticari baskılarla uzun dönemli jeopolitik tartışmalar yaşanıyor. Ve bu Suudiler hakkında büyüyen şüphelerle birlikte daha da acil hale gelmektedir.
Asıl önemli soruya hâlâ cevap bulunamadı: Saddam’ı devirmek Irak’ın petrolünü Batı için daha güvenli yapar mı? Her şeyden önce daha önceki başkanlar Clinton ve baba Bush, Saddam’ı devirmeme konusunda ikna edildiler; çünkü alternatif, güçlü bir boşluğun meydana getireceği tehlikeydi. O tehlike hâlâ duruyor. Pek çoğunun tahmin ettiği gibi eğer Irak üçe bölünürse, İran’la sıkı bağları olan Iraklı Şiilerin çoğunlukta olduğu güneydeki yeni petrol sahaları daha da az emniyette olacaktır. Ve istikrarsız bir Suudi Arabistan’ın meydana getireceği güç boşluğu daha da tehlikeli bir durum meydana getirecektir.
Petrol şirketleri hiçbir zaman ulusal çıkarların en iyi hakimleri değillerdir. 1953 yılında Anglo–Amerika’nın İran’da radikal Musaddık’a yönelik gerçekleştirdikleri darbeden sonra Şah’ın tekrar dönmesiyle Batılı petrol şirketleri yeniden İran petrollerinin kontrolünü ele geçirdiler; fakat İran halkı hiçbir zaman bu darbeyi affetmedi ve 1979’da Şah’ı devirerek intikamlarını aldılar.
Irak’ı işgal etmekle daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun meydana getirileceği ve Irak petrollerinin Batılı şirketlerin eline geçmesi tehlikeli derecede basit bir yaklaşımdır. Batılılar, petrollerinin büyük bir kısmının İslam ülkelerinden geldiği bir dünyada yaşıyor ve onların uzun dönemli enerji güvenliği de Müslümanlarla uzlaşmalarıyla mümkündür.
The Observer, 11 Ağustos 2002 (Ortadoğu ve petrol şirketleri konusunu ele aldığı ‘Yedi Kız Kardeş’ kitabının yazarı)
13.08.2002
|