Günümüzde toplumsal sorunların önemli bir kısmı kamusal olgu çevresinde tartışılmaktadır. Buna göre herkes için bir ortak alan ve buna uygun kurallar vardır ve ortak belirlemelerimizin bir sonucu olması itibariyle de herkes bu kurallara uymak durumundadır. Buradaki asıl sorun da herkesin ne olduğu ve söz konusu kuralların kim tarafından ve nasıl konulduğudur.
Gerçekten de yüzyıllarca insanlar arasında bir ortak alan fikri vardı: Yollar, köprüler, pınarlar, dağlar, ormanlar; sembollerle işleyen yaygın inançlar, paylaşılan ahlaki–hukuki kurallar bu alanın muhtevasını oluşturuyordu. Bu ortaklık başlangıçta hiçbir otoritenin buyruğuna dayanmaksızın toplumun bir konsensüsüydü. Görüldüğü kadarıyla kamusal tartışması bu alanın otorite tarafından belirleme girişimleriyle ortaya çıktı; tıpkı insan hakları metaforunun hak ihlallerinin olduğu, özgürlük taleplerinin baskı ortamlarında belirdiği gibi.
Gerçekten de kamusal tartışmasının ilk başladığı yer kabul edilen antikçağ Yunan toplumu böylesi bir ortamı temsil eder. Sorun, şehir hayatıyla birlikte düzen gereği ve düzenleyici mekanizmaların devreye girmesiyle başlar. Esasen kamusalı başka alanlardan ayırma ve tanımlama girişimi de bunu gösterir. Kamusal kavramı ortaya çıktığı o toplumda, özel/ailesel olana karşılık genel bir düzeni ifade eder. Daha sonra siyasetin kendisinden türetildiği politikos bu ortak alanın adı olur. Ne var ki bu inşai kamusal olgusu, hep sivil/toplumsal bir özleme rağmen politikadan bağını koparamaz, hatta gittikçe siyasallaşır.
Dünden bugüne kamusal; özel, toplumsal, siyasal alanlar ilişki ve etkileşiminde önemli bir değişim alanı olur; özel ve toplumsal alanların önemli bir kısmı kamusallaşır, kamusal alan siyaset tarafından işgal edilir. Kurumsal olgular savrulup yer değiştirirler, mesela özel olan eğitim kamusala, kamusal olan din özele aktarılır. Yine özel olan mahremiyet kamusala taşınır. Ne var ki bu dönüşümde özel, siyasal, toplumsal, kamusal bütün alanların tabiatı bozulur; mesela garip bir mahremiyet anlayışı türer.
Şüphesiz buradaki ciddi değişimlerden birisi kamusalın öznesindeki değişimdir. Dünden bugüne kamusal “herkes için ortak” alan olarak tanımlanagelmiş, bugün de herkesin gözünün içine bakarak öyle denmektedir. Kabule göre bu “herkes” bütün bir toplumdur, halkın uylaşımıdır. Esasen konunun mimarlarından olan Habermas’ın tanımlamasıyla kamusal genelde sonuçlarından etkilenebilecek herkesin pratik tartışmaya girip üzerinde anlaşmaya vardığı bir ortaklık alanıdır. Yani genelde kamusalın öznesi toplumsal nitelikli herkestir.
Ne var ki 20. yüzyılda modern ulus yapılarının gelişmesi ve kamusalı işgaliyle birlikte özne olarak herkes anlamını yitirdi. En azından “herkes için”, “herkes adına”ya dönüştü. Herkes, modern çağlarda gerçeklerin üstünü örtmede kullanılan paravan kavramlardan birisi haline geldi. Burada herkes, muhatabı ortadan kaldırmaya yarayan bir şeydir. Modern dünyada kimliksizleştirilmiş dev kitlelerin sanal bir kimliğidir. Heideger’in dediği gibi burada herkes kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi, ne bazı kimseler ve ne de hepsinin toplamıdır, bu kimlik bir kimsesizliktir... Türkiye’de bir hegemonik kamusal alan anlayışında bazı uygulamaları onaylamayan büyük çoğunluğun herkes sayılmadığı örneğinde olduğu gibi, herkes herkes değildir, herkes adına bir irade vardır.
İşin gerçeği modern çağlarda kamusalın öznesi siyasal iradedir. Modern ulus yapılarıyla bu çok daha belirgin hale gelmiştir. Siyasetin doğasını belirleyen şeyin “güç/ iktidar”olduğundan hareketle bazı sosyal bilimciler, o eski “özel alan”ın cinsel–ailesel ve sonuç itibariyle de mahremiyetçi niteliklerinin kamusal alana taşınmasıyla siyaset erkeksi bir nitelik de kazanmıştır. Buna göre tebea dişil bir varlıktır. Antropolog Delaney’in deyimiyle dişi bir kapatma altındadır ve iktidar sahibi kendini onun üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip görmektedir.
Bu son açıklamalar açısından bakıldığında kamusal, siyasalın bir mahremiyet alanıdır. “Herkes adına” da olsa kuralları o koyar ve kurallar genelde bir mahremiyet kuralıdır.
Kamusal kaşeli bu kuralların önemli bir kısmı, genel davranış, kılık– kıyafet gibi görüntüye yönelik, bir başka deyişle mahrem alan adabına ilişkin kurallardır. Bu bazen bir şeylerin giyilmesi, bazen çıkarılması buyruğunu ihtiva eder.
Şüphesiz bizim buradaki eleştirel tavrımız siyasal erkin kural koymasına değildir. İktidar, erkine de dayanarak kendine has saydığı alanın kurallarını koyar. Mevcut hiyerarşi (ki bu bir güç sıralamasıdır) sürdüğü sürece de, farklı taleplerde bulunsa bile halk bu kurallara uyar. Buradaki eleştirimiz, doğal bir herkes ile tanımlanan kamusal alan kuralı olarak gösterilmesinedir. En azından şimdilik her haliyle tereddütsüz sırtımızı dayayabileceğimiz toplumsal kökenli bir kamusal alanın olmadığını bilmeliyiz. Sorunların çözümü de herhalde genelde bir siyasal mahremiyet alanının gerçek anlamda bir kamusala dönüştürülebilmesine bağlıdır.
Yrd. Doç. Dr., Selçuk Üni. Sosyoloji B. Öğr. Üyesi maydin@hay.net.tr
14.08.2002
|