Türkiye’nin kronik bir hal alan, ekonomik krizlerle karşılaşması hayata bakışımızı ve özgüvenimizi olumsuz bir yönde etkiliyor. Bu yüzden başta hükümetler olmak üzere siyasi partiler, IMF, Dünya Bankası suçlanıyor. Mutabık kalınan tek şey belki de, artık eski yapılanmalarla ekonomik durumun düzeltilemeyeceği. Ancak bu farkındalık halinin ortaya çıkışı 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar geriye götürülebilir. O zamanki idareciler de, bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında idiler. Şimdi biz de farkındayız. Öyleyse, iktisadi politikalardaki tarihsel gelişimin seyrine ve tutarlı olup olmadıklarına bir göz atmak faydalı olabilir.
Osmanlı medeniyetinin iktisada yönelik özel bir yaklaşımı olduğu söylenemez. Toplumdaki siyasal, kültürel ve iktisadi olaylar birbirini tamamlayan bir geçişkenliktedir. Batı’daki tarihi gelişimi içerisindeki anlamı ile Osmanlı’da sınıfsal bir toplumsal yapı, en azından 18. yüzyılın ikinci yarısından 1839’a kadar olan bir dönemde görülen ayanların ortaya çıkışına kadar yoktur. Bu nedenle de belli bir sınıfın iktisadi anlamda palazlanıp iktisadi yapıyı belli bir yönde etkilemesi için gereken ideolojik bir ayrışma ve mücadele de olmamıştır.
Osmanlı’da iktisadi düşünce, 19. yy.’ın ikinci yarısından itibaren çeviri eserler yoluyla gelişmeye başlamıştır. Daha önceki devirlerde ise siyasi ve tarihi eserler içerisinde bazı iktisadi meselelere değinildiğini görebilmekteyiz. Bu nedenle Osmanlı’da, hususi anlamda iktisatla ilgilenen bir düşünür de ortaya çıkmamıştır. Osmanlı devleti, bütüncül bir hayat görüşü içerisinde iktisadi meselelere geleneksel düşünce ve kurumlar yoluyla çözüm aramış ve iktisat politikaları da devletin birliğini sağlamaya yönelik olarak uygulanmıştır. Bir anlamda da, Osmanlı iktisat politikaları, iktisadi niteliğinden çok, vergi toplamayı önceleyen mali niteliğiyle tanımlanabilecek mahiyettedir. Günümüzdeki iktisat politikaları ile olan farklılığı ise doğaldır. Bununla birlikte Osmanlı’nın iktisadi olaylardaki zihniyeti, Cumhuriyet döneminin iktisadi olaylardaki tutumlarında da hissedilebilmektedir. Osmanlı’nın iktisadi zihniyetini tanımlayan özellikleri, Osmanlı toplumunun “verim” kavramına, kâr gayesine, sermaye birikimi gibi faaliyetlere çok az yer vermesi olarak belirtebiliriz. Onun için iktisadi modernleşme bu rijit çerçevenin kırılabilmesine bağlıdır. Avrupa’dan transfer edilen her uygulamaya ve fikri akıma kendi rengini vermekte pek mahir olunmuştur. Osmanlı zihniyetinin veya Osmanlı ekonomik mirasının Cumhuriyet dönemine etkisine dair bir örnek yararlı olabilir. Şerif Mardin’in veciz ifadesiyle, “İttihatçıların Kara Kemal’lerin yardımlarıyla oluşturmaya çalıştıkları milli iktisadi müesseseleri kurmakta kullandıkları yöntemlerde rasyonellik payı çok küçük, Osmanlı unsuru pek açıktı. Varlık Vergisi tecrübesi, bu faktörlerin çok Batılılaştığımızı zannettiğimiz bir anda bile kendilerini gösterebileceklerini ispat etti.”( ) Bu da göstermektedir ki, milli iktisadi müesseseler kurmak gibi önemli ve gerekli bir girişim, “1332 Zenginleri” olarak bilinen, dönemin İaşe Nazırı Kara Kemal gibi bazı ittihatçıların haksız kazanç elde etmeleri ile sonuçlanabiliyor.
İktisadi politikamızın gelişimi
Cumhuriyetten sonraki iktisadi politikalarımızın gelişimi, 1. İktisat Kongresi’nde kabul edilen Misak–ı İktisadi’de ifadesini bulan ve Osmanlı’nın mali nitelikli iktisat politikalarından kesin bir kopuşu ifade etmek üzere, iktisadi niteliği ağır basan iktisadi politikaların benimsenmesine dayanan bir felsefi temele dayanır.
Cumhuriyet sonrası dönemdeki iktisat politikalarını etkileyen bir husus da, “devletin” rolüdür. Temel prensip olarak iktisat politikalarımızın çoğu resmi belgelerinde, devletin ekonomiye müdahalesinin sınırlanması ve bu anlamda da devletin ekonomideki ağırlığını, özel teşebbüs lehine azaltması gerektiği yönünde bir konsensüs bulunmaktadır. Buna benzer şekilde, devletin ekonominin yapılandırılmasında gerekli altyapı yatırımlarını yapması ve bunların daha sonra özel müteşebbis sınıfa devri yani özelleştirme de, üzerinde çok konuşulmuş bir husustur. DP dönemi, DP’nin hükümet programında özelleştirmeye yapılan vurguya rağmen, devletin yeni KİT’lerle ekonomideki yerini daha bir sağlamlaştırması ile sonuçlanan bir çelişkinin en önemli ve çarpıcı biçimde yaşandığı bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Özelleştirmenin bugün bile hâlâ tartışılması ve bir dönem yasal düzenlemelerden ziyade sadece KHK’lerle götürülmeye çalışılması, ekonomik problemlere temelli çözümler getirme gibi bir yaklaşıma gerçekten sahip olup olmadığımız sorusuna acil bir cevap vermemiz gerektiğini göstermektedir.
Liberal bir dışa açılma
1980 sonrası “liberal bir dışa açılma” şeklinde ifade edilen “serbest piyasa kurum ve kurallarına işlerlik kazandırılması” arayışı, ekonomimize yeni araç ve kurumlar sokmuşsa da, serbest piyasa ekonomisini, her türlü kurala kayıtsızlık anlamında değerlendirme gibi yanlışlarla, Banker Faciası, Hayali İhracat gibi sonuçlarla karşılaşmamız, en hafif ifadeyle “iyi niyetlerimizin beklenmedik sonuçları” olarak mı değerlendirilmelidir acaba?.. Liberalizm bizde “sınırsız özgürlük ve ahlaki yoksunluk” olarak tecelli etmiş gibi görünüyor.
1980 sonrası dönemin bir diğer temel yanlışı, tarımı fazla ihmal edişimiz ve tarımı devletin yardımıyla ayakta durabilen bir yapıdan çıkartacak bir politikanın uygulanamaması sonucu, en güvendiğimiz bu alanda bile ciddi sıkıntılara girmemiz pek de uzak bir ihtimal değil. Hayvancılıkta da benzer bir durum bulunmaktadır.
“Siyasi bağımsızlığımızı iktisadi bağımsızlıkla taçlandırmak” idealine ulaşabilmemiz için, bu ülkenin coğrafi imkanlarını değerlendirebilen ve değerlerinden beslenen bir iktisadi politikaya olan ihtiyacımız her günden daha fazladır. İç ve dış borçlanma ile elde edilen kaynakları verimli kullanamadığımız ortada iken, iç ve dış borçlanma problemine bir çözüm getirmeden, sanayi sonrası bilgi toplumu olabilmemiz biraz güç görünmektedir. “Piyasa ekonomisinin ahlakı” var mıdır yok mudur, sorusu tartışılmalı, fakat bizim piyasa ekonomimiz kesinlikle ahlaki temellere dayalı iktisat politikaları üzerinde işletilmelidir.
Küreselleşmenin günümüzdeki, en kaba anlamıyla “malların, fikirlerin, kültürlerin ve sermayenin global ölçekte serbestçe yer değiştirmesi” şeklindeki tanımında yer alan unsurlardan finans kapitalin hiçbir sınır tanımadan yer değiştirmesi şeklindeki görünümünün, Türkiye’nin ekonomisi üzerinde yol açtığı zararları hepimiz görüyor ve yaşıyoruz. Bu anlamda Türkiye, şu an için küreselleşme sürecine karşı koyamayacağından veya otarşik bir yapıya bürünemeyeceğinden dolayı, küreselleşmenin imkanlarından kendi lehine sonuçlar üretebilecek bir şekilde, küreselleşme sürecine öznel ihtiyaçlarının rengini yansıtabilmek için, ulusal çıkarlar ve küreselleşme arasında bir mutabakat noktasını ararken önce, bu politikanın araçları anlamında kendi imkan ve potansiyellerini elden çıkaracak gelişmelerden uzak durmalıdır. Aksi halde bizi bekleyen, Latin Amerika’daki toplumsal sorunların bizde de görülmesi ve var olan gelir dağılımı bozukluğunun daha da bozulması olacaktır.
Sonuç olarak, mali devlet anlayışından, iktisadi optimum devlet anlayışına geçişte önemli merhaleler aşılmıştır. Ancak, özel müteşebbis bir sınıf oluşturma ideali, devletin sırtından iktisadi ayrıcalık devşirmeye güvenen bir “oligarşi”ye de yol açtığından, Osmanlı’dan beri süregelen devlete yaslanma kolaylığını terk edemeyişimiz, iktisadi politikalarımızın iktisadilik dozunu azaltmakta ve nihayet sonuçsuz bırakmaktadır.
Dr., Selçuk Üniv. İ.İ.B.F. Öğretim Üyesi, akbulus@selcuk.edu.tr.
14.08.2002
|